27 Ocak 2008 Pazar

Pazar günlerinin huzuru...

Saatin tik takları duyuluyor, arkamdan... Bir Fenerbahçe saati almış bana NC, sağolsun, eltim olur kendisi. :) Elti de ne komik bir laftır ama. Yine de seviyorum Türkçeye özel bu terimleri... CC, kanepede uyumakta... TV'de bakmadığım bir dizi, sesi geliyor yavaştan, güzel de bir müzik var arka planda... ND'yi aradım, dükkanda çalışıyordu, EE ise evde uyuklamakta... ŞE ile de konuştuk. Tamam oldu bizim ekip... Önümde bilgisayarım, içilmiş bir kahve fincanı, sigara, en çok sevdiğim şeylerden biri olan Nutella. Annem kızacak biliyorum sigara ile Nutella yeme, çok zararlı diye. İkisi birarada mı, ikisi de mi, yoksa sadece sigara mı zararlı, çok da önemi yok şu anda...

Pazar günleri bu saatleri seviyorum. Henüz yatmaya çok var. Yani Pazartesi paniğine gerek yok. Hava da karardı, uyuklamak için ideal saatler aslında. Aşağıdakiler da çok ses yapmıyor bu akşam. Her apartman dairesinin aksine bizde gürültüyü yapan aşağı dairedekiler. Yukarı bu kadar gürültü çıkar mı, çıkmaz aslında, imkansız geliyor kulağa ama bizde bu mümkün oluyor. CC'nin onları rahatsız edebilmek için süper teorileri var. Örneğin benim davula dev kolonlar bağlayıp kendisi güm güm güm çalacakmış. Ya da müziğin sesini en yüksek volümlü hale getirip evden çıkıp gidecekmişiz. Tabii yapmıyoruz bunları... :)

Herneyse, yine konuyu dağıttım. Pazar günlerini seviyorum diyordum. Özellikle de Pazar akşamları evde olmayı. Kitap okuyup, gazeteleri karıştırıp, Nutella kaşıklamayı. Boş boş bakmayı hatta. Aslında ertesi gün işe gidecek olmak rahatlatıyor insanı. Hiç işim olmasa, bir anlamı da olmazdı sanırım Pazar'ların. Hiç işim olmamasını nasıl da istiyorum bazen ama nasıl da korkutucu aslında. Biraz önce EE ile bunu konuşuyorduk telefonda. Öylesine bir kimlik ki insanın işi, bundan vazgeçmek sanki kendinden büyük bir parçadan vazgeçmek gibi... Hiç işim olmasın istiyorum diye diye sanırım 50 yaşına falan geleceğim ve emekli olmak zorunda hissedeceğim kendimi ya da annem gibi çalışacağım sürekli ama yok, hiç zannetmiyorum. Aslında en çok istediğim yazmaya zaman ayırmak. Umarım birgün bunu yapacak fırsatım olur.

Saat 18:30'u geçti... Yemek de yedik erken erken... Bugün yıllar sonra hazır çorba yaptım. Aslında benim için utanç verici kabul edilmesi gereken bir şey, malum yemekte doğallıktan yanayım güya. Ama bu Knorr'un katkısız bir çorbası. İçinde hiç bir katkı maddesi yok yani. Tarhana yapmak gibi yapılıyormuş, tüm malzemeleri kurutarak. Biraz inanılması zor geliyor ama itiraf edeyim tadı çok güzeldi. "Alaca" çorbası. Gayet tavsiye edebilirim...

Ah Pazar'ın keyfini çıkarmalı biraz daha, böyle boş boş yazılar yazıp, gazetelerde boş boş şeyleri okumalı, TV'de de gereksiz programlar seyretmeli. Ama "Mutluluk" vardı, Zülfü Livaneli'nin kitabından, belki de onu seyrederiz kimbilir. Seyretmemiştim ben, sanırım CC de öyle...

