19 Haziran 2008 Perşembe

İsmine hastayım...

Bugünkü konumuz İnsuyu Mağarası. Herşeyden önce şunu söyleyeyim ki ben buranın ismine hastayım. İn malum mağara demek, suyu da su sözcüğünden geliyor diye düşünürsek mağaradaki su falan gibi bir anlama geliyor olmalı. İşte Türkçe diline bu yüzden hastayım, bu kadar yaratıcı olduğu için.

Neyse uzatmayayım; Antalya'dan dönüş yolunda İnsuyu Mağarası'na da uğrayalım dedik, mağara Antalya-Burdur karayolu üzerinde Burdur'a 13 km uzaklıkta. Yoldan içeri girince zaten hemen geniş bir meydan ve otoparka ulaşıyorsunuz, mağaranın girişi de merdivenlerden çıkınca.
Bu kez tedbirli davrandım, ayağımdaki şıpıdık terlikleri çıkarıp spor ayakkabılarımı giydim, çantama ince bir kazak da koydum ve daldık mağaranın içine. Sonra o kazağı hiç giymediğim için dondum ama bunu niye yaptım ya da niye yapmadım sormayın, hiç bir fikrim yok, şu andaki gripli halimi o akılsızlığıma borçlu olabilirim, bu vesile ile kendimi de tebrik edeyim...

















Mağarının adının İnsuyu olmasının sebebi şu ki içinde onlarca göl var. 1965'teki keşfinden beri; araştırdığım kadarı ile 1993'te büyük bir araştırma daha yapılmış ve yeni bölümler keşfedilmiş, Atlas dergisi'nde görebildiğim kadarı ile son zamanlarda da yapılmış bazı keşifler var. İlginç olan burada şifalı yer altı suları var ve yıllardır bu suları Burdur ilinin şebeke suyu!!! ve tarım alanlarının sulaması için kullanmışlar, bu da bize özgü saçmalıklardan biri anladığım kadarı ile. Bu yüzden mağarının suları çekilmiş, en büyük gölünün suyu 2 m alçalınca da yeni galeriler çıkmış ortaya. Şimdi onlarda da bilimsel araştırmalar yapılıyormuş, yakında oralar da ziyarete açılabilir. Tabii suların çekilmesi nemin azalmasına ve sarkıt dikit oluşumlarının zarar görmesine neden olmuş biraz da. Elindekini bu kadar hor kullanan millet bir biz varız sanırım, ne diyeyim artık, söyle söyle bitmiyor, her gün yeni bir şey çıkıyor...

















Bu arada fotoğrafın solunda gördüğünüz arkadaşlar trabzanlardan atlayıp aşağı göle inen, orada ne yaptıkları belli olmayan (bolca şamata hariç) ve sonra yine tırmanarak yukarı çıkan amaçsız kardeşlerimiz!

Mağaranın içini gayet güzel yapmışlar, gezinti yolları ve ışıklandırma başarılı. Kalabalık da sayılabilir, ziyaretçisi çok, yol üstü olmasının da katkısı var sanırım. Yalnız çok etkileyici bir yer, renk renk kaya oluşumları var, üzerilerine yansıtılan projektörlerle daha da haşmetli görünüyorlar. Bir de bir galeriden bakıp çok daha uzaktaki başka bir galeriyi ve onun trabzanlarını görebiliyorsun, bana biraz Gülün Adı romanındaki kütüphaneyi çağrıştırdı, çok etkileyici bir yer. Bir de dilek gölü var, muhtemelen eskiden içine para atılıp dilek dileniyordu ama artık suyu kalmamış, dolayısı ile anlamı da.

İçeride gezerken aşağıdaki tabelayı görünce bir an şaşırdım, oysa şaşırmam saçmaydı, canım milletim her gittiği yere bir iz bırakmaktan hoşlanır, onları da fotoğrafladım, Hasan allah seni bildiği gibi yapsın Hasan!























































İnsuyu Mağarası böyle işte. Gidilip gezilmesi keyifli bir yer, mağaradan çıkınca suratınıza çarpan sıcakla biraz şaşırıyorsunuz, keza içeri girince çarpan serinlikle de. Çıkınca bir çay içmek de keyifli hani...

18 Haziran 2008 Çarşamba

CNN Türk'e gıcık oldum...

Akşam CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın "Tarafsız Bölge" programı vardı. Konu Atatürk'ü koruma kanunu, Atatürk'e karşıyım diyen türbanlı kızlar falan çevresinde dönüyordu ve aklıbaşında konuşan tek kişi de Altan Öymen gibi görünüyordu bana göre ama konum bu değil. Kim olduğunu tam anlayamadığım ama sanırım Turkish Daily News'tan olan kişi Anıtkabir'e türbanlı bayanların giremediğini ve o zaman bu durumun da bir ayrımcılık olduğunu söyledi. Ben de daha önce Anıtkabir'de kaç kez örtülü ya da türbanlı her neyse, başı örtülü hanımları gördüğüm için hemen bir mail atayım dedim, hatta çektiğim bir fotoğraf aradım belge olabilecek ve aşağıdaki fotoğrafı buldum (fotoğrafta annem ve ben en arkadayız, önümüzde sağda ve solda örtülü bayanlar görünüyor). Ama mailim kesinlikle ellerine gitmedi. tarafsizbolge@cnnturk.com olarak ilan ettikleri mail adresi; böyle bir mail adresi yok şeklinde hata mesajları veriyordu, telefonla ulaşmaya çalıştım onu da beceremedim, şimdi yine mail atmayı deneyeceğim ve bunu duyurmalarını isteyeceğim çünkü ben bu olayı yaşadım ve hatta en son annemle gittiğimizde hoşumuza gitmişti, "şuraya bak örtülü bayanlar bile Ata'yı ziyarete gelmiş" diye konuşmuştuk aramızda. Buradan da duyuruyorum, madem ki mesaj iletilemeyecek neden mail adresi yayınlıyorsunuz, komik oluyor, ayrıca telefonla ulaşmak isteyenlere kaba davranan insanları da kınıyorum, bilginize...

17 Haziran 2008 Salı

Patara'nın çiçekleri...

Club Patara'yı çok seviyorum, herşeyini ama en çok da çiçeklerini. Aklınıza gelmeyecek derecede çok fazla çiçek türü barınıyor burada ve seyrine doyum olmuyor...



















Mimarisi Metin Kaşo'ya ait, yoğunlukla villalar, en üst kısımda da devre mülk ve devre tatil daireleri var. Çok dik bir yamaçta konumlandığından (gidenler bilir) bol merdiven inişli, en fenası da çıkışlı :) ama detayları ile insanı çok mutlu eden bir yer.



















Geçen yıl en sevdiğim çiçeklerin fotoğraflarını çekmiştim, bu yıl da çektim, CC de bol bol fotoğraf çekti elbette. O yüzden Patara manzaralarını da sizinle paylaşayım dedim, gitmeyenler için iyi bir tatil noktası bence.

Kalkan ise öylesine büyüdü ki, yıllar önce gittiğim küçücük köyün, büyükçe bir kasaba olması çok garibime gidiyor. Bu gidişimizde Kalkan'ı daha fazla gezme fırsatım oldu, benim adam gezmeyi benden çok seviyor :), ben de peşine takıldım, bol bol gezdik sokaklarda, güzel oldu...

