15 Mayıs 2008 Perşembe

Tulipan...


















Laleleri oldum olası sevmişimdir. Ama sarı kırmızı olanları değil :) daha çok böyle siyaha yakın bordo olanları. Geçenlerde köprüden karşıya geçerken vardı, belediye lale mevsiminde heryeri donatmıştı ya, işte bu renklerden gördüm. Çok ama çok güzellerdi. Neyse...

Aslında konu etmek istediğim şey "tulip" sözcüğünün etimolojik kökeniydi. Bugün ÜÜ, benim "kültür mantarı" lakaplı patronumdan dinledim hikayesini, bana çok etkileyici geldi.

Fransa'da Tulle adında bir şehir var (tül olarak okunuyor), bizim tül diye bildiğimiz kumaş cinsi de, hani bu perdelerde kullandığımız incecik kumaşların kökeni buradan geliyor. Bu kumaşları da Osmanlı zamanında padişah ve üst düzey kişilerin kavuklarında kullanırlarmış. 1554 yılında ilk defa Osmanlı İmparatorluğu'nun Avusturya elçisi Ogier Ghislain de Busbecq lale soğanını kendi ülkesine götürmüş, yetiştirmiş, 10 yıl kadar sonra da Belçikalı bir tüccar tarafından alınmış, satışına başlanmış, ondan 1 yıl kadar sonra da Hollanda'ya ulaşmış ve sonrası bildiğiniz meşhur Hollanda lalesinin doğuşu zaten. Ama tabii yine lafı uzattım, sözcüğün çıkışını kaçırdım. :) Sözcüğün çıkışı ise tulle i ban yani bildiğimiz türban'dan geliyor. Tulipan yani kafaya konulan tül gibi bir anlamı var, laleleri kavuklara benzettikleri için bu ismi vermişler...

Etimoloji olağanüstü bir bilim dalı, ne kadar ilgimi çektiği zaten tanıyanlarca malum, bu hikayeye de bayıldım. Bu arada lalenin anavatanı da Tien-Shan dağları ve Pakistanmış. Oradan İran'a, oradan da bize gelmiş. Onların da hakkını teslim edelim de ayıp olmasın...

13 Mayıs 2008 Salı

Dank etme süresi!

Yavaş yavaş çıkacaksın merdivenleri... Nefes nefese kalmadan... Hatta fazla dikkat çekmeden... Kimse duymamalı sesini... Duyanlar ciddiye almamalı... Ciddiye alanlar ise çok zaman geçmeden unutmalı... Ne diyorum ben? Kafama diyorum, ancak dank etti diyorum. Nereye gidiyoruz? Baskıcı bir rejime mi? Eh herhalde Ebru! Tebrik ederim. Bunu sonunda anladın. Herkes söyledi söyledi, "olmaz!" dedin. "Olamaz!". "Biz çok mücadeleler verdik". "Bizim kendimize göre bir din anlayışımız var". "Bir yaşam biçimimiz var". "Biz dünyada tek'iz". Zııırrttt, Erenköy!.

İçki yasağı geliyor duydunuz mu? Aman dur, panik yok. Tam olarak yasak değil. Sadece kadehle içmek yasak, şişe açtıracaksın. Ha, bir de öyle markete telefon açıp "abi, bize 3 depozitosuz Efes, bir Yeni Rakı, 2 paket Winston Light" benzeri bir sipariş de yasak! Kutlama yapmak için şampanya falan patlatmak ise zinhar yasak!

Şimdi ben bunun halk sağlığı için, yani tamamen iyi niyetle yapıldığına inanmak isterim, istemez miyim? Açık içki satışının bozuk içki satışını engellemek için engellendiğini düşünmeyi tabii ki isterim ama mevcut hükümet söz konusu olunca nedense iyi niyetli düşünmem çok zorlaşıyor, hem beden hem ruh sağlığımızı bozacak o kadar çok şey yapılıyor ki!

Kafama dank etti, ah etti ama ne yapmamız gerektiği ile ilgili bir fikir beyan etmekte halen güçlük çekmekteyim. 40. yılında 68 devriminin ölülerine, Mustafa Kemal ve tüm o dönemin mücadelecilerine seslensem, duyarlar mı öbür dünyadan? "Biz bir haltı beceremediiikkk, emanete hıyanet ettiiiikkk, koşuuuuunnnnn!..

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Anneler Günü...

Dün sabah anneler günü ile ilgili çok duygusal bir yazı yazacaktım, kelimeler kafamda uçuşuyordu ama ziyaret edilecek 4 yer olunca ve almayı isteyip de alamadığımız bir şeyi aramak derdine düşünce yazamadım. Bütün bunlara dışarıdan bakınca her şey de komik geldi, hatta üzücü. Sistemin bu kadar parçası olmak, adeta özel günlerin kölesi olmak içimi acıttı. O yüzden vazgeçmiştim aslında ama bir tek cümle yazayım bari çünkü bunu söyleyip duruyordum dün. "Sevgi dolu annelerin çocukları da sevgi dolu olur". Bu kadar basit işte...

9 Mayıs 2008 Cuma

Tiran'ın Binaları

Hep Tiran'ın ne kadar renkli bir şehir olduğundan bahsediyorum, bu mecazi anlamda değil, gerçek anlamda böyle. Binaların çoğu Pantone kataloğu gibi. Sadece bu da yetmiyor, adeta bir tuval gibi boyanmış olan da çok. Yani konsept de var işin içinde. Bunun Enver Hoca döneminde aşırı renksizliğe ve büyük baskıya maruz kalmış halkın tepkisi olduğu söyleniyor. Şu anki belediye başkanı özellikle sanatçılarla anlaşıp binaları bu şekilde giydirtiyormuş. Aslında sadece binalar değil insanların giyimi de böyle ama onlar da başka bir yazı konusu olsun artık. Son gittiğimde binaların birazını iyi kötü fotoğraflamayı başardım. Yalnız hava çok kapalı olduğundan ve genelde hızla giden arabadan çekildiğinden fotoğraf kaliteleri biraz düşük, kusura bakmayın. İşte dış cephe boyası markalarının efsanesi olabilecek şehir ve binaları. :)



















Meşhur "go west" binası. Yeşil üzerine sarı, tüm binayı dolaşan oklar. Bu gerçekten dünyayı simgeliyor olmalı çünkü oklar sonunda başladığı yeri buluyor. :)



















Biliyorum inanılacak gibi değil, yanyana, renk renk... Turuncu, yeşil, mavi, sarı, mürdüm ve daha neler neler...



















