Sıradan bir kadının yaşamı, gitiği yerler, günlük düşünceleri, hayata bakışı, rahatsız oldukları, mutlu oldukları, çevresindeki insanlar, merak ettikleri, ilgilendikleri vs. vs. vs.
13 Aralık 2007 Perşembe
Kadınlar... Erkekler...
Bu yıl, benim için herşeyi ile o kadar özel ve inanılmaz gelişmeler getirdi ki, bunların en çarpıcı olanı, hayatımda var olmayan ama bundan sonra hep varolacak 3 önemli erkeği getirmesi oldu. 2007, sanırım ömrümün en önemli yılı olarak hiç zihnimden silinmeyecek heyecanlarla dolu. Artık hayatımda babam, erkek kardeşim ve tabii en önemlisi sırtımı dayayabileceğim, hayatımı paylaşacağım bir eşim var. Bütün bunların ne kadar önemli olduğunu kestirebiliyordum belki ama yaşamadan anlayamıyor insan. Artık düşündüğüm, endişelendiğim, kaybetmek istemediğim, iyi olmalarını ve hep yanımda olmalarını dilediğim bu 3 adam bana güven veriyor, kendimi yaşama daha bağlı ve mutlu hissediyorum. Artık omuzlarımda kaldıramayacağım bir yük hissetmiyorum...
Kadınlar ile erkeklerin yüzeysel olarak düşündüğümüzden çok daha derinlerde aslında ilişkileri. Bu iki cinsin birlikteliği, her anlamda birlikteliği, baba-kızlık, kardeşlik, yaşam ortaklığı, dostluk gibi, aslında ne kadar güzel, ne kadar güven verici olabilecekken, birbirimizi anlamayarak, anlamaya çalışmayarak, boşyere yıpratarak yıllarımızı tüketiyoruz. Hoşgörü, güven ve anlayışla iyi gitmeyecek hiç bir ilişki yok ve yarın birbirimizin yanında olacağımızdan asla %100 emin olamayacağımız bu yaşam oyununda gerçekten ama gerçekten kalp kırmaya değmiyor...
Ben yaşantımdaki 3 erkek için tanrıya şükrediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, hiç bilmediğim değerleri bana gösterdiğiniz için çok ama çok mutluyum... Yazıyı bu kadar klişe bir cümle ile bitirmek istemezdim ama :) hep içimden geldiği gibi yazıyorum işte... Hazır yazma fırsatını buldum, içimi dökeyim dedim. Tabii bu kadar aradan sonra günlüğü hala okuyan varsa...
12 Kasım 2007 Pazartesi
Durum...
Ev biraz ihmal edilmiş durumda. Cumartesi yapılan detaylı temizlik ve Pazar günü kullanılmayacak eşyaların yollanması ile yüzü gözü açıldı, gözümüze daha bir güzel gelmeye başladı. Başka eşyaların gelmesi ile daha da güzelleşecek sanırım. Ama zor işmiş vesselam. Hala her yerim ağrıyor. :) Yine de heyecanlı ve güzel bir süreç. İnsanın sevdiği ile birlikte olması zaten tek başına güzel, o yüzden mırın kırın bolca etsem de, mutluyum bu ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan aslında...
Tekne ise kızağa çekilmiş durumda. Biz şimdi onu yavaştan yavaştan denize indiriyoruz. Henüz bir yolcusu yok ama olmak üzere. :) Biz, mürettebat çok heyecanlıyız. Ona çok misyon yüklüyoruz, ondan çok şey bekliyoruz, o iyi olsun, biz de mutlu ve huzurlu olalım istiyoruz. Güvertesine bir cila çektik, rotasını daha uzaklara ayarladık. Bakalım. Kendimize güveniyoruz. Herşey güzel olacak biliyoruz...
Aynı anda iki büyük olayla hem yorgun hem mutluyum... Yorulduğum, mızmızlandığım çok olsa da, bu değişikliklerle kendimi bazen kayıp hissetsem de desteğim çok fazla, kaprisimi çeken de. :)
25 Ekim 2007 Perşembe
Yaşam sürüyor...