Patara'nın meşhur begonvilleri, bunların her rengini bulmak mümkün. Öylesine çığırtkan, öylesine utanmaz bir şekilde her yeri sarıyorlar ki hayran olmamak mümkün değil...




































Bizim kaldığımız daireden görünen manzara. Gündüzü bir başka, gecesi bir başka güzel. Öyle olağanüstü mehtap manzaraları vardı ki, EE'yi andım durdum hep, ay'ı görünce çığlık çığlığa bağırırdı da "amaannnn, ne oluyor, manyak mısın?" derdim, son yıllarda ben aynısı oldum. İşi gücü bırakıp bayağı bir zamanımızı gündüz ve gece fotoğrafları çekmeye adadık, görüldüğü gibi. :)























Gece manzarasından da anlaşılabileceği üzere, dediğim gibi Kalkan çok ama çok büyüdü. Hatta bu yıl yeni otobüs terminali açılmış. Kalkan'ın en tepesinde büyükçe bir bina, yol da tam önünden geçecek şekilde inşa halinde şu anda. Biz giderken Elmalı yolundan gittik. Normalde otobüsler Fethiye yolundan geliyor; yani Korkuteli'nden Fethiye'ye inip geliyorlar. Bana bu yol çok uzun geldiğinden haritadan bakıp ben Elmalı'dan gidersem daha rahat olur demiştim zamanında ve yine o yoldan indik Kalkan'a. Burası bir ara yol ve çok sakin yani araba ile gidenlere tavsiye edebilirim, keyifli ve bana göre kestirme bir yol.



















Kalkan büyüdükçe alışveriş yerleri de büyümüş. Bu da en önemlilerinden biri. :) Muhtemelen eskiden de vardı da benim dikkatimi çekmemiş, bayıldık biz Deli Hüseyin'e.

Burası da benim Kalkan'daki en sevdiğim cafe. Cafe del Mar. Harika bir ambiansı var, çok da şeker bir garson kız vardı. CC Latte, ben Türk Kahvesi içerek geleni gideni seyrederek keyif yaptık. Yemekleri de güzele benziyor ama denemedik doğrusu...


















Kalkan pazarı. Perşembe günleri kuruluyor. Aklınıza gelebilecek her şey var. Ama çok ucuz diyemem. Biz yine de bir şeyler bulduk; ben takı yaparken kullandığım aletlerden aldım; anneme iki elbise, kızlara matruşkalar, CC'ye de iki t-shirt. Pazar gezmeye bayılıyorum. Üstelik her an sürpriz görüntülerle de karşılaşma durumu var. Aşağıdaki süper bir örnek. Tefal değil "Teafall" :))) Canım Türkiyem işte!



















Kapanışı da geçici dövmeci ile yapayım. 15 yıldır Kalkan'da yaşayan bir beyefendi. Kendisine biz de geçici dövme yaptıracaktık, Osmanlıca isimlerimizi yazdıracaktık, hatta CC ile kendisine "Osmanlıca çok kolay, size yarım saatte öğretiriz siz de turistlere yazarsınız" diyerek adamcağızı heveslendirdik, sonra da gidemedik, ben de üzüldüm, aklımda kaldı, inşallah bir sonraki gidişimizde telaffi ederiz. Tabela komik, İngilizce de biraz sorunlu :) ama adam düzgün bir adam...



















Eh Patara ve Kalkan'dan kısacık bu kadar... Yazacak çok şey var aslında da bu fotoğraf yerleştirmek çok dertli ya da ben bu blogun tekniğini hala çözemedim. Fotoğraf yerleştirmekten yazıya zaman kalmıyor, hepsi birbirinin içine geçiyor, sinir oluyorum. :) Bu aralar da çok fazla seyahat yazısı oldu ama ne edeyim, leyleği havada gördüm dedim ya ondan....
Devamı da artık yarına...

16 Haziran 2008 Pazartesi

Tlos diye bir yer mi varmış?!

Ah tatil ne kadar da güzel şey... Bugün Pazartesi ve işe gelmiş olmak çok tatsız tuzsuz geliyor bana... Tatil çok ama çok muhteşem geçti... Ayışığı, samanyolunu bile gözleyebileceğin kadar çok yıldızla dolu bir gece, gün doğumu, deniz, güneş, kitap okumalar, çarşı pazar gezmeler, CC ile yanyana deniz kenarında uykuya dalmalar ve amaçsız el ele gezmelerle özetlenebilecek, Tlos antik kenti ve Insuyu mağarası ile de şenlenen kısacık bir 1 hafta... Ama şikayete mahal yok, işim gücüm var ve tatilin o yüzden anlamı var ve en önemlisi anlatacak çok şey var... İlk olarak Tlos'u anlatayım dedim ben de...

Tlos'un adını ilk kez duydum doğrusu, utanç verici ama gerçek... CC bahsetti, o da adını unutmuştu, sora sora bağdat bulunur, uydurmayı sever milletimiz sayesinde önce Silos sonra Tlos olduğunu öğrendik buranın :) ve Ölüdeniz dönüşü bir de oraya uğrayalım dedik, nasıl olsa hava da geç kararıyor, hem de gün batımını seyrederiz...



















Gün batımı yanında ay doğumu da var, büyüledi beni bu anfitiyatro, güzel fotoğraf çekmişim allah için. :)

Tlos beni çok şaşırttı. Burası yeni keşfedilmiş aslında. 90'lı yılların başına kadar bilinmiyormuş. Anladığımız kadarı ile hala da sistemli bir arkeolojik çalışma sürmüyor, herşey kendi haline bırakılmış, eh benim yanımda nasıl olsa tarihçi bir kocam var, ben de meraklıyım, bizim için çok sorun olmadı tabii ama buranın kendi kaderine terk edilmiş bir yer olması da insanın canını acıtıyor. Bazen hak veriyorum İngilizlere, Almanlara, bizim bütün kültür değerlerini kaçırdıkları için, ne de olsa hiç bir şekilde kıymet vermiyoruz, hele de Osmanlı'da bunlara "bizde taş çok gelin alın" şeklinde bakıldığı için, genetiğimiz böyle ne diyeyim?!

















Bu arada yukarı çıkarken yanından yürüdüğümüz bu küçücük dereyi de paylaşayım dedim, minicik zarif çiçekleri ve berrak suyu ile çok tatlıydı. :)



















Neyse, lafı uzatmayayım, Tlos'un tarihi M.Ö. 2000'e kadar uzanıyor. Gerçekten çok çok etkileyici bir anfitiyatro, akropol ve birçok yapı var. Kalıntılar Likya döneminden başlıyor, sonra Erken Roma, Bizans hatta Osmanlı'ya kadar uzanıyor. Aslında Tlos inanılmaz stratejik bir noktada, tam bir tepe ve onun eteklerine konumlanmış ve tepedeki kaleden 360 derecelik bir manzara, gözünün alabildiğine ova ve dağlar görünüyor. Yani adamlar öyle bir yere yapmış ki, herhangi bir saldırıda düşmanın gelişini 1 gün önceden görebiliyorlardı sanırım...















Osmanlı'da tabii tarihi mirasın öylesine değeri yokmuş ki, 19. yy'da bölgeye atanan Ali Ağa adlı idareci kendi ve mahiyeti için yaptırdığı binalarda da bu kalıntıların taşlarını kullanmış, acaip yani, gezerken alakasız işlemeli taşları, duvar taşı olarak harcın arasında görüp çok üzüldüm.

