Şu dünyanın tüm kötülüğüne rağmen bazı şeyler insana umut veriyor işte. Bu Pazar da öyle bir duyguya kapıldım. Enseyi çok da karartmamalı. Allaha şükür deyip, oyuna devam etmeli... Tadını çıkartmalı... O kadar şanslıyız ki, değerini bilmeli!

22 Ocak 2008 Salı

Hazır hızımı almışken...

Biraz önce çalışırken (aslında inşaat ile ilgili bir sunum hazırlıyorum, nereden çıktı diyebilirsiniz de işte, bilmiyorum, beyin çağrışımlarla çalışıyor malum) eskiden, 4 yıl kadar önce yazdığım bir yazı geldi aklıma. Bu yazı gerçek aşkı arayan, varlığına da artık pek inanamayan bir kadının yazdığı bir yazıydı. O ömrü boyunca "vazgeçilmez" olmak istiyordu birisi için. Ve o insanı da "vazgeçilmez" görmek istiyordu yaşamında. Bir yandan kendi özgürlüğü ve mülkiyet karşıtlığı ile çelişen bu durumu beyni istiyor, hormonları ise zorladıkça zorluyordu. Arıyordu işte, duygularından utanmıyordu. İnsan olmak buydu, iyisiyle kötüsüyle insan. Şimdi, içinde bulunduğum duruma baktım da o yazı geldi aklıma. Neredeyse her öğlen tatilinde CC'yi arıyorum ya da o beni arıyor. Gün içinde bu 10 dakikalık konuşma bize iyi geliyor. Önemli şeyler konuşmuyoruz çoğu zaman. İki sevgili ne konuşursa işte. Bugün de aynı şeyi yaptık elbette. Belki de oradan aklıma geldi. Akşamları bir insanı görmek için eve koşmak güzel. Fikir çatışmaları olsa da, bazen çok çok kızsan da onu vazgeçilmez bir parçan olarak görmek de. Bundan 50 sene sonra da yanımda olacağını öylesine hissediyorum ki, o yazıyı yazarken hissettiklerim gerçekleşen bu masal ile başka bir anlam kazanıyor. Haydi bu kadar anlattıktan sonra o eski yazıyı da koyayım bari...

O an...

Hep, onu tanıdığım an anlayacağımı söylediler, öyle okudum, dinledim, seyrettim. Hep, ilk görüşte içimde bir his uyanacağını ve onun, o olduğunu bileceğimi düşündüm... Bunu hayal etmek bile çok güzel. Ama... Ya o an doğru an olmazsa? Ya onu tanıyamazsam? Ya o, o ise ama ben farkedemezsem? Ya yolda yanlışlıkla çarpışıp da geçersek? Ya tanışamazsak? Ya tanışırsak ama konuşma fırsatımız olmazsa? Ya tanışsak bile o an doğru an olmazsa? Ya yaşamımın fırsatını elimden kaçırırsam? Mutlu aşk var mı? Buna bir türlü inanmak gelmiyor içimden. Aşk var mı? Ondan bile emin değilim. O zaman neden içimde bir şeyler onun bir gün geleceğini söylüyor? Bir gün bir yerde onu göreceğimi? O an...