15 Ekim 2007 Pazartesi
Güzel şeyler...
Dünyada en güzel şeylerden biri kedi yavruları... Hani her canlının yavrusu güzel derler ya, elbette öyle ve elbette insan yavruları da muhteşem de, kedi yavrularının kendine has bir başka güzelliği var. Onları böyle sıkmak, bağrıma basmak ve saatlerce oynamak istiyorum. Hele de şu resimdekine özellikle bayılıyorum. O diken diken olmuş minicik tüyleri, masum bakışı, beni çok sev diyen gözlerine bitiyorum tek kelime ile... Hayvanlar muhteşem varlıklar. Kaplumbağaları da çok seviyorum, minik kertenkeleleri, kirpileri, sincapları, kuzuları daha bir çok sayabilirim ama hiç bir şey minik kedi yavrularının yerini tutamaz işte... ZB ile biz, ne zaman sokakta yürüsek, hele de Ortaköy'de çalışırken, minik yavruları sevmekten gidemezdik bir türlü gideceğimiz yere... Ama şuna baksanıza allahaşkına. İnsan bunu nasıl sevmez? :)
Bayram bayram, bayram da geçti...
8 Ekim 2007 Pazartesi
Bize "salaklık madalyası" taktılar...
3 Ekim 2007 Çarşamba
Arnavutluk dönüşü, grip ve Madagaskar...
Arnavutluk hızlı geçti, en azından günlüğe yazdığımın ertesi... 70'li yıllarda kalakalmış bu ülke ve insanlarını çok sevdim, medyasının ilkelliğine şaşırıp, biraz da takdir ettim çünkü muhtemelen herkesin sokaklarda yaşamasının önemli bir nedeni televizyon yayınlarının ilkelliği. Bu kadar güzel espresso, machiatto vs. yapılabilmesine şaşırdım, ikinci gecemizde gittiğimiz restaurant'ın yemekleri, bahçesi ve bardaktan boşanan yağmurla ıslanan ormanlardan gelen mis gibi toprak kokusu ile delirdim, Gjirokaster'e (bana anlatıldığı kadarı ile) aşık oldum, en kısa zamanda oraya gitmek istedim, hemen CC'ye söyledim, "götür beni orayaaa" dedim, bütün şımarıklığıma nazikçe katlanarak "elbette" dedi o da, Cumartesi sabahı oldu bir kalktım, fena halde şifayı kapmışım, burnum nasıl akıyor, hastayım, minik bir toplantı yapacaktık ama yatacağım dedim ben, uçak saatine kadar yattım. Sonra bir baktım, hoop İstanbul'dayız. Allaha şükür!
O gece hastalık, sevgilim, ben, yemek, muhabbet, uyku, hastalık geçti, Pazar iyice beterdi, tamamen yatakta geçti. Çocukluk günlerim gibi, gece annem beni 2 kere terletti, giysi değiştirtti, yıkadı, bir daha yatırdı, Tylolhot kürü yaptım derken Pazartesi sabahı oldu, baktım yok, kalkamıyorum, azıcık ateşim var, tel tel dökülüyor vücudum, işe gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Eh, tabii vazife bizi bekler, kalkıp gittim ama saat 14:00'e kadar dayanabildim. CC beni aldı, ilaçlar verdi, baktı, ilgilendi. Ertesi gün hoop, o da hastalandı. :) Hastalıktan başımızı alamadık, nazardır diyerek güldük geçtik, kocakarılar gibi...
Bu kadar açıklama niye günlükle ilgilenemediğim için, vallahi billahi bahane değil. :) Eski performansıma kavuşmak üzereyim bak söz. Aklımda yeni güzel şeyler, yeni yazılar, Arjantin, Madagaskar, bayram tatili, mendil satan önlüklü kız, bizim bakkal çırağı Bayram ve daha bir çok şey var. Bekleyin geliyorum. :)
27 Eylül 2007 Perşembe
Tiran diye bir şehir...