Bu binaya özellikle bayılıyorum. Mürdüm ya da şarap rengi mi desem, yanında turuncu bir sütün, yanında sarı ve yine şarap rengi. Onun hemen sağındaki bina da yeşil zemin üzerinde mavi bitkiler çizilmiş, yan bloğu ise gri üzerine yeşil ve sarı bitkiler... Ne diyeyim yani. :)



















Bu bina en yenilerden biri. Yine renkli elbette. Ama mimarı yapısı itibariyle daha bir disiplinli renk seçimleri sanki...



















Bu bina için söylenecek çok da fazla bir şey yok vallahi. Fotoğraf kendini anlatıyor ne diyeyim...



















İşte gerçek Pantone kataloğu. :)



















Bu bina benim favorilerimden, astimat hastasıysan insanı iyice çileden çıkarabilir ama koyu renkler bu kadar uyumlu kullanılabilirdi, seviyorum burayı...



















Bu da en yeni binalardan. Mimarideki küçük dokunuşlar gerçekten çok güzel. Yavruağzı rengine turuncu bir kaç pencere detayı. Hoş bence.



















Buna ne diyeyim bilmiyorum ki. Kutu kutu pense elmamı yerse mi desem ne desem? :)



















Kapanış için mükemmel seçim öyle değil mi? Bu nasıl bir hayal gücüdür yahu? Gerçekten hastayım Tiran'a, neşeli insanlar vesselam. :)

1 Mayıs 2008 Perşembe

Emeğini satmak...

Emeğini satmak kolay değildir. Ağırdır bir çok zaman. Patronun sana kendini kullanılmış bir paçavra gibi hissettirmediği bir işyeri bulmak da keza çok kolay değil, yaşayarak öğrenilmiş deneyimler bunlar çoğumuzun deneyimlediği... O yüzden gençliğin artık neredeyse dalga geçtiği, yaşadıkları yalan ve sanal dünyada eski dünyalara ait değerler olarak gördüğü verilmiş eski mücadelelerin bugün içinde bulunduğumuz şartlar için ne kadar önemli olduğunu takdir etmemiz bence önemli. 1 Mayıs önemli. O yüzden 1 Mayıs'ın tarihini bilmek de önemli. Aşağıdaki alıntı anarsist.org'dan. Buyrun...

Avrupa ve Amerika'da 19. yüzyıl boyunca çok kötü çalışma koşulları içinde çalışan işçiler, yaşadıkları koşulları değiştirmek üzere bir çok grev ve direniş gerçekleştirdiler. Amerikan ekonomisinin 1860'lı yıllardan itibaren büyük sorunlar içine girmesiyle işverenler 1874 yılında dört eyalette birden ücretlerin düşürülmesine karar verdiler.

İşçiler bu karara karşı direndi. 13 Ocak 1874 günü düzenledikleri kitlesel bir toplantı, polis tarafından bastırıldı. Pek çok işçi yaralandı ve tutuklandı.

Kısa bir süre sonra Pensilvanya'da kömür işçileri de harekete geçti. Direniş kanlı bir biçimde kırıldı, 10 işçi lideri asıldı, 14'ü zindanlara atıldı.

Bu arada Amerikan işçi sınıfının kanı pahasına sürdürdüğü direniş sürerken işverenlerin baskısı da yoğunlaşıyordu.

1877 yılında bütün baskılara rağmen 8 saatlik işgünü isteyen ve ücretlerinin düşürülmesini protesto eden işçiler eylemlerini doruğa ulaştırdı. Bu eylemlerde demiryolu işçileri 12 ölü verdi. 1877 direnişi de kanlı biçimde sona erdi. Ama işçi sınıfı örgütlenmesini sürdürdü.

1 Mayıs 1886 günü Amerikan işçileri genel greve çıktı. 80 bin işçi sekiz saatlik işgünü için direnişe geçti. 3 Mayıs'ta Chicago'da direnişçi işçilerin üzerine ateş açıldı. Yüzlerce işçi çoluk çocuk demeden vuruldu, bir çoğu hapse atıldı.

Olayı protesto eden işçiler, ertesi gün yeniden alanlardaydı. Kalabalık dağılırken bir kışkırtıcının attığı bomba ortalığı karıştırdı. Bunun üzerine polisler gösterilere katılanlara karşı silah kullandı. Olaylar sonunda dört işçi önderi idam edildi.

1888 Aralık'ında toplanan Amerikan İşçi Federasyonu 8 saatlik işgünü elde edilinceye kadar, her yıl 1 Mayıs'ta kitle gösterileri düzenleme kararı aldı. Aynı aylarda birbirinden habersiz olarak Fransız ve Belçika İşçi Sendikaları Konfederasyonları sekiz saatlik işgünü için mücadele kararı alıyordu.

14-21 Temmuz 1889'da Paris kongresi ile kuruluşu gerçekleştirilen 2. Enternasyonal, 1 Mayıs'ı işçi sınıfının uluslararası birlik ve dayanışma günü ilan etti.

1890 yılından sonra 1 Mayıs'lar bütün ülkelerde uluslararası işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Bir çok ülkede 1 Mayıs tatil günü olarak kabul edildi. 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) kuruluş kongresinde 8 saatlik işgünü karara bağlandı.

Bugün dünyanın hemen hemen her ülkesinde 1 Mayıs'lar artan bir coşku ve heyecan ile kutlanıyor.

Ve yine bugün tüm dünyada aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birkaç ülke dışında, 1 Mayıs yasal olarak "İşçi Bayramı"dır ve genel tatildir.

Ülkemizde ilk 1 Mayıs kutlamaları 1906 yılında yapıldı. 1 Mayıs, son yıllara kadar hemen hemen her dönem "komünistlik"le eş anlamlı görüldü ve çoğunlukla yasaklandı veya olaylı geçti. Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk 1 Mayıs, II. Meşrutiyet'in ilanından bir yıl sonra, 1909'da Üsküp'te Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla kutlandı. 1910'da 1 Mayıs, Selanik ve birkaç Rumeli şehrinde kutlandı. 1911'de ise, Üsküp, Selanik, İstanbul Edirne ve Trakya şehirlerinde kutlandı. Selanik'teki gösteriye 14'ten fazla sendika, Yahudi, Bulgar, Yunanlı ve Türk işçi katıldı. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bıraktı. 1912 yılında 1 Mayıs daha geniş katılımlarla kutlandı. 1920, 1921, 1922 ve 1924 yıllarında İstanbul ve değişik bölgelerimizde de 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.