O an... Nasıl bir an olacak? Söylemek isteyip de söyleyemediklerim, söylememek için yutkunduğum şeyleri nasıl söyleyeceğim? O neler söyleyecek? Birbirimize ilk söyleyeceğimiz şeyler ne olacak? Birbirimize nasıl bakacağız? Birlikte neler yapacağız? O, hangi kitapları okumayı sevecek? İlk okuduğu kitap ne olacak? En sevdiği film? Yapmayı en çok sevdiği şey? Benim gibi yemyeşil çimenlere yatıp da biraz gökyüzünü seyredip, biraz kitap okuyup, biraz uyuklamayı sevecek mi? Sevmezse ben onu sever miyim? Yoksa ayrı ayrı şeyleri sevsek de sevecek miyiz birbirimizi? Nelere meraklı olacak? Hangi rengi sevecek? Neler giymekten hoşlanacak? Geceleri nasıl uyuyacak? Gökgürültüsünü sevecek mi benim gibi? Şimşek çaktıktan sonra gökgürültüsünün kaç saniye sonra geldiğini ölçecek mi? Yağmurda yürümeyi sevecek mi? Ya da karlara yatmayı. Ya da sakin bir denizde yavaşça, gürültü yapmadan kulaç atmayı? Tertemiz çamaşırları sevecek mi acaba? Yumuşacık bir yatakta, Pazar sabahları duş alıp sonra tembellik yapmayı? Ya da bir an evvel bitirmek istediği için bir kitabı, güneşin doğuşuna kadar okumayı sevecek mi? En sevdiği şarkıyı dinleyerek hafif bir rüzgarla düşüncelere dalmayı? Gece yarısı uyku tutmayınca yıldızlara bakmayı sevecek mi? Gülmeyi bilecek mi acaba? Başkalarına, kendine... Ağlayabilecek mi, hiç kimseden çekinmeden? Merak ettiği şeyin peşinden gidebilecek mi? Sevdiğini söylemeyi becerebilecek mi acaba? Yanlışları ile yüzleşmeyi? Cesur olabilecek mi? Doğru bildiğini çekinmeden söyleyebilecek mi? Tüm yanlışlara, haksızlıklara karşı durabilecek mi? Benden ayrı olduğunda beni düşünecek mi?

Bugüne kadar karşıma çıkan insanlar beni sana hazırladı diyebilecek mi? Senin değerini daha çok bilmem için... Benim ona söyleyeceğim gibi.O beni tanıyacak mı acaba? Ben onu tanıyabilecek miyim? Ya birbirimizin yanından geçip gidersek? Ya gitmek zorunda kalırsak? O dönüp gelecek mi?

Not: Yazıyı hiç değiştirmedim. O anki duygularıma bakınca, bu son paragraf ne kadar anlamlı... Biz 20 sene ayrılıktan sonra yeniden birbirini bulmuş, arada bir çok şeyler yaşamış ama ne yaşadığını şimdi unutmuş, sanki hiç ayrılmamış, sanki hiç 20 yıl geçmemiş, sanki 1 hafta görüşmemişiz gibi birbirini kabul etmiş 2 insan... Yaşam çok acaip çok. Çoookkk acaip!

Yine Yılmaz Özdil'den...

Yılmaz Özdil'i takdir ederim, bilen bilir, daha önce de yazılarını koymuştum günlüğe. Bugünkü özellikle çok başarılı, paylaşayım dedim...

Sütten çıkmış ’ak’ kaşık...

Dolar yükseliyor...
"ABD’nin yüzünden."
Niye düşmüştü?
"Hükümetimiz sayesinde."
Niye çıkıyor?
"ABD’nin yüzünden."
*
Borsa yukarı...
"E ülkede istikrar var."
Borsa aşağı...
"E dünyada istikrarsızlık var."
İhracat patladı...
"Maharetten."
İthalat patladı...
"Pariteden."
Benzin ucuzladı...
"Beceri."
Benzin zamlandı...
"Petrolün varili."
*
Barajlar dolu... "Bereket getirdik."
Barajlar boş... "Sıcaktan."
Su bastı... "Yağmurdan."
Çipuralar boğuldu... "Soğuktan."
Danalar delirdi... "İnekten."
Tavuklar grip oldu... "Kuştan."
İlaç yok... "Eczacıdan."
Ameliyat yapılamıyor... "Doktordan."
Hastanede bebeler öldü... "Klimadan."
Lağıma çocuk düştü... "Ameleden."
Hızlı tren faciası? "Makinistten."
Peki, uçak niye çakıldı birader?
"Rahmetli pilottan."
*
Gaz gelmiyor... "İran’dan."
Elektrik zamlandı... "Gazdan."
Gaz niye zamlandı? "Rusya’dan."
Enflasyon tırmanıyor... "Hıyardan."
İşsizlik... "Maaşı beğenmediğinden."
Maaşlar çok mu ki? "Oisidi’den..."
Büyüme küçüldü... "Çin’den."
a be hani AB’ye girmiştik?
"Sarkozy’den, Merkel’den."
Mortgage geldi... "Toki’den."
Mortgage battı... "Coni’den."
*
Durum iyi..."Bizden."
Durum kel..."Başkaları yüzünden."