Şehre girince iyice bir kültür karmaşası var. Bir bölüm aynen 70'li yılların Türkiye'si gibi. İnsanlar, giyimleri, davranışları aynı 30 yıl öncesinde kalmış gibi. Bu bölge ağırlıklı olarak Enver Hoca'nın komünist yönetiminin etkilerini hala taşıyor. Ama şehrin bazı bölgeleri var ki; Alsancak mı desem, Kızılay mı desem, Etiler mi desem, o kıvamda. Öyle ilginç ki, eskiden yasaklı olan ve sadece devlet görevlilerinin yaşadığı, şimdi "Blocked" olarak adlandırılan mahalle, serbestlik geldikten sonra en sıkı eğlence merkezi olmuş. Bayağı bir Nişantaşı havası var. Hani hep yasaklı olan çekicidir ya, sanırım o psikoloji ile bu duruma gelmiş olmalı...
Dünyada yediğim en güzel deniz mahsullerini burada yedim bugün. Öğlen yemeğinde, kaldığımız otelde yediğimiz kalamar, ahtapot, midye, karides ve deniz mahsülleri rizotto olağanüstüydü. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü lezzeti şimdiye kadar hiç tatmadığım kadar muhteşemdi. Akşamda burada meşhur olan bir Yunan Lokantası'na gittik. Bir o kadar olağanüstü bir barbun yedik ki, normalde barbunda farklı bir deniz kokusu olur, hani dip çamuru gibi bir koku. Bu hiç öyle değildi. Bir de menemen sosuna benzer ama peynirli bir sosla bir midye yapmışlardı ki, hala tadı damağımda. Sözün özü burada deniz mahsülleri hiç bildiğiniz gibi değil...
Mimari de çok ilginç Tiran'da. Komünist dönemde binalar çok renksiz olduğundan, şu andaki belediye başkanı takmış kafaya şehri renklendireceğim diye, bir yandan renk renk modern binalar yapılıyor, bir yandan eski binalar yenileniyor, renklendiriliyor. Renklendirmek derken, pantone kataloğu gibi onlarca bina gördüm, çok komikler. Hatta belediye başkanı kendisi de ressammış ve desenler çiziyormuş binalara, kendi elleri ile. Bayağı matrak yani...
Buradaki kadar Mercedes markalı otomobil herhalde Almanya'da dahi yoktur. Herkeste Mercedes var, bu nasıl iş anlamadım. Bir de fazlasıyla Alpet istasyonu var. Alpet biraz da Albanian Petrol gibi bir isim çağrıştırmasını avantaj olarak kullanıyor sanırım.
İnsanlar çok güzel, çok güleryüzlü, çok canayakın. Özellikle de Türklere karşı çok ilgililer. Dünyada bizi gerçekten seven tek millet Türkler diyorlar, çok hoşuma gitti...
Yarın yakın başka bir kaç şehire gideceğiz. Burada yollar da, özellikle şehirlerarası yollar fena virajlıymış, Enver Hoca insanların ulaşım özgürlüğü olması diye özellikle yaptırıyormuş yolları böyle. Ne acaip paranoyaları olan bir adammış, anlata anlata bitiremiyorlar... Bunları da artık yarın bilahare anlatırım...
Dün gece çok geç yattım, 04:30'da kalktım. 08:15 uçağı ile geldik ve bütün gün toplantı yaptık. Kafam kazan gibi. O yüzden hemen yatmak istiyorum ama bugün güzel bir gündü ve vallahi ben Arnavutluk'u sevdim. Buradan Arnavut arkadaşlarım NÖ ve ND'ye de selamlar yollayayım, dönünce detaylı izlenimlerimi paylaşırım, sözlü olarak. :))
23 Eylül 2007 Pazar
Huzur...