1 Mayıs 1925 yılındaki kutlamaların ardından, ülkemizdeki sendikalar yoğun bir baskıyla karşı karşıya kaldılar. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile 1 Mayıs Bahar bayramı olarak ilan edildi. İkinci Dünya Savaşı sonuna kadarki yıllarda her 1 Mayıs'ta ülkede olaylar olacak gibi bir kaos yaratıldı ve işçiler üzerinde baskılar yoğunlaştırıldı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ülkemizde sendikacılık hareketinin yeniden gelişmesi ve özellikle uluslararası sendikacılık hareketi ile tanışmasıyla birlikte, 1 Mayıs'ın işçi sınıfının birlik ve uluslararası dayanışma günü olduğu anlaşılmaya başlandı.

1960'lı yıllarda işçi sınıfı çeşitli nedenlerle bölünmüş durumdaydı. 1967 yılında DİSK kuruldu. 1976 yılında DİSK'in öncülüğünde 1 Mayıs İstanbul Taksim Meydanı'nda yüzbinlerin katılımı ile kutlandı. Bu kutlamadan, İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma bilincinin ulaştığı boyutlardan rahatsız olan sermaye çevreleri 1 Mayıs 1977 yılı 1 Mayıs'ında artık "1 Mayıs Alanı" olarak anılmaya başlayan Taksim Meydanı'nda, yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamayı kana buladılar. İşçi sınıfı düşmanlarının saldırıları sonunda 37 şehit verildi. Bu katliama karşı işçi sınıfımız 1978 1 Mayıs'ında yine 1 Mayıs alanındaydı. Daha sonra, sıkıyönetim ve ağır baskılar altında 1 Mayıs çeşitli illerde yığınsal olarak kutlandı. 12 Eylül öncesi son 1 Mayıs kutlaması Mersin'deydi. 12 Eylül sonrası tüm yasak ve engellemelere rağmen 1 Mayıs değişik illerde değişik etkinliklerle kutlandı. 1992 yılında ise TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK 1 Mayıs'ı alanlarda birlikte kutladı.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Çileeeekkk... Yapma, duuurrrr!




















2 gün Arnavutluk'a gittim. Her zamanki iş seyahatlerinden... Evimden ayrılmak hiç güzel değil ama her şeye rağmen seviyorum bu şehri, o kadar renkli bir şehir ki, daha önce de bahsettiğim gibi. Bu kez onlarca fotoğrafla döndüm. Bunları ayrıca koyacağım günlüğe de dün akşamki eve dönüşün en büyük sürprizi ailemizin yeni üyesi oldu. "Çilek".



















Çilek 4 aylık bir dişi Golden Retriever. Kocaman poposunu devirerek yürüyor, çorapları alıp kaçıyor, terliklere saldırıyor, bardakları deviriyor, kilimlerin üzerinde dört dönüyor ve en önemlisi her yere çişini ve kakasını yapıyor. :) Bunu Ayşe Ablamızın duymaması ümidiyle, çaresizce temizliyoruz, yok pardon CC temizliyor. :) Ben henüz o aşamaya gelemedim. Dün akşam ona gösterdiğim sevgi ile CC'nin otoriter tavrı arasında kesinlikle seçimini benden yana yapan Çilek, üzerimde yaşadı, sevgiden her yerimi ısırdı, yaladı, ayaklarıma yattı. Sanırım birbirimize ilk görüşte bayıldık. :)



















Evde sürekli "Çileeekkk, ayyy, dur, oraya girme, orası yasak, oraya işeme, dur onu devirme, ah Çilek ne yaptııınnn" diye bağırınıp duruyoruz. Daha ilk günden böyle, büyüyene kadar ne yapacağız bilmiyorum artık. Sanırım Çilek benim ev hep derli toplu ve temiz olmalı fikirlerimi törpülemek ve beni umursamaz bir insan olmaya teşvik etmek için girdi hayatımıza. Bakalım göreceğiz el mi yaman bey mi yaman... Ama baksanıza nasıl da tatlı ooo!

11 Nisan 2008 Cuma

Bizim memleketin işlerine akıl sır ermez...

Ya, insanın ağzı açık kalıyor; aptallaşıyor, kelimeler kifayetsiz kalıyor... Aslında başlığa Ohannesburger yazmak istedim ama Penguen dergisine ayıp olur, kopyacı olmayayım...

Trabzon'da "bir hata" sonucu camilerde ezan yerine Zeki Müren şarkıları okunmuş!!! Haber bugünkü Hürriyet'te; aşağıdaki gibi yayınlandı...

Trabzon’da merkezi sistemden öğle ezanı yerine Zeki Müren’in bir şarkısının yayınlanması günün konusu oldu.

Kent merkezinde dün öğle vakti, merkezi sistemden ezan yerine Zeki Müren’in ‘Geçtiğim dikenli aşk yollarında, elimden bir kırık saz geldi geçti” şarkısını duşan vatandaşlar şaşırdı. Bu şarkının ardından başka bir parçanın da bir bölümü çalındı ve yayın yaklaşık 3 dakika sürdü. Daha sonra da öğle ezanı okundu.

Trabzon Müftülüğü yetkilileri, merkezi sistemdeki teknik bir aksaklık sonucu hatanın meydana geldiğini ve kentin bir bölümündeki camilerde çok kısa süre için sanat müziği yayınının dinlendiğini söyledi.

Dünkü haberlerde ise insanın kanını donduracak bir haber vardı; patron sendikaya kayıt olan işçilerini önce işten atmış, mahkeme ile işe geri dönen aynı işçileri hergün işbaşı yaptıklarında bir konteynere kilitlemiş, akşam çıkarmış!!! Haber dünkü Hürriyet'de yine şu şekildeydi:

İşçilere konteyner hapsi


Tekirdağ'ın Çerkezköy ilçesinde faaliyet gösteren bir fabrikada, sendika üyesi bir grup işçiyle konteynerde tutulduğunu iddia eden işçilerden Ahmet Erden, “Konteynerde tutulmaktan, cep telefonuyla çektiğimiz görüntüleri ve fotoğrafları kamuoyuna taşıyarak kurtulduk” dedi.

Ahmet Erden, sendikalı oldukları için işten atıldıklarını ve daha sonra mahkeme kararıyla iş yerine döndüklerinde iş veren tarafından, sendikasız işçi arkadaşlarıyla görüşmemeleri için her gün konteynerde tutulduklarını öne sürdü.