22 Ocak 2008 Hürriyet

21 Ocak 2008 Pazartesi

Evlenen evlenene, boşanan boşanana...

Adliyeler ne kadar doluysa, nikah salonları da bir o kadar dolu. Ben bu işi anlayamadim gitti.

Geçen haftamız nikah başvurusu yapma telaşı ile geçti. İşlerin yoğunluğu arasında kendi nikahım için zar zor zaman ayırmak koydu bir yandan, bir yandan bu koşuşturma heyecan vericiydi de, üstelik işin içinde istediğimiz günü ve saati yakalamak da vardı çünkü hem gün özel bir gün :) hem de nikah tarihleri neredeyse karaborsaya çıkmış. Bir de çok komik, belediyenin internet sitesinde boşta kalan tarihleri ve salonları yayınlıyorlar. Hani bir çift önde başvursan avantajlısın. Bir sürü evrak gerekiyor gibi geliyor sana başta, aslında çok da birşey yok. Sağlık raporu almak için kan aldırıp, röntgen çektiriyorsun, sonra sana sonuçları veriyorlar, belediyenin doktoruna gidip onaylatıyorsun, evlenmeye uygundur diye. Ama CC'nin söylediğine göre frengi testi yapıyorlarmış ki artık hastalık kalmamış zaten. :) Yani ilkelliğimiz bir güzel sürüyor. Herşey göstermelik ya ülkemizde bu da tabii ki öyle. Doktor da sonuçlara bakmıyor bile, sana soruyor, bir hastalığın var mı, psikolojik tedavi görüyor musun diye. Sanki evet ben deliyim diyeceksin?! Herneyse bu sağlık raporunun yanına kimlik fotokopisi, nüfus kütüğü örneği, ikametgah, 6'şar da resim kattın mı başvuruya hazırsın demek oluyor. Bir de anlamsızca 2'şer örnek doldurduğun formlar var ki onların mutlaka dolmakalemle doldurulması gerekiyor! Bunun nedenini anlayamadık ama lazım bir şey olsa gerek. Sanırım üzerinde tahribat yapmak zor olsun diye ama bu ne kadar gerçekçi onu da tam kestiremedim...

Çevremizde bir sürü 20'li yaşlarında insan vardı, biz ise (CC'nin deyimiyle!) orta yaşın biraz üzerinde (bana göre bu 40'lı yıllarda kaldı doğrusu, yani 35'in orta yaş sayılması, bana göre biz "ileri genç" sayılırız :) bu da sol bir örgüt adı gibi oldu ama) insanlar olarak daha sakindik. Onlar ise kendi aralarında sürekli kavga ediyorlardı, şu formu bir dolduramadın, niye yeterli resim getirmedin, yok kalem yok mu sende, şudur budur :)) Çok komikti çok. Evlenme memuru olan bayan ise çok tatlı ve yumuşak bir kadındı. Onu sevdik biz. Bizim törensiz nikah olacağı ve sadece gidip ikimiz imza atacağımız için işimiz daha kolay elbette ama tersi durumda bunun üzerine eklenecek o kadar formaliteyi, teferruatı çekmek zor, gerçekten "allah sabır versin"...

13 Aralık 2007 Perşembe

Kadınlar... Erkekler...