Bu haftasonu, yıllardır tam olarak bulamadığım o huzur duygusunu yaşadım ve içimden şükrettim, defalarca. Bunu yaşama fırsatına sahip olabildiğim için, bunun değerini bilecek olgunluğa eriştiğim için, onu bulduğum için, o beni bulduğu için, herşey bıraktığım gibi olduğu için, unutulmayan, değişmeyen şeylerin varlığı için, hayatımda ilk kez bir şey mükemmel bir zamanda olduğu için ve daha binlerce şey için... Bir kez daha bu kadar şanslı bir insan olduğum için şükrettim ve kendimi o dingin denizde yüzmeye bıraktım, o denizden hiç çıkmak istemiyorum. Çıkmayacağım da. Sonsuza kadar orada yüzmek istiyorum, hiç bir şey düşünmeden tadını çıkarmak, bir daha asla başka bir denizde yüzmemek, bunu aklıma bile getirmemek... O deniz benim, ben o denizim... Yaşam insana kolay kolay engin denizler sunmuyor, mutluluk kolay bulunmuyor... Ben gerçekten çok çok şanslı bir insanım...
21 Eylül 2007 Cuma
Güzel şeyler...
Battaniyeler... ND ile en büyük ortak noktalarımızdan biri... Renk renk, yumuşacık, sıcacık, insana evde olmanın güvenini hatırlatan bir ev eşyası. O kadar severim ki battaniyeleri, 10 kişilik bir evde olabilecek adette battaniyem var, ne kadar alsam doymam... Her renk battaniyesi olmalı insanın. Üzerindeki pijamaya göre rengini seçmelisin, sonra doku farkı da önemli, yatarken mesela, uyurken yani, böyle yumuşacık ama tiftik battaniyeler süperdir, oysa koltukta oturmuş uyurken daha hafif, polar gibi olanlar tercihim. Bir de çocukluğumdan kalma, anneannemden hatıra bir battaniyem var, somon rengi, ağzı burnu kaykılmış bir durumda ama o benim için hala en özel, favorim olan battaniyem. Bir de pikniklere battaniye götürmek çok güzeldir, tabii bunların daha pamuk ağırlıklı bir iplikle dokunmuş battaniyeler olması gerek, çünkü çayır çimende yatma zamanı genelde yaz, bahar ve insan pişebilir. :) Yağmurlu bir günde, evde, kanepede olmak, yumuşacık bir battaniyeye sarınmak, kitabına dalmak, sıcak çay ya da kahve de varsa hele, Allahım daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Battaniyeler güzeldir işte ya, paylaşılması da güzeldir, tek başına keyif sürmesi de, uyuması da, kestirmesi de...
19 Eylül 2007 Çarşamba
Allah Allah, hayırdır inşallah!
Artık ne diyeyim? Herhalde bizim takıma Turkcell Süper Ligi dar geliyor, ciddiye almıyoruz, o yüzden amatör lig takımları gibi oynuyoruz diyeceğim artık. :) Bu sene Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olurmuşuz mesela!!! Yok artık, devenin nalı demeden duramayacağım. Ama neden olmasın ki? Yani şu dünyada mucizeler olmuyor mu? Ben şahidim oluyor. Yalnız böyle bir durumda Galatasaraylıların durumunu düşünemiyorum. Ay düşünmesi bile insana kahkaha attırmaya yetiyor vallahi. Sırf onların yüzünü görmek için bile bunun için her akşam dua etmeye değer. :))
Güzel şeyler...