Sendikalı işçilerin her gün bir araçla duraklardan alındıktan sonra götürüldükleri fabrikadaki üretim tesisleri yerine konteynerde tutulduğunu iddia eden Erden, “İşimizi kaybetmemek ve işverenin bu tutumunun sona ereceği umuduyla konteynerde bekledik. Baktık ki bu işin sonu gelmiyor. Fabrikaya gizlice soktuğumuz cep telefonuyla konteynerden çektiğimiz görüntüleri ve fotoğraflar, üyesi olduğumuz DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası'na gönderdik” diye konuştu.

Fotoğraf ve görüntüleri alan Birleşik Metal-İş Sendikası'nın Çerkezköy Asliye Hukuk Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulunduğunu ifade eden Erden, şunları kaydetti: “27 Mart tarihinde fabrikada hakim ve bilirkişiler konteyneri ve depoyu gezerek, tutanak tuttular, ifadelerimizi aldılar. Konteynerde tutulmaktan cep telefonuyla çektiğimiz görüntüleri ve fotoğrafları kamuoyuna taşıyarak kurtulduk.”

Hergün böyle onlarca haber var! Biz nasıl bir ülkeyiz? Nasıl insanlar yaşıyor bu ülkede? Güleyim mi, ağlayayım mı? Ne diyeceğimi artık gerçekten şaşırdım... Kelimeler yetmiyor, dilim tutuluyor, içim acıyor...

8 Nisan 2008 Salı

Bugün de böyle bir gün işte...

Bizim banyo süper... Yani küçük müçük ama güneşli günlerde, sabah kalkıp banyoya girdiğinde güneş ışıkları insanı sarıyor, öyle güzel bir şey ki bu, o yüzden bütün küçüklüğüne ve kullanışsızlığına rağmen banyomuzu çok seviyorum ve affediyorum... Demem o ki, bugün de öyle başladı işte; Oturan Boğa'nın kızı kılıklı saçlarıma değen gün ışığı ile...

Cumartesi öğlen saatlerinden beri tartışıyoruz CC ile. Neden mi? Henüz bizim olamadan kaybolan köpeğimiz yüzünden... Geçen Çarşamba köpeğimizi alabileceğimiz söylendiğinde benim bin dereden bin su getirmelerim; gidelim hayvana hazırlık yapalım, tasma alalım, yatak alalım, oyuncak alalım, yok mama alalım, yok efendim trafik akşam çok olur öğlen gidelim, yok bu öğlen gidemem toplantı var falan derken işi Cumartesi gününe ertelemem yüzünden elimiz boş döndük! :( Öyle bir hayal kırıklığı yaşadım ki, CC'nin bana (işin kötüsü haklı olarak) kızmasına mı üzüleyim, yavrumuzun (oradaki bekçinin söylediğine göre ve muhtemelen yalan söylediği üzere) kaybolmasına mı yanayım bilemedim. Aptal gibi sahile gittik, yürüdük yürüdük konuşmadan taa ikimiz de sakinleşene kadar. Biraz önce telefonla konuşurken hala aynı konuda bana sitem ediyordu sevgili sevgilim ve de eşim ve işin fena tarafı söyleyecek bir şeyim de yok... Hele de köpeğe aracılık eden sevgili patronum ÜÜ de "gidip alsaydınız hemen o gün o zaman" diye fikir beyan edince iyice pıstım, üzgün ve de süzgün oturmaktayım. Bu arada Ayşe Abla, MM dahil bir çok insan da çok mutlu tabii ama hayır ben mutlaka köpeğimi bulacağım, yağma yok...

Herneyse kaynatmayayım da bugüne döneyim... Bugün güzel bir gün... Verimli toplantılar (ki bu ender olan bir şey) yaptık, akşam EE ile ŞE bize geliyorlar, üstelik EG aradı, bebek 8 aylık olmuş, doğurdu doğuracak... Ama en önemlisi akşam Chelsea maçı var. İçimden geçen 3-2 ama yenelim istiyorum, sadece turu geçmek değil gönlümden geçen ama çok da abartmayayım ve ya allah diyeyim bakalım ne olacak...

4 Nisan 2008 Cuma

Behçet, Abbas, Ares, Carlos, Dede...

GG'nin Mara'sı var, NK'nın da Efe'si vardı, DK'nın ise Krep'i... Hepsi de Golden Retriever, hepsi de dünyanın en tatlı yaratıkları, dost, arkadaş, sana sonsuz bağlı olan bir canlı işte... İnsanın kendini tatmini ve sevgi açlığını en güzel gideren şeyler kedi ve köpek... Biz de istiyorduk uzun zamandır, sonunda çocuğumuzu bulduk, yarın onu almaya gidiyoruz. 5 aylık bir erkek. 4 gündür ona isim bulmaya çalışıyoruz. Karizmatik bir ağır abi ismi olsun istiyorum ben, CC binlerce alternatif üretti, ben de öyle; sonunda 5 isimde karar kıldık: Behçet, Abbas, Ares, Carlos, Dede. Hala tam karar verebilmiş değilim, saat saat değişiyor fikrim; Behçet bir hastalık adı, Abbas, CC'nin bir arkadaşının adı, Dede? çok mu yaşlı durur acaba? vs. vs. vs... Ares CC'nin favorisi, Behçet de benim ama Carlos'u da çok seviyorum. Of, ne zor karar yarabbim... İkimiz de heyecanlıyız, çoğunluk bizi vazgeçirmeye çalışıyor; yavru bu, herşeyi kemirir, herşeyi parçalar, heryere çişini yapar deyip duruyorlar; eviniz küçük nasıl olacak, nasıl yalnız kalacak, sonra sıkılıp vermeye çalışmayın, yine vs. vs. vs... Hele Ayşe Abla, sabah bir sinirlendi :) Ben artık sizin evde bir çay bile içmem, çok zor, çok pis, çok düy döküyor, almayııınnn diye bağırdı durdu. :) Ama kimin umurunda. Dün gittik, onun için alışveriş yaptık. Kocaman bir yatak aldık ona, mama kabı aldık, oyuncaklar, tasma. :) Ailemizin bir ferdi olacak ve muhtemelen en az 12 yıl, 15 yıl bizimle olacak. Bir de kedi aldık mı tam olacak. :) Kim ne derse desin biz çok heyecanlıyız, herşeye de razıyız. Çocuktur yapar deyeceğiz ama davuluma ve kitaplarıma zarar verirse yolarım o tüylerini... :) E hadi bakalım, başka isim fikri olan var mı? Carlos mu desek acaba? Yoksa Behçet mi, Ares de çok mu özenti? Türkçe olsun istiyorum ben... Offf, karar veremiyoruumm...