Büyüdüğüm ortamda hep kadınlar vardı... Annem, babaannem, anneannem, anneannemin annesi, anneannemin annesinin teyzesi, anneannemin kızkardeşleri, komşu kadınlar, onların kızları, benim yakın mahalle arkadaşlarım... 70'li yıllardan mı, erkekler hep yoktular, kadınlar hep vardılar. Erkek dediğin ağır ve ulaşılmaz bir şeydi. Sabah çıkar, akşam gelirdi. Mahallenin köşelerinde bekçilik yapan delikanlılar ise hem mahallenin namusuna bekçilik yapar, hem de bizim asla ulaşamayacağımız, konuşamayacağımız karakterler olarak çok uzakta dururlardı. Bizim aile ise genelde kadın ağırlıklı olduğundan, babamla annem ayrı olduğundan, kardeşim de olmadığından böyle büyüdüm ben...

Bu yıl, benim için herşeyi ile o kadar özel ve inanılmaz gelişmeler getirdi ki, bunların en çarpıcı olanı, hayatımda var olmayan ama bundan sonra hep varolacak 3 önemli erkeği getirmesi oldu. 2007, sanırım ömrümün en önemli yılı olarak hiç zihnimden silinmeyecek heyecanlarla dolu. Artık hayatımda babam, erkek kardeşim ve tabii en önemlisi sırtımı dayayabileceğim, hayatımı paylaşacağım bir eşim var. Bütün bunların ne kadar önemli olduğunu kestirebiliyordum belki ama yaşamadan anlayamıyor insan. Artık düşündüğüm, endişelendiğim, kaybetmek istemediğim, iyi olmalarını ve hep yanımda olmalarını dilediğim bu 3 adam bana güven veriyor, kendimi yaşama daha bağlı ve mutlu hissediyorum. Artık omuzlarımda kaldıramayacağım bir yük hissetmiyorum...

Kadınlar ile erkeklerin yüzeysel olarak düşündüğümüzden çok daha derinlerde aslında ilişkileri. Bu iki cinsin birlikteliği, her anlamda birlikteliği, baba-kızlık, kardeşlik, yaşam ortaklığı, dostluk gibi, aslında ne kadar güzel, ne kadar güven verici olabilecekken, birbirimizi anlamayarak, anlamaya çalışmayarak, boşyere yıpratarak yıllarımızı tüketiyoruz. Hoşgörü, güven ve anlayışla iyi gitmeyecek hiç bir ilişki yok ve yarın birbirimizin yanında olacağımızdan asla %100 emin olamayacağımız bu yaşam oyununda gerçekten ama gerçekten kalp kırmaya değmiyor...

Ben yaşantımdaki 3 erkek için tanrıya şükrediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, hiç bilmediğim değerleri bana gösterdiğiniz için çok ama çok mutluyum... Yazıyı bu kadar klişe bir cümle ile bitirmek istemezdim ama :) hep içimden geldiği gibi yazıyorum işte... Hazır yazma fırsatını buldum, içimi dökeyim dedim. Tabii bu kadar aradan sonra günlüğü hala okuyan varsa...

12 Kasım 2007 Pazartesi

Durum...

Günlerdir ev ve ajans kurma çalışmaları ile uğraşıyorum. Günlüğü bu kadar ihmal etmem de bu yüzden. Affola... Bir yandan CC ile evimizi düzenliyoruz bir yanda FS ile ajansımızı. Merak edenler için ajansın web sitesini vereyim de sonra başka konulara gireyim... www.tekneadv.biz.

Ev biraz ihmal edilmiş durumda. Cumartesi yapılan detaylı temizlik ve Pazar günü kullanılmayacak eşyaların yollanması ile yüzü gözü açıldı, gözümüze daha bir güzel gelmeye başladı. Başka eşyaların gelmesi ile daha da güzelleşecek sanırım. Ama zor işmiş vesselam. Hala her yerim ağrıyor. :) Yine de heyecanlı ve güzel bir süreç. İnsanın sevdiği ile birlikte olması zaten tek başına güzel, o yüzden mırın kırın bolca etsem de, mutluyum bu ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan aslında...