Günlüğü yazmaya başladığımdan beri "güzel şeyler" başlığı için fotoğraf topluyorum... Bir türlü yazmaya başlayamadım da, bu akşam ilham geldi diyelim, simit+kaşar+çay'la bir giriş yapayım dedim... Türk olmanın en güzel yanlarından biri de simit bence. Bildiğim kadarı ile dünyanın başka bir kültüründe onun yerine tutabilecek bir şey yok. Amerikalıların tatsız tuzsuz bir şeyi var şimdi adını hatırlayamıyorum, bagel değil de başka bir şey, diğer kültürlerde de var bir şeyler ama yok kardeşim yok, simit gibisi yok. Hele de yanında taze kaşar, yeni demlenmiş çay, hele de Beyazıt'da Çınaraltı'ndaysan ya da Çengelköy'de, hele de günün gazeteleri ya da sevdiğin bir kitap varsa, hava da şöyle şeker gibi bir bahar havası ise... Ne diyeyim yani değme keyfine... Ama simitin nereden alındığı da çok önemli. Kumkapı'da bir fırın var mesela, bildiğim kadarı ile, simit fırını, orası olağanüstü. Bir de Cumartesi günleri bizim Kadıköy'de, Altıyol'da hemen, saat 14:00 civarları boğanın oradaki simitçinin simidi olağanüstü olur. Ha, bir de Ortaköy'de, Dereboyu'nda Garanti Bankası'nın hemen önündeki simitçiyi de unutmamalıyım. O da olağanüstü güzel simit satıyor. Bir de pastane simidi var ki ben pek de sevmem aslında ama burada yine Ortaköy'de ara sokakta bir fırın vardı, adını MS hatırlar çünkü onunla alıyorduk bazı sabahlar, oranın simidi böyle daha büyük, tadı biraz daha değişik ve bol susamlıdır ve tek kelime ile muhteşemdir. Kaşar da ayrı bir hikaye tabii. Kaşar peynirinin kalitelisi de önemli mükemmel bir simide eşlik etmesi için. Burada da Ortaköy'deki peynircilerin hakkını teslim etmek gerek ya da Sarıyer'dekilerin. Bir de Yeniköy'deki Şütte, Bebek'teki Santral Şarküteri ya da bizim Çiftehavuzlar'daki Kardeşler süper kaşar peyniri satar ama tabii bunlar pahalı alternatifler, gidip bir Pınar Kaşar da alınabilir. Bence en güzeli standart küçük tekerlek, nasıl oluyor bilmiyorum ama tekerlek ve diğer formların tadı farkediyor. Bazıları simit yanında krem peynir alıyor ya, Karper falan, ben her zaman kaşar peynirini tercih ederim açıkçası. Hiç bir şey yerini tutamaz. Bazen Cumartesileri bizim Yeniyol'daki köşedeki simitçiden alıp, içine kaşar koyup, akşam çayında annemle keyif yapıyoruz, tabii evde olunca onları mini fırına atıp ısıtabiliyorsun, böylece içindeki kaşarlar da eriyor, oohh, nefis bir şey...
Sonuçta hayatta en sevdiğim şeylerden biri bu üçlü... Daha da gelecek sevdiğim şeyler. Hele de dünyada en sevdiğim yiyecek olan çileğe önemli bir yazı yazacağım ama biraz araştırma yapmak istiyorum bakayım neymiş ne değilmiş, nasıl evrilmiş?
Simit olsa da yesek ama değil mi? :)
17 Eylül 2007 Pazartesi
Koştur koştur...
Geçen hafta bir tempo geçti. Cuma akşamı CC ile buluştuk. Caddebostan'daki House Cafe'yi kapattık, artık bizi neredeyse kovuyorlardı... CC benim çok çok eskiden, ah ne desem, nasıl betimlesem bilemedim. Onu mevzubahis'e dahi ekleyemedim daha. Söylenecek o kadar çok şey var ki. En iyisi yavaş yavaş konuya girmek. Henüz çok birşey söylemeyeyim...
Cumartesi film çekimimiz vardı, günüm orada geçti. Gizlilik malum, bir şey söylemeyeceğim ama hikayeyi daha sonra unutmazsam anlatırım. Tek söyleyebileceğim Beykoz sırtlarında Mahmutşevketpaşa köyü'nde (ki dünya güzeli bir köy), harika bir noktada, muhteşem bir evde çekim yaptık. Doğa, yeşillik beni büyüledi her zamanki gibi. Yolu bir başka güzel. İki yanı ağaçlıklı yollara deliriyorum ya, orası da rüya gibiydi...