3 Nisan 2008 Perşembe

Azericeye hastayım...

Dün akşamki muhteşem maç vesile oldu, gecce.org'da bir haber vardı, onu paylaşayım dedim... Azeri TV'sinde yayınlanan bizim maça Azeri spikerin yaptığı yorumlar çok güzel ya... Ben bu Azerice'ye gerçekten hastayım. Grey'de iken yanımda staj yapan Grey Bakü'nün elemanları ile o kadar güzel günler geçirmiştik ki, ben onlara eğitim veriyorum güya ama onlar benim Türkçeme ben onların Türkçesine gülmekten doğru dürüst uygulayamadık staj programını... Haber aşağıda...

F.Bahçe Azeri spikeri de coşturdu!

Fenerbahçe ile Chelsea arasında oynanan Avrupa Şampiyonlar Ligi maçını Azerbaycan televizyonu AND'den naklen anlatan spiker, Fenerbahçe'nin gollerinde yerinde duramadı. Fenerbahçe ile İngiltere'nin Chelsea takımı arasında oynanan Avrupa Şampiyonlar Ligi finali ilk maçını Azerbaycan televizyonu AND naklen yayınladı. Maçı anlatan spiker, Fenerbahçe'ye başarılar diledi ve maçı anlatmaya başladı. Fenerbahçe'nin yediği ve 1-0 geriye düştüğü golde spikerin hoş Azeri lehçesiyle yorumu şu şekilde oldu: "Ve Fenerbahçe topu öz gapısına gönderiyor". Fenerbahçe'nin ataklarında oldukça heyecanlanan spiker Collin Kazım'ın beraberliği getiren golünde oldukça sevinerek yüksek sesle "Gol" diye bağırdı. Deivid'in galibiyeti getiren golde ise daha yüksek sesle bağıran spikerin yorumu ise şu şekildeydi: "Deivid sniper ateşi yaptı. İtiraf etmem lazımdı ki, orada hangi gapıcı olursa olsun, topu çetin def eylebilirdi. Kaleci Cudicini'nin bir günahı yohtu".

İşte böyle... Hastayım bu Azerice'ye hastayım...

2 Nisan 2008 Çarşamba

Başarılar Fenerbahçem...

Bugünkü maç; malum, çok önemli... Acaip heyecanlıyız, ajansta tüm FB'liler formalı. :) Akşam, umarız şimdiye kadarki en büyük başarımızı elde edeceğiz. Galatasaraylılar dalga geçiyor ama hiç umurumda değil, boynuz kulağı geçermiş, unutulmasın lütfen. :)) Sevgili eşim bile bu akşam, biliyorum elinde olmaksızın, bizi destekleyecektir. Bugünün şerefine Kıraç'ın yaptığı 100. yıl marşını koyuyorum buraya. Çok çok beğeniyorum bu marşı, insanın tüylerini diken diken ediyor...

28 Mart 2008 Cuma

Ben de sobelendim...

ZB'yi D sobeledi, o da beni... Şimdi alfabenin her harfi ile aklıma ilk gelen kelimeleri yazmak zorundayım... Sadece yazmak, bir analizi yok, o yüzden altında bir şey aramayalım lütfen. :)

A - aşk, akıl, armut, akşam, aduş, atel, ayşe
B - büyük, beyaz, bekar, balçık, bakır, bahar
C - cenk, cem, cam, can, cayır cayır, cin, ceylan
Ç - çelik, çekim, çalı, çok, çal
D - davul, delik, dalga, duygu, deniz
E - ebru, ece, elvan, ekin, ekmek, esin, elek, ersel
F - fikret, funda, fenerbahçe, fal, fakir, fikir, fay, felsefe
G - gelin, gardrop, gar, gün, güz, gaz, göktuğ
H - hakan, hak, hukuk, halk, hat, hayır, helva, hoşgörü, hayal
I - ısrar, ışın, ısırgan, ışık
İ - isim, ilan, iyi, iki, isilik, iyilik
J - jülide, jet, jüt, janjan, jaguar
K - kel, kitap, kül, kaya, kovuk, kemik, kült, kat, kutu
L - leke, lakin, lahana, lahmacun, lake
M - mana, makarna, mest, mayıs, mor, mart
N - neden, nar, nevin, niye, nasıl, nane
O - onur, okul, oyuk, oscar, ol, okumak, oyuncak
Ö - öküz, ölü, ölüm, öhö!, öcü
P - pars, paris, pas, pes, perde, peynir, pırasa
R - refik, roman, rakı, resim, rekor, rüya
S - saat, saim, saman, sakın, sakin, salak, sayı, sal, sorgu
Ş - şengül, şeker, şaman, şal, şerit, şeref
T - tarık, takım, teker, tekir, telif, tehir, teşhir, tank
U - uyuz, uyak, uzak, ufuk, utku, ud
Ü - ülser, üstün, ülkü, ütü, üç
V - vazo, velet, vahit, vakur, vagon, vapur, ve, vesil
Y - yeşil, yamaç, yakın, yahut, yar, yamuk, yeni, yorgan
Z - zeka, zeynep, zehir, zarf, zor, zahmet, zil

Bu kadar acil işin arasında bunu yazdırdın ya, bana helal olsun. Bir de bunu niye yaptığımızı anlasam? :)) Ha bu arada ben de birini sobelemeliyim; Özlem Pansiyon iyidir bence. Bakalım benim blog'a göz atıyor mu anlayalım...

27 Mart 2008 Perşembe

Ben "Küçük Ev"i istiyorum...

Ben Küçük Ev dizisini yaşamak istiyorum... 18. yy'da, sonsuz yeşil ve saman sarısı çayırların içinde iki göz odalı bir kulübede yaşamak istiyorum öncelikle...

Tüketecek şey az olsun istiyorum, sebzeyi meyveyi, eti kendimiz yetiştirelim; yemekleri ocakta pişirelim istiyorum... Akşamları ailece o ateşin yanında yemek yiyelim, o gün neler yaptığımızı konuşalım, bebekler çocuklarla kalabalık bir aile olalım istiyorum... Herşeyin az olduğu ama tatmin ve mutluluğun çok olduğu bir hayat istiyorum ben...