Tekne ise kızağa çekilmiş durumda. Biz şimdi onu yavaştan yavaştan denize indiriyoruz. Henüz bir yolcusu yok ama olmak üzere. :) Biz, mürettebat çok heyecanlıyız. Ona çok misyon yüklüyoruz, ondan çok şey bekliyoruz, o iyi olsun, biz de mutlu ve huzurlu olalım istiyoruz. Güvertesine bir cila çektik, rotasını daha uzaklara ayarladık. Bakalım. Kendimize güveniyoruz. Herşey güzel olacak biliyoruz...

Aynı anda iki büyük olayla hem yorgun hem mutluyum... Yorulduğum, mızmızlandığım çok olsa da, bu değişikliklerle kendimi bazen kayıp hissetsem de desteğim çok fazla, kaprisimi çeken de. :)

25 Ekim 2007 Perşembe

Nasıl büyük bir adam bu!




Yaşam sürüyor...

Yaşam sürüyor... Gencecik çocuklar ölüyor, ellerine 3-4 kere silah almış, umutları, hayalleri, korkuları, anaları olan çocuklar... Amansız bir hastalık buluyor birini... Elden birşey gelmiyor... Başka bir hastalık haberi ile sarsılıyor insan sabahın bir saatinde... Çok uzun yıllardır görmediğin bir arkadaş mesaj atıyor facebook'ta... Yağmur yağıyor, yatağın güvenliğinde yağmurun sesini dinliyor insan... Trafikte Açık Radyo dinliyorsun, Nobel İktisat Ödülü'nü almış 3 Amerikalı iktisatçının kuramlarını, birinin yaşı ne kadar ileri ve yıllara rağmen hala yapacak şeyleri olması güven veriyor insana... Günlüğe yorum yazıyor biri, mutlanıyorsun... Fatura kesiliyor bir dolu, ödemeleri ne zaman gelir diye merak ediyorsun bir yandan, hesaplayarak ay başında verilecek maaşları... Bir elma alıyorsun evden çıkarken yolda yerim niyetiyle... Ajansa gelip az şekerli bir kahve içiyorsun, iptal edilmek zorunda kalınan toplantıyı haftaya hangi güne alsak diye tartışarak bir yandan... En yakın dostun arıyor, Cuma akşamı ne yapsak diye konuşuyorsun... Hangi kredi kartına ne yatıracaktım ve hangi fatura gelmiş dertleri, hiç bitmeyen... Yeni kampanyanın hazırlıklarına bakıyorsun ekiple, sevinerek çıkan işin başarısına ve sunuma güvenle gidecek olmanın rahatlığı ile... Bir yandan yeni evde hangi çamaşır makinesinin kullanılacak olması, perdelerin yıkanması, iyi bir temizlik yapılması gibi neşeli dertler... Bir yandan Kuzey Irak'a havalanan F16'lar... Başka canlar da gidecek mi... Başka yürekler yanacak mı... Bütün bunlar son mu... Yoksa zaman yok mu... Yaşam sürüyor, herşeye rağmen ve tüm güzelliği, tüm kötülüğü, tüm kahpeliğiyle... Yaşam bir yol, dikenli çalılar var, yemyeşil ağaçlar, doyumsuz nehirler, lezzetli meyveler ama durmak yok... Yol sürüyor... Sonu nerede bilmeden...

15 Ekim 2007 Pazartesi

Güzel şeyler...

Dünyada en güzel şeylerden biri kedi yavruları... Hani her canlının yavrusu güzel derler ya, elbette öyle ve elbette insan yavruları da muhteşem de, kedi yavrularının kendine has bir başka güzelliği var. Onları böyle sıkmak, bağrıma basmak ve saatlerce oynamak istiyorum. Hele de şu resimdekine özellikle bayılıyorum. O diken diken olmuş minicik tüyleri, masum bakışı, beni çok sev diyen gözlerine bitiyorum tek kelime ile... Hayvanlar muhteşem varlıklar. Kaplumbağaları da çok seviyorum, minik kertenkeleleri, kirpileri, sincapları, kuzuları daha bir çok sayabilirim ama hiç bir şey minik kedi yavrularının yerini tutamaz işte... ZB ile biz, ne zaman sokakta yürüsek, hele de Ortaköy'de çalışırken, minik yavruları sevmekten gidemezdik bir türlü gideceğimiz yere... Ama şuna baksanıza allahaşkına. İnsan bunu nasıl sevmez? :)

Bayram bayram, bayram da geçti...