Akşam Fenerbahçe-Rizespor maçına gittik. NÖ sağolsun kartlarını vermişti, yoksa yine gitmezdik ya, ondan önce VD ile Moda'ya gittik, Moda Çay Bahçesi'nde oturduk, sonra yavaştan stada yürüdük, dünyanın en kötü futbol maçlarından birini seyrettik, ben zaten yarı seyrettim, yarı niye geldim buraya diye düşünerek etrafı seyrettim, zaten maç 21:00'deydi, eve perişan yorgun geldim. Bir daha maça gidersem kafamı kessinler. Fenerbahçe artık hiç ama hiç zevk vermiyor. Eskiden stadın şenliği ile idare ediyorduk, artık o da azaldı taraftarın tepkisinden. Vallahi de gitmeyeceğim bak bu da burada belge olsun. :)
Pazar sabahı EE kahvaltıya geldi, mükellef sofra hazırlayıp, kuş kadar yedik, sonra onun yeni aldığı N95 telefonuna bir çok resim ve şarkı yükledik, baktık ben çekime o flüt dersine gecikiyor, koşarak çıktık evden. Bu kez çekim Hayal Kahvesi'ndeydi ama Çubuklu'da. Orada da denizi ve geçen gemileri seyretmekten monitöre bakamadım. :) Gerçi akşama doğru üşüdük ama o manzaraya değdi. Dur daha bitmedi, akşam MH geldi İngiltere'den onunla buluştuk, her zaman gittiğimiz artık gelenekselleşmiş Fish Var akşamlarından birini yaptık, yine yiyemedim doğru dürüst, iştahım kesildi bu ara nedense... :)
Dün akşam eve geldim. 22:30'du. Ramazan'ın en güzel tarafı yollar akşamları çok açık. 15 dakikada Çubuklu'dan İstinye'ye, 20 dakikada İstinye'den Göztepe'ye gelinebiliyor. Ayıp etmeyeyim tabii Ramazan güzel de yolların açık olması en güzel... Hemen yattım. Bitap durumdaydım artık.
Bu akşam da kızlarla buluşuyoruz; ND'nin evinde. Yarın akşam gerçekten eve gideceğim. Gerçekten. Artık yeter. Ama belli de olmaz, belki yine sokaklarda olabilirim, bu sene kaderim böyle sanırım, şikayet etmeyeyim ben kaşındım. 2007 bitse de yine eve girsem. Vallahi yılbaşında evde olmayı dileyeceğim, bak vallahi... :)
16 Eylül 2007 Pazar
Hayatım bir masal...
13 Eylül 2007 Perşembe
İkilem...
Ne yapar insan? Ne kadar zor bir ikilem, öyle değil mi?.. Hani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; hani iki ucu pis değnek der ya büyüklerimiz aynen öyle bir durum... Olmamasını dileyeceğin şeyler oluyor ve aslında içten içe biliyorum ki hepsi de olması gerektiği için oluyor ve bazen hakikaten olacak olanı durduramıyorsun çünkü ikiniz için de ya da olay herneyse herkes için de ve olması gerekenler için de bunun olması hayırlı! Ama yine de zor geliyor bana. Zor!
12 Eylül 2007 Çarşamba
Abraham Lincoln'ün oğlunun öğretmenine yazdığı mektup... Anneme saygılarla...
Kendimden pek tatmin olan bir insan sayılmam, hatta birçok konuda yetersiz, bilgisiz görürüm kendimi bazı konularda öyle olmadığımı birçok insan söylediği halde. Ama anneme baktım, şu mektubu okudum, ne kadar başarılı olduğunu bilemem, bunu yargılamak bana düşmez ama aşağıda yazılan mektuptaki değerleri ısrar, inat ve çoğu zaman da sevgiyle bana vermeye çalıştığını gördüm. Bu yüzden; isteyerek, istemeyerek ona yaptığım birçok haksızlığa rağmen, iyi bir insan yetiştirme çabası karşısında bir kez daha saygıyla eğilmek istiyorum. Bu mektup; anneme saygılarımla...
...
Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya kendini adamış bir lider vardır. Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını... Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı... Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret... Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini... Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum...
9 Eylül 2007 Pazar
Tarih Eğitimi Meselesi...