Tlos'da muhteşem bir gün batımı yaşadık (fotoğrafa bakar mısınız?), kral mezarlarını, anfitiyatroyu, akropol'ü her yeri kendi malımızcasına gezdik dolaştık, bizden başka neredeyse kimse yoktu. Kalenin en tepesine çıkıp orayı da fethettik, Türk Bayrağı vardı, orada pozlar verdik karşılıklı birbirimize CC ile. :)

Ben Tlos'u çoook sevdim, herkese tavsiye ederim, Fethiye - Kaş yolunda, Saklıkent'e giderken, zaten tabelalar var kesinlikle kaçırmazsınız, mutlaka gidin...

6 Haziran 2008 Cuma

Hem ziyaret hem ticaret...

Geçen Perşembe akşamı, hani akşam olsa da eve gitsek modunda olmak isteyip de işten güçten öyle bir lükse fırsat bulamazken, saat 17:00 civarlarıydı ki; aslında bekliyordum, biliyordum, yani ertesi gün Kayseri'de olacağımızı biliyordum da, Cumartesi de kalmamız gerektiğini bilmiyordum, öğrendim! Haydaaaa! Sevmiyorum artık haftasonu gezmelerini kardeşim, evli barklı kadınım ben diye kendi kendime söylenirken aklıma geldi, CC de gelsin bizimle, gezer, fotoğraf çeker oyalanır, toplantılardan fırsat buldukça da gezeriz... Ne iyi etmişim, öyle yaptık...

Perşembe akşamı Cuma sabahına uçak bulmak ne zormuş, yarım saatimizi uçak bulmaya adadık, sonunda CC'ye Nevşehir'e bir uçuş bulduk. Hesabımız biz Kayseri'ye gideceğiz, o Nevşehir'e, biz toplantıdan çıkınca ortada buluşacağız. Bu niyetle çıktık yola. Yine uçak sabah 07:30, yine uyuyarak gittik, hoop Kayseri'deyiz. Bir indik, bir sms mesajı ve toplantı iptal! Şok haberle sarsıldık, boş yere geldik diye tabii, eh ne yapacağız, enseyi mi karartalım, bariz gezelim diye attık kendimizi yollara, ver elini Ürgüp! :) (Sonra iki toplantımız da Cumartesi oldu, Cuma da yanımıza kar kaldı, böyle işe can kurban vallahi, nazar değmesin!)

Ürgüp olağanüstü bir yer. En son gidişim 1994 falan olmalı, hatta tek gidişim bu. 14 yıl geçmiş aradan, bu yüzden kısa da olsa eski tadını aldım, tadı damağımda kalmış meğerse. Ürgüp kasabasının merkezi oyuncak şehir gibi. Mini mini tarihi evler, binalar, hamamlar, camiler... Onların üzerindeki modern tabelalar, arabalar ve aradaki beton alışveriş merkezi de olmasa insan kendini 300 yıl geride zannedebilir ama ne yazık ki ulusça böyle bir duyguya izin vermeyecek şekilde varlığımızı bozmaya pek meraklıyız.




















































Dakika 1 gol 1, Ürgüp'e vardık, arabadan indik, ilk karşımıza çıkan şey bu çeşme. :) Bizi mi buluyor nedir?.. "Dozerci Dilaver Sapmaz Hayratı"... Adamın kimliği bu: "dozerci".
























Ürgüp'te oyalanıp, CC'nin gelmesini bekledik, 100 tane çay içip, pastanedeki garsonlarla yarenlik yaptıktan ve güneşin tadını çıkardıktan sonra ver elini Göreme. Allahım burası nasıl büyülü bir yer, nasıl oluşmuş akıl sır ermiyor, insan kendini başka bir gezegende sanıyor. Gençliğimde okuduğum bilim kurgu kitaplarını getiriyor aklıma bu manzara. Fotoğrafı da güzel çekmişim allah için :)




































Bu üç taş da 50 YTL'nin arkasında bulunan fotoğraf. İnsana başta tanıdık gelmiyor değil mi? Anne, baba ve çocuk diyorlar bunlara...

Dünyanın en güzel güneş batışlarından biri de burada, tepenin adını şimdi unuttum, öğrenip buraya ayrıca yazarım. Burada bayağı zaman geçirdik, doktorların da bir partisi vardı, aralarına karıştık, CC ve AK beni utandırdılar bayağı :) gidip şarap aldılar, doktor numarasına yatıp, şarap içip manzaranın tadını çıkardık, utandım falan ama bayağı da hoşuma gitti. Bir de inanılmaz derecede uzak doğulu kaynıyor burası. Sanki ne kadar Japon, Koreli falan varsa buraya akıyor. Onlarla da hafif Tarzanca bir muhabbete girişmedik değil yani...














Akşam yemeğimizi Göreme'de, Alaturka Restaurant'da yedik. Burası mükemmel bir yer, gidenlere tavsiye ederim. Çok ucuz bir yer sayılmaz ama mizansen ve yemekler kesinlikle değer. Her zamanki gibi bol bol yemek fotoğrafı çektik ve antep fıstıklı bir çeşit bonfile sarması yedim ki mükemmeldi. :)



























O geceyi Kayseri'de geçirdik. Otelimiz tam merkezde, Düvenönü meydanındaydı. Kayseri çok ilginç bir şehir, içkili bir tek yer yok denilebilir. Hani odada içecek bir şeyler alalım demeye kalktığında bile bir tekel bayi bulmak zor ama biz becerdik tabii. Tekel bayinin vitrinindeki bu yazıya da dikkatinizi çekerim. "Pro bulunur".. :)















Ertesi gün toplantılarla geçtiğinden yazacak pek fazla bir şey yok, yediğimiz sucukları, pastırmaları anlatmak istemiyorum, ayıp olacak. :)

Güzel memleketimi gezmek çok güzel ne diyeyim. Hele de yanında sevdiğin olunca daha bir güzel oldu. Bir daha Arnavutluk'a giderken de tutacağım kolundan götüreceğim zorla... :)

4 Haziran 2008 Çarşamba

Denizli'nin nesi meşhurdu?..

Demiştim ya, geçen Çarşamba Denizli'ye gittik. Denizli'ye yakışır bir saatteydi uçak : 06:50. Kargalar kahvaltısını etmeden çıktığımız yolculukta, uçaktan inene kadar olan kısmı zaten pek anımsayamıyorum, çok bulanık. Evden çıktım, ajansımızın şoförü olan ÖT beni aldı 04:50'de! ÜÜ'yü aldık ama saat kaçta aldığımızı bilemiyorum, malum uyuyordum. :) Havaalanına gittiğimizi, check-in yaptırdığımızı, portakal suyu ile kaşarlı kruvasan yediğimizi hatırlıyor gibiyim, sonra sakince uçağa bindik, oturduk ve hoopp Denizli! Uçağın taksiye çıkışını bile hatırlamıyorum. Herneyse...