Allahım ne bekledim; heyecanla, sabırsızca, iple çekerek... Bu bayramı o kadar çok istedim ki, hem hayatımın erkeği ile 20 yıl sonra geçireceğimiz ilk bayram olmasından (biliyorum biliyorum bu tip konuşmalarla çok dalga geçtim ama işte insanın başına gelince söylüyormuş!), hem tembellik yapmaya susamış olduğumdan, hem Ekim'i çok sevdiğimden yani Ekim ve tatil birbirine pek yakıştığından. Gerçi pek kısaydı sadece 4 gün, onun da 1 gününde çalıştım, sadece 3 gün oldu ama yine de güzeldi, hem de çok güzeldi... Bu bayram ilk kez, doğru dürüst kimseyi aramadım. Allah biliyor ya aramadım. Büyük teyzeme bile gitmedim, onun da sabırsızca beni beklediğini bile bile. Onun yerine sevgilimle gelecek planları yaptık, ND ve MD ile yemek yedik, ayrıca bol bol yemek yedik, gazete okuduk, kitap okuduk, kendimize yeni kanepeler aldık Tepe Home'dan, özenle seçtik kumaşlarını ve birlikte yaşayınca neler yapacağımız ile ilgili hayaller kurduk... En sevdiğim filmlerden biri "Snatch"i seyrettik. Sahilde yürüdük, çay bahçesinde oturduk, denizi seyrettik, Moda'ya gittik, Moda Çay Bahçesi'nde kitap okuduk... Çok ama çok güzel bir bayramdı. Gerçek bir bayramdı, kelimenin tam anlamı ile ve ben çok, çok mutluyum...

8 Ekim 2007 Pazartesi

Bize "salaklık madalyası" taktılar...