Akşamları CC beni seyrederken uzun uzun saçlarımı taramak, uzun beyaz gecelikle yatağa girmek, sadece karı kocanın arasında kalacak o gizli mevzuları konuşmak, çocukların durumunu konuşmak, ürünün bu yıl ne olacağını tartışmak istiyorum... Tavan arasında yatan çocukların mırıl mırıl konuşmalarını dinlemek, onlara elbiseler dikmek, kumaşları kasabanın tek dükkanından almak ve bunun için heyecanlanmak istiyorum...

Tanrının verdiği herşeye, öncelikle aileme şükretmek, gelecekten hep umutlu olmak ve gelen herşeyi olduğu gibi kabul etmek istiyorum... Zorluklardan yılmamak, el ele verince herşeyin olabileceğini bilmek, sakatlıkların bile o kadar da bezdirici olmayabileceğini düşünmek ve gelecek güzel günlere hep ama hep yürekten inanmak istiyorum...

Tüketim çılgınlığı içinde ve ne kadar para kazanılırsa kazanılsın hiç tatmin olunamayan bu çağı sevmiyorum. Hava kirliliği, su sıkıntısı, bağnazlık, bedavacılıkla dolu, para için her şeyin feda edilebileceğinin düşünüldüğü 2000'li yılları sevmiyorum... Kışın, baharın, yazın hepsinin birbirine karışmadığı, zenginin fakirin çok da belli olmadığı, insanların masum ve dürüst olduğu, iyiliğin erdem sayıldığı bir çağa ışınlanmak istiyorum...

Bahar'ı doya doya yaşamak istiyorum, papatyaların, tomurcuklanan ağaçların, güneşin, yağmurun, umudun kredi kartı borçları ile, deliren trafikle, yalan dolan ve saygısızlık ile, hırslarla, insanlığa aykırı davranışlarla, elde olan yerine geri gidişe oy verme ile kirletilmediği bir baharı yaşamak istiyorum...

Küçük Ev'i istiyorum ben!

26 Mart 2008 Çarşamba

ŞE'nin doğumgünü...

Bizde doğum günleri peşpeşe ya. Bugün de ŞE'nin sırası. Sabah konuştuk, dedim bakmadın mı günlüğe, senin konserini yazmıştım. Doğum günü kutlaması mı, sitem mi, araya kendimi sıkıştırmadan duramıyorum işte ne yapayım?..

Sultanım sana nice mutlu yaşlar diliyorum, iyi ki doğmuşsun. Bu yıl tüm güzellikler peşinden koşsun (Çok "forward mail" tarzı bir laf oldu!), yüreğinden geçen herşey gerçek olsun, şansın bol olsun, afiyet olsun. :) Asker duası yapar gibi yazınca peşinden bu geldi ne yapayım... Daha fazla soğuk saçma sapan espriler yapmaya çalışmayayım, işime döneyim ben. :)

25 Mart 2008 Salı

Gece... Fırtına.. Ve bahara yağmur yakışır...

Yattık... Saat 2'ye geliyordu ki panjurların pencereye çarpması, uğuldayan rüzgar ve bahçede serseri mayın gibi rüzgarın oyuncağı olmuş bir çöp tenekesinin tangırtısı ile uyandım... Öylesine yoğun bir fırtına vardı ki, sanki ev tepemizden uçacak, sanki öylece, gece kıyafetlerimizle apaçık kalacağız gibi çocukca bir ruh hali ile gözlerim mahmur ağlayacak gibi oldum...

- Ben bir bakayım dışarıya... diyen CC'nin peşinden balkona seyirttim.

Ağaçlar iki büklüm olmuş. Sanki karşıdaki kavak ağaçları yıkılıverecek... Nasıl da içim acıdı. Aklıma ilk gelen annem... Gecenin bu saati, denize karşı, 14. kat. Uçuyordur orası. Yalnız korkuyor mudur? Üşümüş müdür? Arasam mı? CC;

- Ben cesaret edemem, sen bir ara istersen... diyerek beni teşvik mi ediyor, engelliyor mu?

Arasam mı? Dur bir arayayım... Çalıyor telefon. Saat çook geç. Ama biliyorum ki uyanmıştır. Neyse çok çaldırmayayım. Belki de uyuyordur, duymamıştır. Ya da kalkmaya gücü yetmemiştir uykulu haliyle. Nasıl da merak ediyorum... Sanki bambaşka bir yerdeyiz. Sanki evi Amerika'nın ortalarında bir eyalete taşıdık da farkına varamadık. Böyle fırtınalar hep mi olurdu acaba? Olurdu ya! Ama öylesine ağırdır ki uykum, uyandığım çok ender.

- Haydi bir şeyler yiyip, çay içelim... diyor CC.
- Bu saatte mi? diyorum...
- Evveettt! diyor.

Çay yapıyoruz, ufak tefek atıştırmalıkları da alıp, CNN Türk'te memleketim Çanakkale ile ilgili bir belgesele dalıyoruz...

- Aman tanrım saat 3'e geliyooorr! diye bağırıyorum...
- Tamam haydi yatıyoruz!

CC'ye sokuluyorum iyice... Kendimi güvende hissediyorum. Uykum da kaçtı ama başka çare yok. Yarın iş var. Uyumalı. Yavaştan yağmaya başlayan yağmurun sesi de geliyor artık...

Ah nasıl da yakışıyor yağmur bahara... Bahar çiçeklerini patlatıyor sanki su damlaları. Gri gökyüzü ne kadar da melankoliktir aslında ama nedense baharda o kadar rahatsız etmiyor beni. Bahar yağmuru sakin, tertemiz... Sanki yavaşça akan ve söğütlerin üzerine eğildiği bir dereden berrak suları alıp üzerine atar gibi insanın... Toprak suya doysun istiyorum. Susuzluktan korkuyorum. Ne kadar korkusuz bilirim kendimi de ne kadar çok korkuyorum diyorum?! Hayret! Oysa hiç bir şeyden korkmam ben... Ama bırak korkuları bir yana...

Bahara ne kadar da yakışıyor yağmur ve toprak kokusu ile karışık çiçek kokuları nasıl da sarhoş ediyor insanı.... Neyse artık uyumalı... Sabaha daha çook var...

22 Mart 2008 Cumartesi

Primadonnam... Sultanım...