Denizli'nin acaip güzel bir havaalanı var. Tiran'ın havaalanı ile karşılaştırınca örneğin; kat be kat büyük ve güzel bir havaalanı ama çelişki işte günde sadece 2 uçuş var. İkisi de THY ve ikisi de İstanbul. :) Bu yüzden havaalanı çalışanları sabah 05:30 gibi iş başı yapıp, 09:00 gibi bırakıyor sonra akşam 17:00 gibi yeniden iş başı yapıp, 21:00 gibi bırakıyorlarmış. Süper bir çalışma sistemi vallahi ne diyeyim...



















Denizli'ye hiç gitmemiştim. Bu yüzden şaşırtıcı oldu benim için çünkü düşündüğümden çok daha modern, çok daha güzel, en önemlisi çok ama çok yeşil bir şehir buldum karşımda. Biraz İzmir, biraz Selanik ve binaların renkliliğine bakınca biraz da Tiran'ı andırıyor. Her yer palmiyelerle dolu, gerçekten çok güzel. İnsanlar çok modern, bütün büyük markalar var. Eh ne de olsa bir sanayi şehri, özellikle de tekstil sektöründe ne kadar güçlü olduğu malum.



















Gideceğimiz yerin Acıpayam olduğunu öğrendiğimizde daha önümüzde 75-80 km.lik bir yol olduğunu da öğrenmiş olduk ve araba kiraladık. Acıpayam, Antalya yolu üzerinde, çok şirin bir kasaba. Hemen Denizli çıkışında bu yolun girişinde Teras adında bir yerde kahvaltı ettik. Kahvaltı dediysem, görmeden inanmazsınız, bir kuş sütü eksik. ÜÜ ve ben de yemek yemeyi hiç sevmeyiz, allah için, zevkten dörtköşe olduk, üzerine muhteşem yeşillikler içindeki manzara da eklenince değme keyfimize. Bu iş seyahatleri hiç de fena değil canım. :)






































Bu arada menüdeki "mantar teratör"ün ne olduğunu biz çözemedik. Çözebilen varsa beri gelsin. :)

Acıpayam, dolayısı ile Antalya yolu öylesine güzel ki, Toroslar, yemyeşil tarlalar ve gelincikler insanı kucaklıyor. Büyüleyici bir manzara gerçekten, başım döndü, mutluluktan midemde kelebekler uçuştu. Yeşil muhteşem bir şey ve ben doğaya gerçekten aşığım.



















Acıpayam'da toplantımızı yaptık, oldukça da uzun sürdü, dolayısı ile Pamukkale'ye zaman kalmadı. Biraz da yüzsüzlük olacaktı zaten, doğrusunu söylemek gerekirse :) ama yine de kuyu kebabı yemeye zaman kaldı. Allahım, vejeteryan olamadığım için beni affet, kendimi çok suçlu hissediyorum ama çok güzel ne yapayım? :) Hele üzerine manzara da eklenince...





































Yine aynı yol üzerindeki Serinhisar kasabası da leblebisi ile meşhurmuş. Ben leblebiyi sadece Çorum'a ait bilirdim ama öyle değilmiş, burada onlarca leblebi mağazası var, çikolata kaplısı, şekerlemesi vs. bir çok çeşit de bulunuyor. Ayrıca meşhur buldan bezleri, örtüler, havlular, bornozlar da süper ve fiyatları uygun, yolunuz düşerse faydalanın mutlaka. :) Aynı tekstil ürünleri Denizli'nin içinde meşhur Babadağlılar Çarşısı'nda da çok uygun fiyatlarla var ve esnaf, her zamanki gibi çok sıcak ve yardımcı...

Denizli maceramız da böylece bitti, 300 km'ye yakın yol yaptık, sıkı bir toplantı ama allah için çok yorucu oldu diyemem. Dönüşte yine uçak yolculuğunu hatırlamıyorum. Yolda uyuma yeteneğim olduğu için kendimi takdir ediyorum... :)

Not: "Denizli'nin nesi meşhurdu allah aşkına?" diye bütün gün düşündükten ve ÜÜ'den de (sanırım benimle dalga geçmek için olsa gerek) hiç bir cevap alamadıktan sonra, dönüş yolunda kafama dank etti. Tabii ki "horoz"u meşhur! Etrafta pek horoz göremedim doğrusu, bence buldan bezi meşhur, bu da böyle biline!..

1 Haziran 2008 Pazar

Leyleği havada gördüm...

Bu yıl leyleği havada görmüş olmalıyım ki, seyahatler bitmedi gitti. Hele geçen hafta; Çarşamba günü Denizli, Cuma Cumartesi ise Kayseri'ye giderek kendimi aştım diyebilirim. Her iş gezisi bir anlamda gözlem yapmak için fırsat oluyor, bense kaydettiklerimi günlüğe yazmak, fotoğrafları koymak için sabırsızlanıyorum da bir türlü zaman yaratıp bunu yapamıyorum. Bugün bu işe girişeyim dedim bakalım bitirebilecek miyim? (Bitiremedim, 2 gün geçti, devam ediyorum bakalım.)

Kayseri'ye bu ikinci gidişim oldu. İlk gidişimde günübirlik gittik, uzunca bir toplantı olduğundan çok da bir şey anlamadım doğrusu ama yine de kapalıçarşıyı gezmeye fırsat oldu ve muhteşem Türkiye'min muhteşem insanlarının bir dolu görüntüsü ile döndüm. Bazı şeyler; özellikle kültür zorlamaları o kadar yapıştırma ki, bunlardan mizah çıkarmak çok kolay elbette ve bende de bolca malzeme var. Bir yandan da düşününce içinde bulunduğumuz (tabiri mazur görün ama öyle) zavallı duruma üzülüyorum. İngiliz dili ve Amerikan yaşam tarzı pompalanan insanlarımız bir yandan buna uyum sağlamaya çalışıyor, bir yandan bu yaşam tarzını kendimizinkine adapte etmeye uğraşıyor o yüzden de sık sık ortaya komik manzaralar çıkıyor.

Buyrun ilk Kayseri gezisinden manzaralar...

























Bilmiyorum yukarıdaki sarı fon kartonunda yazan yazı net görülebiliyor mu ama şöyle yazıyor: Ayput'a müzik atılır! Buradaki ayput : i-pod oluyor. :) Canım Türkiye'm işte. :)



















Bilmem ki ne desem, nasıl etsem? Contur Center! Anadolu'ya yayılınca görüyorsunuz ki insanlar parası kadar kontör yükletiyor. Yani sistem tersten işliyor. 7 kontör yükle diyor mesela. Ve bu işleme de kontör parçalama deniyor. Her işe kendi yorumumuzu katabilecek kadar akıllı bir milletiz de, bu işler ters işler oluyor ne yazık ki...



















Bilal Teknik'e tek kelime ile bayıldım, süpürge hortumundan başlayarak her tür ıvır zıvırın satıldığı, İngilizlerin deyimi ile "miscellenaous" bir dükkan. İşin teknik kısmı nerede onu ise tam çözemedim, içerilerde bir yerlerde olacak. :)



















Her tür video ve kamera kasetlerin CD'ye dönüşüm merkezi! İşin ilginç tarafı bu çarşıda bunlardan en az 20 tane var. Demek ki hepsi bir şekilde iş yapıyor. Helal olsun...

