1. Ezberi sürekli kılan bir eğitim yöntemi,
2. Çok kötü düzenlenmiş, tamamen ideolojik kılıflarla üretilmiş bir müfredat,
3. Sınav uygulamalarının tamamen anımsamaya dönük sorulardan oluşması,
4. ÖSS hazırlık aşamasında ezberin bu kez test tekniği ile geri dönülmez bir biçime sokulması,
5. Öğretmenlerin şikayetçi olması, ancak ne yapacaklarını bilmemesi ve üstüne üstlük denetime tabi oldukları için yapılan çalışmalar konusunda isteksiz davranmaları, bir başka deyişle müfettiş korkusu,
6. Mesleki eğitimin tamamen öğretmenlik üzerine kurulu "pedagojik" ağırlıkta seçilmesi ve akademik alana taşınmaması,
7. Ders kitaplarının, yazarından seçenine ve pazarlamasına kadar çok büyük bir rant oluşturması,
8. Tarih müfredatının Atatürk'ün ölümüyle bitmesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan düzenin yıkıldığı bir dünyada yaşadığımızın unutulması ya da unutturulması,
9. Görsel malzeme yetersizliği ya da görsel malzemenin kullanılmaması inadı,
10. Öğrencilerin tamamen pasif durumda yer almaları.
Daha pek çok sorun dile getirilebilir yazmış Tuğrul Yakarçelik; gerçi bence sadece Tarih dersi de değil orta hatta yüksek eğitimdeki birçok dersteki sorunları özetlemiş. İçinde bulunduğumuz karanlık tabloya çok da şaşırmıyorum bunları okuyunca. Yıllardır biz dahil yetiştirilen insanların kaderi sadece ailelerinin ilgi ve bilgisine, kişisel yetenek ve çabalarına terk edilmiş durumda. Okullardan aldığımız şeyin çoğunlukla travma olduğunu düşünüyor ve artık üzülmekten vazgeçmeye karar verdiğim halde yine, yine üzülüyorum... Bu ülkeye çocuk doğurmak da büyük cesaret işi, bu ülkede yaşamak da. Üzgünüm ama artık böyle düşünüyorum...
Neyse ilgisini çekenler için bu ayki Toplumsal Tarih almaya değer. Konuya nasıl çözümler getirilebileceği de işlenmiş çünkü. Hatta tarih dostu olmak gerek. Her ay 5-10 lira bile yeter. Kendi tarihimize sahip çıkalım bari, ülkemize sahip çıkamıyoruz. Ülkemizi kaybedersek elimizde sadece o kalacak!
Bir daha bu Pazar olmayacak...
Vezneciler'den Laleli'ye doğru uzanan o cadde... Edebiyat Fakültesi binası ve Hadigari... Antropoloji dersleri... Nescafe diye bir mekan... Osmanlıca okuma anahtarı, hala sakladığım... Artık Osmanlıca da biliyorum üstelik. Taksi şoförleri... Onlara hep tıp okuduğumu söylerdim, gülerek anımsıyorum şimdi... Adını hatırlayamadığım bir yerde dans eden iki kişi... Cerrahpaşa... Orada dar bir sokak... Bir ev... "Olmasa Mektubun" diyen Yeni Türkü grubunun sesi... Hiç oynanmayan bir tenis raketi... Hiç çalınamayan bir gitar... İçten içe kıskandığım çok güzel siyah saçları olan bir kız fotoğrafı... Neuchatel Xamax maçı... Balık sırtı bir palto... Bir ada vapuru... Tepelerdeki sapsarı süsen çiçekleri... Karlı bir kış, sıcak bir yaz ve bölük pörçük başka bir çok şey... Çok acı bir olay ve çok mutlu anlar... Yine sesler, yine renkler, yine kokular...
Bu Pazar öylesine büyük bir sürprizle geldi ki, bir daha hiç bir Pazar böyle olmayacakmış gibi geliyor... :) Yaşam insana bazen çok büyük sürprizler hazırlıyor... Hem de çok çok büyük...
8 Eylül 2007 Cumartesi
Bir Cumartesi daha...