ŞE'ye biz aramızda "sultan" diyoruz. Çünkü öyle. Zerafeti, kibarlığı, güzelliği ile gerçek bir sultandır arkadaşım. Geçen Pazar günü konseri vardı Kadıköy Eğitim Merkezi'nde. ŞE, aslen Mardin'li bir ailenin kızı. Çok güzel Arapça bilir. Ben de oldum olası Arapçayı çok öğrenmek istediğimden çok özenirim ona. Çok da güzel sesi vardır. Ne zaman bir yere gitsek ya da evde olsak ona şarkılar söyletiriz biz. Bu konserde de 2 parça söyledi. Birinde de flüt çalarak üstelik. EE ve ŞE her Pazar flüt derslerine de gidiyorlar çünkü. İlginç olan ŞE'nin öz kültürü ile çok ilgisiz bir koroda çalışması. Adige-Abhaz Halk Şarkıları Korosu'nda. Kafkas kültürüne de hayranlığım vardır zaten. ŞE'nin tarzına da öylesine uygun ki, kıyafetler, danslar, şarkılar zerafet timsali. CC onun bol bol fotoğrafını çekti sahnede. Allahım, fotoğraflara bakıyorum, uluslararası bir primadonna zerafetinde kendisi. Ben konserde çok mutlu oldum, çok beğendim. Hiç anlamadığım bir dilde söylenen şarkılara ND ile birlikte ağladım bile. :) O yüzden bazı fotoğraflarını paylaşmadan edemedim. Öylesine güzeller ki...



















19 Mart 2008 Çarşamba

Grip miyim ben neyim?

Cumartesi akşamından beri OC bizde kalıyor. OC; CC'nin annesi, benim de kayınvalidem. :) Bu kelime çok komik bu arada. Sevdiğimin sevdiği benim de sevdiğimdir prensibi ile yüreğimi açtığım, bana da yüreklerini açan bu sıcak, içten insanları seviyorum. Yani buna CC'nin kardeşi, onun eşi, onların kızı da dahil ve en önemlisi kızımız AC de dahil. İnsanlar açısından hep şansım yaver gitmiştir malum, bu kez de öyle oldu işte. Herneyse...

OC, gündüz yalnızlıktan, akşam çok da fazla sohbet edemediğimizden tatlı tatlı, kırmadan yakınırken dün gece bana ciddi fırça çekti: "camlar açık, senin de belin açık, bak burnun da akıyor, iki kere hapşurdun (bu böyle mi yazılıyor allah aşkına yoksa hapşırdın mı olmalıydı? öyleyse de ben bu versiyonu seviyorum) üşüteceksin, grip olacaksın!". Benden el cevap: "yok canım, bu bahar nezlesi, ben öyle 10 dakika nezle olurum sonra geçer, üstelik 10 yıldır grip olmadım ben, yok yok, hayatta grip değilim, dur bir kahve yapalım da içelim mi ne dersin?" falan filan tarzı boş konuşmalarım pek etkili olmamış olacak ki, ne kendimi ne de evdekileri kandırdım, sabah yataktan tepeleme ismi lazım değil sıvılarla dolu bir burun ve Binbaşı Şefika sesim ile kalktım. Binbaşı Şefika ayrı bir hikaye ama bu nezle ya da hadi itiraf edeyim grip hiç hoş değil.

Aslında oldum olası hasta olmayı sevmişimdir. Yani hastalığı değil de, hasta olduğumda gördüğüm ilgiyi. Çocukken; özellikle ilkokul 1. sınıfta acaip çok hasta olurdum. Boyuna ateşim 42'ye çıkar, "aayyy, çocuk havale geçiriyooorr" diye haykıran anneanneciğimin çığlıkları ile hastaneye kaldırılır, deli gibi doldurulmuş odun sobasının yanındaki divanda baygın bir şekilde yatar, arada baktığım divanın altında da kesik insan elleri görür, aklım birbirine girerdi. Anneanneciğim zavallı, öleceğim korkusu ile çaresizce başıma iğrenç kokulu sirkeli bezler koyar, üstüme bin adet yorgan örterek beni terletir, kucağında taşıyarak banyoya götürür, soğuk sularla yıkar, başımda mırıl mırıl dualar ederdi. Bademciklerim elma kadar büyür, yutkunamaz, konuşamazdım ama o durumda bile mutlu hissederdim kendimi, sürekli benim yanımda benimle ilgileniyor ve her şeyden önemlisi benim için çok üzülüyor diye. Aslında normalde de çok ilgilenirdi zaten ama sapık bir çocuktum zannedersem...

Anneanneciğim ileride artık hiç hasta falan olmadığım zamanlarda bile, içine yerleşmiş, bu çocuk çok zayıf, hasta olmamalı duygusu ile beni sürekli örter, ayaklarıma çoraplar giydirir, okşar, öperdi sanki o ilgisi beni mikroplardan ekstra korurmuş gibi. Aramızdaki neredeyse aşka benzer bu sevgiyi o kadar özlüyorum, o kadar arıyorum ki, annemi sonsuz sevdiğim halde o bile çoğu zaman dolduramıyor onun boşluğunu. Annemle aramızda daha rasyonel bir dostluk var. O benim annem olmaktan öte bir şeyler; daha fazla, daha derin. Ama anneannem tam anneanneydi işte. Ne bileyim?! İyi de ben gripten bu konulara nasıl geldim? Yine konuyu kaçırdım...

Neyse sözün özü bahar gribi oldum ama o kadar önemli değil. Sadece sevgili eşimin nutukları ve peşimden gezip bana vitamin içirmeleri, belin açılıyor üşüyorsun diye azarlamaları ile başetmek durumundayım, ona hak da veriyorum işin kötü tarafı. :) Anneannem yok ama CC ve iki tane annem var. Sevdiklerine şımarmak da bir güzel ki ama ya! Şanslı bir insanım vesselam. :)

Haa, kapatmadan bir tüyo. Normal mendille değil de ıslak mendille silince insanın burnu yara olmuyor, bilmeyenlerin haberi olsun. :)

17 Mart 2008 Pazartesi

ND'nin doğum günü...

Bugün sevgili arkadaşımın doğum günü... :) Kaç yaşında olduğunu söylemeyeceğim, zaten ben de aynı yaştayım ve kendimizi hiç ama hiç o yaşta hissetmiyoruz biz. Sabah konuşurken dedim ki, arkadaşım üzülme yeni çağda eski 30'lu yaşlar 20'li yaşlar, 40'lı yaşlar da 30'lu yaşlar olarak algılanıyormuş artık. Gerçekten de öyle. Aslında hayata yeni başlıyoruz biz ayol. :)

Nice mutlu yıllara sevgili arkadaşım. Seni çok seviyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin...