Korkmazyürek Ticaret'in yapmadığı iş yok. Bir koltukta kaç karpuz allah bilir. :)

























ÜÜ'nün elini tuttuğu asker kıyafeti giymiş çocuğu ben ilk gördüğüm an gerçek sandım desem!? Gerizekalı demeyin, vallahi pek gerçekçiydi. Yalnız ayaklarına baksaydım anlardım canım. :)

Kayserililer çok neşeli insanlar. Oldukça muhafazakar bir şehir. Hatta içkili restoran falan bulmak olası değil. Çok modern giyimli kadınlar ile muhafazakar giyimliler bir arada. Aşırı da bir outdoor çılgınlığı var. Sanayileşme fazla ve bütün üreticilerin dev totemleri yollarda, ana yollarda sergileniyor. Şehir kocaman caddeleri ile dikkat çekiyor ama bence güzel bir şehir değil. Çirkin bir yapılaşma var. Güzelim anadolu evleri aralara sıkışmış.

Tabii pastırma ve sucuğu ile ünlü şehirde her köşe başında pastırmacı bulmak olası. En ünlüleri olan Şahin, Başyazıcı ve Özdanacı herkese kapı komşu diyebilirim. Şahin'in satıldığı Dayı Yeğen Pastırmacılık mağazasında o kadar çok alışveriş yaptık ki (ayıptır söylemesi) bize kral ve kraliçe muamelesi yaptılar. Ama gözlemledim, 200 gr pastırma alıp gidene de aynı muameleyi yapıyorlar. Anadolu esnafının terbiyesine bir kez daha helal olsun dedim. Bir de aşırı derecede fazla cep telefoncu var. Akıllara zarar adette ama bu mağazalar. Bu kadar çok iş yapıyorlar mı gerçekten inanamıyorum.

Genelde bozkır bir şehir Kayseri ve sıcak olunca da soğuk olunca da insanı pek rahatsız etmiyor. Erciyes'ten gelen bir Gömeç Yeli varmış. Bu rüzgarın özellikle pastırma ve sucuğun kurumasında etkisi olduğu, lezzetinin de bu yüzden daha fazla olduğu söylendi bize. Kayseri'de de her yerde olduğu gibi yemeden duramadık. Deyim yerindeyse "sınırsız" yemek yiyerek vasıl olduk İstanbul'a, göbeklerimizde 2 gün inmeyen bir şişlikle...

Bir sonraki yazıda, ikinci gidiş, Kayseri'den Ürgüp'e geçiş ve ayrıca Denizli notları...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Gülmeyin ne yapayım, duygusalım!

Bir müşterimiz bugün dedi ki; "mağazada Süleyman Gündüz'ün fotoğraflarından sergi açacağız". "Allah Allah!" dedim içimden, "bu da kim ola ki"? Adını hiç duymamıştım, moda deyimle gugıllayayım dedim bakayım. Meğerse kendisi AKP Milletvekiliymiş. Aynı zamanda da fotoğrafçıymış. Sonra Can Dündar'ın sitesinde kendisinin 45 yıldır görmediği babasını bulma hikayesini, her zamanki gibi yaşarmış gözlerle okudum. Okuyanlar ve arkadaşlarım biliyor, benzer bir hikayem olduğundan sanırım, çok etkilendim, buraya Babalar Günü'nde koyayım diye düşündüm ama dayanamadım. Gülmeyin ne olur, birçok insana kötü Türk filmi hikayesi gibi gelebilir ama ben çok iyi anlıyorum. Yazıyı buraya koymuyorum, çok uzun olacak, ilgilenen olursa linki aşağıda. Buyrun, üşenmezseniz okuyun! :)

http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2656

İstanbul'da bir köy...

Kuzguncuk'a gittik Cumartesi günü... "İstanbul içinde bir köy" diyor Kuzguncuklular. Doğru diyorlar. Küçücük binaları, hala birçoğu arnavut kaldırımı sokakları, dik yokuşları, ahşap evleri, kilisesi, camisi, havrası, kahveleri, geleneksel yiyecekler satan yerleri, manavı, hem ayakkabıcı hem sayısal loto ve iddia bayi olan kendine özgü dükkanları ile Kuzguncuk sahiden de İstanbul içinde bir köy... Perihan Abla'yı kim unutabilir? Anneannemle yıllar sonra bile tekrar tekrar seyretmiştik. Yine dolaştık oralarda, Perihan Abla sokağında hayatımın evinin bulduktan ve fiyatını öğrenip "amanın" diye birbirimize baktıktan sonra, börek yedik, ayran içtik, yavaş yavaş merdivenli ara sokaklardaki evlerin tadına vardık...

Dik yokuşlarından tırmandık yukarı. Tam kilisenin tepesindeki duvardan manzarayı seyrettik. Kuzguncuk artık sit alanı. Yani tek bir çivi çakmak, binaları yıkmak, yeniden yapmak, her şey yasak. Eski, geleneksel yapılar için bu mükemmel bir çözüm ama çirkin apartmanlar, gecekondu kılıklı evler için de geçerli olmasaydı keşke de, onların yerine de aynı tadda yapılar yapılabilseydi. Bana kalsa tadına tad katılmış olurdu ama mümkün değil anlaşılan. Yine de elimizde kalan son bir kaç İstanbul kırıntısından birinin sit alanı ilan edilmiş olması sevindirici.



















Sahilde; İsmet Baba'nın yanındaki banklardan güneşi ve karşıdaki metropol manzarasını seyretmek de az keyif değil hani. Kuzguncuklular çok alışmış bu manzaraya belli ama bizim için çölde vaha gibi bir güzellik. İstanbul'dan bir tane daha olmadığını iyice anlamak için o noktadan bakmak gerek İstanbul'a zaman zaman. Başka bir büyü var Kuzguncuk'ta nedense...

Burada da yüzler değişiyor dedi CC. Bana kalsa o kadar da değil. Ama yaşlılar öte dünyaya geçince ne olur bilemem. Söylediğinde haklılık payı var çünkü. Yozlaşmadan payını alır, sit alanı malanı da kalmaz allah bilir. Güvensiz olmak istemiyorum ama zorluyorlar insanı!

Yine de İstanbul'da yaşamak denince insanın ilk aklına gelen yer bana kalırsa. Kuzguncuklu olmak isterdim, o kültürle büyümek de. Kimbilir belki de bu yaştan sonra kısmet olur. :)

25 Mayıs 2008 Pazar

Yalnız ve Güzel...

Nuri Bilge Ceylan bence Türkiye'nin yaşayan en iyi fotoğraf sanatçılarından biri. Yönetmenliğine hiç bir şey demiyorum, filmleri de bence; hani Akira Kurusawa öyleydi, ilk anımsadığım örnek, sanki olağanüstü fotoğrafların sinematografisi. Durağan ama sıkmayan. Demem o ki, fotoğraflarına bakınca içim eriyor, keşke öyle bir bakışa sahip olabilseydim diye özeniyorum, kıskanıyorum. Herneyse... Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü alması, sanırım onun yaptığı işe duyduğum bu derin hayranlık yüzünden, ciddi bir mutluluk yaşamama neden oldu. Helal olsun ona! Ama herşeyden önce yaptığı konuşma, her zamanki gibi gözlerimi yaşarttı, düşünmeme neden oldu, bu şekilde ifade etmek ne kadar olağanüstü. "Benim yalnız ve güzel, tutku içinde sevdiğim ülkeme". Duygularıma tercüman olmuş ne diyeyim. Yürekten tebrik ediyorum onu ve sevdiğim fotoğraflarından birini de buraya koyuyorum, izniyle. :)

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Şerefsizim benim aklıma gelmişti!..