Bu hafta bir yoğunluk, bir yoğunluk, müşteri ziyaretleri, binbir problem, bir o kadar kahkaha, üzülecek şey, sıkıntı, neşe falan geçti gitti... Ajansta yerleri değiştirdik, biz FS ile bir odaya taşındık. Hem de aynı masayı paylaşıyoruz. Devasa sayılabilecek bir masa ama FS sadece bir laptop büyüklüğünde yer kaplıyor. Kalan yerde, ben, her zamanki çıfıtçılık özelliğimle, bilgisayarım, çok sevdiğim büyük silindir kalem kutum, aslında cam bir vazo olan ama içinde günlük kullandığım kalemler, post-itler, hemen lazım olabilecek kartvizitler, silgiler, sigara, kibritler vs. ne kadar gereksiz şey varsa olan objem, not defterim, küçük ajandam, büyük ajandam, toplantılarda kullandığım şık not defterim, telefon defterim, bir sürü kağıt, mousepad vs. bir sürü şeyle onun kapladığı yerin 1000 katını kaplayarak yine kendi rekorumu kırmaktayım. İkimiz de anlaşmış gibi sigara üzerine sigara içmekteyiz, bir de ajansta bizim oda ve toplantı odası dışında oturarak sigara içilecek yer olmadığından gelen herkes de içiyor ve bu hafta klimamız yağmur ormanları benzeri tepkiler vererek ajansa seller bastırmakla tehdit ettiğinden bizi, hep kapalıydı gibi birşey, dolayısı ile sıcak ve sigara dumanı ile hayal ettiğimiz ortamın çok daha gerisinde, oldukça komik, neredeyse mizah dergisi gibi bir ortamımız var. Ayrıca FS kreatif direktör olduğundan sakin ve huzurlu bir insan (GG'yi tenzih ederim) ben ise idari işler, mali işler, müşteri işleri vs. ile, sürekli gelip bana birşeyler soranlarla, aynı anda çalan cep ve iş telefonları ile uğraştığımdan kendisi müsait oldukça odadan kaçıyor. :)
Bu sabah aslında bir toplantım vardı, hem de 10:00'da, hem de Tuzla'da. Ama düne ertelendi ya da geri alındı diyeyim. O yüzden bu sabahın tadını çıkardım. Erken kalktım, çay ve dün akşamdan kalan püre+mısır ikilisi ile pek kimsenin anlayamayacağı kahvaltımı yaptım. Gazeteleri okudum, haberlere şamşırıp kaldım çoğu gün olduğu gibi, sonra kalktım BG'ye gittim. Kahve içtik, muhabbet ettik, manikür pedikür de yanında. Yalnız bu işe ayda bir kere falan zaman ayırabildiğimden ve çok sıkıldığımdan işi zordu kızcağızın. Sonra göz doktoruna gittim, ameliyatlı gözlerimin neredeyse ameliyattan önceki numarasına yükseldiğini ve ameliyat sonrası oluşan astigmatımın da iyice azdığını öğrenip yine de görebildiğim için tanrıya şükrettim. Ne yapayım, çare var mı? Caddebostan'a doğru yürüdüm. Gazeteciden Rolling Stone, Bilim Teknik ve sonunda çıkan Uykusuz dergisini aldım. Yiğit Özgür'ü çok çok seviyorum ve orada toplanan çoğu çizeri de. Yalnız derginin adını pek sevmedim ama onlar öyle uygun görmüş bize de kabul etmek düşer artık...
Eve geldim... Günlüğü açtım, ne yazsam diye düşündüm... ND ile sohbet ettim... Akşam bizde buluşmaya karar verdik... Eve birilerinin gelmesi süper birşey... Hele de sevdiğin insanlarsa daha da süper... Özellikle de Cumartesi ise, yarın Pazar olduğunu bilmek insanın içini rahatlatıyor. Bu yazı da pek iyi bir yere gitmiyor. En iyisi keseyim... Bir kahve yapayım. Bir de sigara yakayım. Kitabıma dalayım... Bayılıyorum Cumartesi akşamüstleri evde olmaya.