14 Mart 2008 Cuma

Güzel Şeyler...

Bahar geldi ya, dünyanın en güzel şeylerinden biri olan bahar çiçeklerini konu etmezsem olmaz diye düşündüm. Google'da kiraz çiçekleri yazınca olağanüstü fotoğraflar çıkıyor. Benim seçtiğim bu muhteşem fotoğraf bile aslında yetersiz ama onlarca fotoğraf koysam yazı güme gidecek diye düşünerek bunu koymayı uygun gördüm.

















Bahar çok acaip bir mevsim gerçekten. Daha fazla güneş görmeye başlıyoruz bir kere, en güzel yanlarından biri bu. Trafik bile mucizevi bir el dokunmuşcasına rahatlıyor. Ama hiç bir şey baharda çiçek açan ağaçlar gibi olamaz. Memleketimizde ne yazık ki, ağacın, kuşun, çiçeğin değeri az, o yüzden bahar çiçeklerinin tadını fazlaca çıkaramıyoruz çünkü ağaç az! Ama İngiltere'de baharda öylesine köpürür ki ağaçlar; yollar (sanki kar yağmışcasına) bahar çiçekleri ile dolar, onlara kıyamayarak ama çaresizce basarak yürürsünüz. O muhteşem manzarayı özlüyorum doğrusu ne yalan söyleyeyim. Ama yine de bu sabah bizim ofisin karşısındaki apartmanın bahçesindeki ne ağacı olduğunu da tam bilemediğim ağacın çiçeklerine bakınca o bahar sevinci doldu içime. Bizim ofisin bahçesinde kupkuru dalları ile hüzünlü duran ağaca bile yakından baktım, yeşermeye başlamış, bir haftaya kadar o da dayanamaz sanırım, patlatır muhteşem çiçeklerini.

Çocukken, bahçelerin bol, yazların uzun, özgürlüğün sonsuz olduğu günlerde bunları kucağımıza doldururduk ve filmlerdeki gibi kafamıza taçlar yapar öyle gezerdik. Şimdi yap desen yapamayacağım o çiçekten taçların neşesini öylesine özlüyorum ki bazen... Yine de her devrin kendine göre bir güzelliği var işte. Hiç bir şey kalmasa da elimizde; ülkemiz hiç olmadığı kadar karanlık günler yaşıyor gibi görünse de, her karanlığın bir aydınlığı var. En azından bol güneş ve bahar çiçekleri var... Ve çoğu zaman hiç bir şey de göründüğü kadar kötü olmuyor...

6 Mart 2008 Perşembe

Herkes kafasına göre iş yapıyor!

Geçen hafta Pazartesi günü kaza yaptım. Akşam ajanstan çıkmış eve gidiyordum. Sakin bir gün, eve gideceğim, yemek yiyeceğiz, sohbet muhabbet, belki bir film. Sıradan bir gündü aslında. Tam bizim eve inen yokuşa girdim; sağda kocaman bir kamyon gördüm, sokağın başında, ondan sonra hatırladığım tek şey, o sokaktan çıkan bir araca "küüt" diye çarptığım...

Önemli bir kaza değil aslında. Aracı görmeme imkan yoktu, ben çok hızlı değildim, o hızlı çıktı (bence) ama yine de onun sol ön tarafı benim ise sağ ön tarafım biraz dağıldı o kadar. Sakince arabadan çıktım. Sakince arabayı kilitledim (ne olur ne olmaz diye). Adamla birbirimize "geçmiş olsun" dedik. Ben CC'yi aradım, o da polisi. Eve çok yakın olduğumuz için CC hemen geldi. Polis ise 1,5 saat sonra falan ancak olay yerine varabildi, farları ışıkları yanmaz bir halde hem de.

Olay o kadar açıktı ki. Ben ana yoldayım, adam tali yoldan hızla çıktı, ben çarptım (herkese adam bana çarptı dediğim için CC hala dalga geçmekte benimle), kusurun tamamı onda. Onun da kaskosu var, benim de ama gerek de yok. Sonuçta benim bir hatam yok... diyorum ben, hatta adam da aynı şeyi söylüyor. Polis bir şey bile sormadı. Baktı, raporu hazırladı, alkol muayenesi yaptı, "geçmiş olsun" dedi, "raporu yarın sabah 10:00 gibi alırsınız" diye de ekledi, çekti gitti.

Biz, ertesi gün, Selamiçeşme Trafik Şube'ye kaza raporunu almaya gittik. Raporda 8'de 8 ben kusurlu görünüyorum! Ama o kadar eminim ki (hatta CC de öyle) kusurun tamamen karşı tarafta olduğundan, bin kere baktım, nereye yanlış bakıyorum diye. Yok, meğerse kusurun tamamını bana vermiş polis. Meğerse orası bir kavşakmış! Meğerse ben kavşaklarda yol sağdan gelenindir kuralını çiğnemişim! O anda delireceğim sandım. :) Hele de kaza yaptığımız adam gelip "abla, ben biliyordum zaten de söyleyemedim" deyince iyice delirdim... Geniş bir cadde, ona bağlanan daracık çıkmaz bir sokak, herhangi bir kavşak işareti yok, ışık yok, uyarı yok! Nasıl kavşak oluyor? Bilemiyorum.

Biz olayı şöyle çözdük. Kazayı yapan adam kaportacı. Muhtemelen polis arkadaşları, işleri düştüğünde halletmek için tavladı. Muhtemelen bir tanıdığı vardı. Muhtemelen ben olayın tersine döneceğinden hiç şüphelenmediğim için bir arada derede işi bağladı.

Türkiye Cumhuriyeti'nde adaletsizlik artık heryere bir virüs gibi bulaşmış durumda. 2 haftadır arabasızım. Üstelik araba annemin arabası. Kaskodaki %60 indirimini benim yüzümden, hem de adaletsizce bir karar yüzünden kaybetti, hiçbir hatası yokken. Bu adaletsizlik herkesin yanına kar kaldı. Trafik Mahkemesi'ne başvursan olay 3-4 sene sürüyormuş, başvursan bir türlü, başvurmasan bir türlü...

Hep derdim ki kötülük heryerde var. Heryerde olduğu kadar bizde de var. Ama artık oransal olarak o kadar arttı ki, bazen duyduklarıma, yaşadıklarıma inanamıyorum, gerçekten çok acı ama bu milleti kendime ait hissedemiyorum, uzaklaşıyorum... Üzülüyorum, hem de çok üzülüyorum!