Bugün Yılmaz Özdil'in yazısını okudum, adam yine benim dediklerimi yazmış! Bari koyayım da okuyamayanlar okusun dedim...

Bir öneri

AKP Milletvekili Osman Yağmurdereli, Öküz Mehmet Paşa’nın hayatını konu alan dizi film çekecekmiş.
*
Bence, Zübük’ü çeksin.
*
Çünkü, Öküz Mehmet Paşa’nın lakabı öküz ama, kendi öküz değil... Babası öküz nalbantı olan bir sadrazam... 400 yıl önce ölmüş gitmiş, mezarı taaa Halep’te.
*
Halbuki, Zübük ölümsüz. Hep aramızda.
*
Haysiyetsiz.
Şerefsiz.
Dönek.
Egoist.
Ahlaksız.
Dindar görünen...
Vatansever görünen...
"Demokrasi" vaat eden...
Halkı kandırmak için, bayrağa, ekmeğe, Kuran’a el basmaktan çekinmeyen, her türlü katakulliyi yapıp, foyası ortaya çıkınca namaza duran, o partiden bu partiye geçen, paraya tapan, suratına tükürsen "yarabbi şükür" diyen...
Kalleş.
Yağcı.
Yüzsüz.
Sıkışınca, yalvaran...
Güçlenince, ezen...
Zalim.
Vicdansız.
İşe memur olarak başlayıp, rüşvet alan, il başkanı olan, belediye başkanı olan, milletvekili olan, bakan olan, "din kardeşlerim, muhterem vatandaşlar, aziz hemşerilerim" laflarını dilinden düşürmeyen...
Çıkarcı.
İftiracı.
Çanak yalayıcı.
Namussuz biri Zübük.
*
Bence, Zübük’ü çeksin.
Daha çok izlenir.

20 Mayıs 2008 Salı

Her gün bomba haberlerle dolu!

Ya gazete okuyup da insanın ağzının açık kalmaması ne mümkün? Allah aşkına bugünkü gazetelerdeki bir iki başlığa göz atın!

Aksaray Belediye Başkanı Nevzat Palta, şebeke suyu için "mis gibi su, bak ben de içiyorum" demiş. Ama suda binbir çeşit bakteri bulunmuş, 6.000 kişi hastanelik olmuş! Evet yanlış okumadınız 6.000 kişi! Sağlık Bakanlığı açıklama yapmış: "Hastalarda Adenovirüs, Rotavirüs, Norovirüs gibi viral etkenler ve koliform bakterileri tespit edildiği, vakaların su kaynaklı bir bulaşma şeklinde başladığı" şeklinde. Allah akıl fikir versin!

Rize’de 2 Mart 2008 tarihinde yapılan kentin Rus işgalinden kurtuluşunun 90’ıncı yıldönümü etkinliklerinde düşman askerleri ile milis kuvvetleri arasında kuru sıkı silahlarla çatışmaya yer verilmiş, 13 yaşındaki Gülşen Mahmut ile Arife Yılmaz’a kuru sıkı silahlarla ateş ettirilmiş. Bunun üzerine kutlamalarda silah kullanılmasını ve alternatif yöntemler geliştirilmesini sağlamaya çalışan Vali Kasım Esen'e, AKP’li Belediye Başkanı Halil Bakırcı silah atılmasından yana tavır koymuş ve demiş ki: "Eğer bu kurtuluş töreni kutlanıyorsa, hele de Rize’de kutlanıyorsa, Rizeli’nin özünde, örfünde silaha düşkünlük ve yakınlık vardır. Bunu yasaklamanın da çok doğru olduğu kanaatinde değilim. Kurtuluş bayramında temsili kurtuluş yapılıyorsa, biz bale gösterisi yaparak bunu kutlayamayız. Doğal olarak geçmişte olduğu gibi bugün de temsili anlamda silahların, yasaların çizdiği çerçeve dahilinde kullanılması gerekiyor. Geçmiş dönemlerde kuru sıkı silahların kurtuluş törenlerinde kullanılmasına valilik izin veriyordu. Bu uygulama biraz daha renklendirilerek devam edecektir. Rizeli’nin yapısındaki bu silah sevgisi olduğu sürece, bu kutlamalar silahsız olmaz." Sana da silah sevgine de... Memleket kimlere kaldı yarabbim!

Sigarasız yaşamak...

Malum medeniyetin peşinden gidiyoruz ya, sigara yasakları da devreye girdi dün itibari ile. İstanbul Valisi Muammer Güler sigara yasağını kamu binalarında ciddi şekilde denetleyeceklerini, sigara içilmesine göz yuman amirler hakkında yasal işlem yapılacağını söylemiş. "Aslanım be!" demek geldi içimden. Bütün sorunlarını çözmüş İstanbul'un, bak bu konulara da el atıyor ve ciddiye alıyor. Yanlış anlaşılmasın, sigara yasaklarına kesinlikle karşı değilim, hatta her an yeniden sigarayı bırakabilirim. Hatta o gün bu gün olabilir, hazır bu paketin bitmesine az kaldı ve başka paketim de yok zaten. Ama adamın bu lafına da güleceğim geldi allah biliyor ya.

New York'a gittik, annemle, 1999 yılıydı yanılmıyorsam. Her yerde sigara içmek yasaktı. Kapalı alanların tümünde zaten yasaktı, parklarda, bahçelerde bile yasaktı. Hatta sigara izmaritlerini sokağa atmak yasak olduğundan sokaklarda dev çöp tenekeleri vardı, üst kısımları da dev kültablası olan, ancak oraya söndürebiliyordun. "Yuha" demiştik yani bu kadarı da fazla, abartı. Adamlar sigara içenlere resmen zincirini koparmış da sokakta dolaşan vahşi hayvan gibi bakıyorlardı.

Defalarca sigarayı bıraktım; bir kez 3 yıl, bir kez 3 ay, bir kez 6 ay, bir kez 1 ay, bir kez 2 hafta ve daha niceleri. O yüzden çok iyi anlayabiliyorum sigarasız hayatın güzelliğini ve sigara içmeyen insanın sigaradan ne kadar rahatsız olacağını. Hele de minicik bedenleri ile çocuklarının yanında sigara içen anne babaları anlamakta güçlük çekiyorum. O yüzden gönülden destekliyorum sigara yasağını, umarım satışı da tamamen yasaklanır, tabii arkasında yatan büyük rantdan payını alanların gücü kırılabilirse!

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Herkesin yavrusu ofise...

Bugün 19 Mayıs ya, arkadaşlarımız çocuklarını getiriyorlar ajansa...

Benim de tabii çocukluğum geliyor aklıma.

Ben çok küçükken, annemin Akbank'ın Beyoğlu Şubesi'nde çalıştığı günler...

Bana inanılmaz büyük gelen o servis (onlar o zamanlar servis derdi, galiba Krediler Servisi, bugünkü adı ile departman olabilir). Sağlı sollu sıralanmış masalar vardı anımsadığım, salonun en sonunda da bir bölüm, arşiv olmalı. Salona girişte servis müdürünün camlı bölmesi. Ne kadar sert yüzlü bir kadındı, adını unuttuğum. Sonra hemen servisin girişinde solda bir daktilo. O daktiloya koşa koşa gider, ilk iş tüm tuşlara basardım. Tabii hepsine basılınca, normalde gidip kağıda baskı yapan metal harf sopaları kontrolden çıkar, üst üste binip ortada toplanır, onları yerine götürürken ellerim mürekkep olur, bu böyle tekrarlanıp dururdu. Allahım ne kadar eğlenceliydi. Sonra içerideki arşiv dairesine giderdim annemin arkadaşlarından biri ile, o zamanlar aklımın almadığı ve çok muhteşem bulduğum dahili telefondan annemi arardık ve ben onunla yurtdışından konuşuyormuş gibi yapardım, bu da süper eğlenceliydi. En son facitleri kurcalar, onları da bir güzel halleder, verilen kağıtlara manasız resimler yapardım.

İşin en güzel tarafı ilgi odağı olmaktı. Herkes beni sever, mıncıklar, yiyecek bir şeyler verirdi.

Annem ne kadar genç ve olağanüstü güzeldi, hele de yakındaki kuaföre de gidersek üstüne, değme keyfineydi.

Allahım tatil günleri annemin bankasına gitmek ne kadar da eğlenceli bir şeydi!

Sahtekar olup bir de açık açık söylemek...

Hürriyet'in bugünkü spor sayfasında haber!!!

SIRA RONALDINHO'DA

22 Temmuz'da Eskişehir'den milletvekili seçilen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Eskişehirlilere, “İsteyin Ronaldinho'yu getireyim” diye söz vermişti. Sezon başına Brezilyalı Ronaldinho'yu yetiştiremedi ama yerli Ronaldinho Sergen'i getirmeyi başardı. Ronaldinho işini de sıkı tutan Unakıtan, "İşin peşini bırakmadım. Brezilya Büyükelçisi'ne söyledim. Adı Ronaldinho olsun, Brezilyalı olsun bul getir dedim" diye talimat verdiğini açıklamıştı. Bu yıl Turkcell Süper Lig'de mücadele edecek Kırmızı Şimşekler şimdi merakla 'Ronaldinho'larını bekliyorlar.

Ya, ben daha ne diyeyim? Sahtekarlığın bu kadarı muz cumhuriyetlerinde bile olmadı, onurlarıyla yaşayıp gitti zavallılar. Bu adam maliye bakanı! Bugün 19 Mayıs!

Ataaammm! Kalk, allahaşkına kalk, allahaşkına zavallı, perişan halimize bir el at. Bizi alışverişle, binbir çeşit markayla, süpermarketlerle, ödeyemediğimiz kredi kartı borçları, stresten öldüren tüketici kredileriyle, dizilerle, yarışma programları, popstar alaturkalarla, bbglerle uyuttular. Senin cumhuriyeti emanet ettiğin gençliğin maliye bakanına dikiz! Allah bildiği gibi yapsın, diyecek başka bir şey bulamıyorum...

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Kütahya'ya mı üzüleyim yoksa olayın kendisine mi?

Yıllar önce gitmiştim Kütahya'ya. Hatta 12 Eylül ihtilalinin olduğu yıl ve o günlerde. Yani 1980 yılı Eylül'ü. Anneannemin bir arkadaşı yaşıyordu İzmir'de. Okullar açılmadan hemen önce onu ziyarete gitmiştik. Yoksa fuar zamanı mıydı? Bak şimdi tam anımsayamıyorum. Neyse anneannemin arkadaşının eşi de Kütahya'lıydı ve onun ailesini ziyarete gidip oraları gezmiştik. Aklımda kalan bölük pörçük görüntüler içinde genelde dolgun bedenli, çiçekli elbiseler giyen ve çok güleryüzlü kadınlar var bir de şehrin kalesi... Bugün gazetedeki haber o yüzden daha bir acıttı canımı. Kütahya'ya mı yanayım, olayın kendisinden mi dehşete düşeyim? Ne edeyim? Nerelere gideyim? Bugünkü Hürriyet'in 27, sayfasında.

















Yer Kütahya... Dün, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in de katıldığı Kütahya Ticaret Borsası tarafından türlü kişi ve kuruluşların desteğiyle yaptırılan Bölcek İlköğretim Okulu'nun açılış töreni yapılıyordu. Bakan Çelik, kürsüde konuşuyor, "Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur" diyordu. Bir grup kadın ise Bakan'ı ve açılış törenlerini yüzlerini tamamen kapattıkları ilginç kıyafetleriyle işte böyle izliyordu.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, “Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur” dedi.

Hüseyin Çelik, Kütahya Ticaret Borsası tarafından türlü kişi ve kuruluşların desteğiyle yaptırılan Bölcek İlköğretim Okulu'nun açılışında yaptığı konuşmada, bu okulun devlet ve ulus işbirliğinin en güzel örneklerinden biri olduğunu söyledi.

AK Parti iktidarı döneminde okullara 600 bin bilgisayar gönderildiğini, öğrenci kitlesinin yüzde 90'ının internetten yararlandığını belirten Çelik, “Köylerdeki çok sayıda devredışı kalmış okulları bir tarafa bırakırsanız, faal olarak Kütahya'da kullanılan her 3 derslikten biri bizim iktidarımız döneminde yapılmıştır. Bu dersliklerde özel sektörümüzün çok büyük katkısı vardır.
Biz, bir şeyi programa koyarız, parasını ayırır, başlar ve bitiririz. Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur. Atatürk'ün bize gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine sloganla çıkamayız.”

Kütahya'da, hayırsever vatandaşlar tarafından 44 okulun yaptırıldığını ya da inşaatının sürdüğünü ifade eden Çelik, bu işbirliğinin süreceğini anlattı.

Çelik'e, Kütahya Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Altınkaya tarafından Dumlupınar Şehitliği maketi verildi.

Kurdeleyi keserek binanın açılışını yapan Çelik, beraberindekilerle okulu gezdi.

Hürriyet'deki haberde bu giysilerin geleneksel örtüler olduğu ve kadınların amacının türban ya da çarşaf giymek olmadığı yazıyor. Neden bu günlerde olan bu tip şeyler bana çok inanılmaz geliyor? Bunca yıl Türkiye'nin geleneksel giysilerini gördüm hiç böylesini görmedim belki de ondandır!

16 Mayıs 2008 Cuma

Kadınlar Reklamlardaki "Deterjan Aşkından" Bıktılar...

(Bir reklamcı olarak bu yazıya tamamen katılıyorum, o yüzden günlükte yayınlamak istedim. bianet.org'dan alıntıdır)

MEDİZ'in "Cinsiyetçi Reklamlara Son" eyleminde kadınlar "Yüzey temizleyicileriyle dans eden, çarşaflarına aşık, perdelerine tutkun, çantalarında leke çıkarıcı taşıyan kadınlar görmekten bıktık" dediler.

Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ) "Medyada Cinsiyetçiliğe Son" kampanyası çerçevesinde İstiklal Caddesi'ndeki Reklamcılar Derneği önünde "Cinsiyetçi Reklamlara Son" eylemi düzenledi.

Kadınlar eylemde "Kızlarımıza Barbi almayacağız", "Çarşaflarımıza aşık perdelerimize tutkun değiliz", "Çantamızda leke çıkartıcı taşımıyoruz", "Reklamlarda cinsel sömürüye son", "Barbi değiliz olmayacağız", "Yaşasın kadın dayanışması" dediler.

MEDİZ'in "Cinsiyetçi Reklamlara Son" dediği basın bildirisi şöyle:

"Medyanın genelinde egemen olan cinsiyetçi dil, söylem ve zihniyetten artık bıktık! Reklamlardaki cinsiyetçiliğe dayanan aslında yeni bir şey de yaratmayan yaratıcılıktan da bıktık! "Yüzey temizleyicileriyle dans eden, çarşaflarına aşık, perdelerine tutkun, çantalarında leke çıkarıcı taşıyan kadınlar görmekten...
"Bıktık!
"Ürünlerinizi satmak için kadınların bedenlerini öne sürmekten, cinsellikle ilgili binbir türlü imadan, tabulardan beslenmekten başka bir ‘yaratıcı’ yol bulamıyor musunuz?
"Hem ev işini sadece kadınların görevi olduğunu düşünüyor hem de ev işinin tüm zahmetini, kadınların ev içindeki emeğini yok sayıyorsunuz? Ev işinin süpürgelerle dans edilerek yapılan keyifli bir iş olduğunu mu zannediyorsunuz?
"Peki kadınların düşlerinin yeni perdeler, lekesiz yerlerden ibaret olduğu fikrine nasıl vardınız?
"‘Kağıt bebekler’, sıfır bedenler, reklam dünyasının karton kadınlarından bıktık! Gerçek kadınlar görmek istiyoruz.
"Cinsiyet ve cinselliğe dair ön-yargılar üreten, cinsiyetçi tabuları yansıtan reklamlar görmek istemiyoruz.
"Bizler cinsiyet ayrımcılığı yapan ve kadınların zihinsel, bedensel bütünlüğünü ihlal eden tüm bu reklam filmlerini kınıyor ve bu ürünleri t-ü-k-e-t-m-i-y-o-r-u-z!
"Reklamlardan sorumlu herkesi, Reklam Özdenetim Kurulu, Reklamcılar Derneği, Reklam Verenler Derneği ve tüm reklamcıları sorumlu davranmaya,
"Tüketici derneklerini reklamlardaki cinsiyetçiliğe karşı mücadele etmeye,
"Tüm kadınları, reklamlarıyla kendilerini aşağılayan ürünleri almamaya davet ediyoruz." (NZ/GG)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Yorumsuz...

Ne diyeyim ki? :) Fotoğraf kendini anlatıyor... 1 milyon USD vereceğim, bu kapılara?! Portföy resimlerindeki köpeğe ne demeli? O da mı satılık? :) Velicem'e hiç yorum yapmıyorum!!! Bu isim neden yani? :) Veli Cem mi? Yoksa velicem mi, eğer ikinci ise yanlış anlamalar olmuyor mu? Hele metine ayrıca hasta oldum. Tenis kortları ve havuz ve diğer detayların cümle içinde kullanımları ve Velicem'e ne kadar güvenmemiz gerektiği ile ilgili telkinler ayrı bir boyut!

Ya hastayım Türkiye'me. Büyük Türkiye'm. :)

Tulipan...


















Laleleri oldum olası sevmişimdir. Ama sarı kırmızı olanları değil :) daha çok böyle siyaha yakın bordo olanları. Geçenlerde köprüden karşıya geçerken vardı, belediye lale mevsiminde heryeri donatmıştı ya, işte bu renklerden gördüm. Çok ama çok güzellerdi. Neyse...

Aslında konu etmek istediğim şey "tulip" sözcüğünün etimolojik kökeniydi. Bugün ÜÜ, benim "kültür mantarı" lakaplı patronumdan dinledim hikayesini, bana çok etkileyici geldi.

Fransa'da Tulle adında bir şehir var (tül olarak okunuyor), bizim tül diye bildiğimiz kumaş cinsi de, hani bu perdelerde kullandığımız incecik kumaşların kökeni buradan geliyor. Bu kumaşları da Osmanlı zamanında padişah ve üst düzey kişilerin kavuklarında kullanırlarmış. 1554 yılında ilk defa Osmanlı İmparatorluğu'nun Avusturya elçisi Ogier Ghislain de Busbecq lale soğanını kendi ülkesine götürmüş, yetiştirmiş, 10 yıl kadar sonra da Belçikalı bir tüccar tarafından alınmış, satışına başlanmış, ondan 1 yıl kadar sonra da Hollanda'ya ulaşmış ve sonrası bildiğiniz meşhur Hollanda lalesinin doğuşu zaten. Ama tabii yine lafı uzattım, sözcüğün çıkışını kaçırdım. :) Sözcüğün çıkışı ise tulle i ban yani bildiğimiz türban'dan geliyor. Tulipan yani kafaya konulan tül gibi bir anlamı var, laleleri kavuklara benzettikleri için bu ismi vermişler...

Etimoloji olağanüstü bir bilim dalı, ne kadar ilgimi çektiği zaten tanıyanlarca malum, bu hikayeye de bayıldım. Bu arada lalenin anavatanı da Tien-Shan dağları ve Pakistanmış. Oradan İran'a, oradan da bize gelmiş. Onların da hakkını teslim edelim de ayıp olmasın...

13 Mayıs 2008 Salı

Dank etme süresi!

Yavaş yavaş çıkacaksın merdivenleri... Nefes nefese kalmadan... Hatta fazla dikkat çekmeden... Kimse duymamalı sesini... Duyanlar ciddiye almamalı... Ciddiye alanlar ise çok zaman geçmeden unutmalı... Ne diyorum ben? Kafama diyorum, ancak dank etti diyorum. Nereye gidiyoruz? Baskıcı bir rejime mi? Eh herhalde Ebru! Tebrik ederim. Bunu sonunda anladın. Herkes söyledi söyledi, "olmaz!" dedin. "Olamaz!". "Biz çok mücadeleler verdik". "Bizim kendimize göre bir din anlayışımız var". "Bir yaşam biçimimiz var". "Biz dünyada tek'iz". Zııırrttt, Erenköy!.

İçki yasağı geliyor duydunuz mu? Aman dur, panik yok. Tam olarak yasak değil. Sadece kadehle içmek yasak, şişe açtıracaksın. Ha, bir de öyle markete telefon açıp "abi, bize 3 depozitosuz Efes, bir Yeni Rakı, 2 paket Winston Light" benzeri bir sipariş de yasak! Kutlama yapmak için şampanya falan patlatmak ise zinhar yasak!

Şimdi ben bunun halk sağlığı için, yani tamamen iyi niyetle yapıldığına inanmak isterim, istemez miyim? Açık içki satışının bozuk içki satışını engellemek için engellendiğini düşünmeyi tabii ki isterim ama mevcut hükümet söz konusu olunca nedense iyi niyetli düşünmem çok zorlaşıyor, hem beden hem ruh sağlığımızı bozacak o kadar çok şey yapılıyor ki!

Kafama dank etti, ah etti ama ne yapmamız gerektiği ile ilgili bir fikir beyan etmekte halen güçlük çekmekteyim. 40. yılında 68 devriminin ölülerine, Mustafa Kemal ve tüm o dönemin mücadelecilerine seslensem, duyarlar mı öbür dünyadan? "Biz bir haltı beceremediiikkk, emanete hıyanet ettiiiikkk, koşuuuuunnnnn!..