04:30'da kalktım yataktan bu sabah... Bir duş, küçük bir bavul hazırlama, giyinme, kahvaltı falan derken; 05:40'ta evden çıkış. Ne o? Bizim uçak 08:15'te. Arnavutluk'a geliyoruz yine. Güya tabii... 06:30'da havaalanına vasıl olduk. Güvenlik kontrolü boş, oohh, geçtik. Kontuar boş, ohh, yine geçtik. 5 dakikada da pasaporttan geçtik. İçeride, freeshop'un hemen karşısındaki cafe'ye çöktük. Çay, kaşar peynirli croissant, yine çay falan derken, bir ara saatin 07:20, bir ara da 07:45 olduğunu gördüm. :) Demem o ki, kalktık, sigara aldık freeshop'dan ve bankadakilere çikolata, kapıya doğru yürüdük, yürüdük, yine güvenlikten geçtik, manasız bir uygulama ile zaten 15 dakikada açılan bilgisayarımı açtım, neyse bütün bu işkence bitti; kapıya gittik ki kapı duvar. Saat 08:05 idi ve boarding bitmiş, herkes uçağa gitmiş, uçağın kapısı kapanmış, uçak taksiye çıkmış, biz aptal gibi kapıda şaşkın şaşkın kalmıştık. Uçağa binme umutlarımız çok kısa sürede tükendi. Nasıl bir çare buluruz diye düşünmeye başladık, yukarı kattaki danışmaya gidin, sizi yönlendirirler dedi birileri, elimizde prezentasyon çantası, bilgisayar çantası, yok bilmemne çantası, freeshop torbaları, koştura koştura oraya, oradan pasaportlarımıza çıkış iptali yaptırmak için yine bir alt kata, bir kapıyı açtırmaya, oradan transit deskine, oradan bizi alan bir görevli ile sadece bizim gibi şaşkınlara nasip olan hiç kimsenin bilmediği özel bir pasaport ofisine, oradan uçaktan indirilen bavullarımızı almaya, oradan Albanian Havayolları Satış Ofisi'ne... Tabii öyle bir satış ofisi yokmuş, elimizde çantalar bavullarla yine bir cafe'ye çöktük. Hırsımı yemekten almak için vişneli muffin ve portakal-havuç suyu aldım. Öğlen 12:30'da kalkacak uçak için yeni biletler aldık. Sabah kaçırdığımız uçaktan ne kadar zarar ettiğimizi hesaplarken, çıkış vergilerini yeniden yatırmamıza gerek olup olmayacağının derdine düştük ve çıkmadığımıza göre yatırmamamız gerektiğine hükmettik. Artık havaalanında yaşamaya karar verecektik ki, yeni uçuşun kontuarı açıldı. Aynı işlemleri, deliler gibi yeniden yaptık, bavulları ver, boarding kartlarını al, pasaport kontrolünden geç... Bu kez cafe'ye oturmadık, gittik yukarıdaki özel bir "lounge'a oturduk. Bildiğiniz salon işte. Ama kurabiyeler süperdi allah için, kendimi zaten yemeye vermiştim, 5 tane falan da onlardan yedim, bir de vişneli mekik ki çok severim. Ama küçük boydu. Yine çay içtik, artık yemek içmekten kusacaktık ki, bu kez geç kalmamak için erken erken boarding kapısına gittik. Bir de çok komik, herkes erken geldiği için uçak erken kalktı. Böyle şeyi de ilk defa gördüm hayatımda. Albanian Havayolları ile uçunca da Türk Hava Yolları'nın gözünü sevdim. O ne kötü bir uçak yahu. Ama pilot iyiydi allah için, kuş gibi kondu Tiran'a... Uçakta sızmışım, gözümü Adriyatik kıyalarında açtım. Çok ilginç bir doğası var. Heryer dağlar, kıyı boyunca ise kusursuz düzlükler ve Ege gibi dantel kıyılar... Arnavutluk'ta daha keşfedilecek çok şey var da, tabii hep iş için gelince pek bir anlamı kalmıyor. Ama ahdettim gideceğim Gjirokaster'a...

3 Ekim 2007 Çarşamba

Arnavutluk dönüşü, grip ve Madagaskar...

Evet, evet, tamam, biliyorum, günlüğü çok ihmal ettim, artık okumayı bırakmışsınızdır hatta ve belki bir şans yeniden girerseniz yeniden kazanabilirim az sayıdaki okurumu. Ve, fakat; ciddi nedenlerim vardı bu ara için... Hayat öyle hızlı akıp geçiyor ki, ben yetişemedim, günlük de arada gümbürtüye gitti diyeyim, bir başlangıç yapayım bakalım gerisinde neler gelecek...

Arnavutluk hızlı geçti, en azından günlüğe yazdığımın ertesi... 70'li yıllarda kalakalmış bu ülke ve insanlarını çok sevdim, medyasının ilkelliğine şaşırıp, biraz da takdir ettim çünkü muhtemelen herkesin sokaklarda yaşamasının önemli bir nedeni televizyon yayınlarının ilkelliği. Bu kadar güzel espresso, machiatto vs. yapılabilmesine şaşırdım, ikinci gecemizde gittiğimiz restaurant'ın yemekleri, bahçesi ve bardaktan boşanan yağmurla ıslanan ormanlardan gelen mis gibi toprak kokusu ile delirdim, Gjirokaster'e (bana anlatıldığı kadarı ile) aşık oldum, en kısa zamanda oraya gitmek istedim, hemen CC'ye söyledim, "götür beni orayaaa" dedim, bütün şımarıklığıma nazikçe katlanarak "elbette" dedi o da, Cumartesi sabahı oldu bir kalktım, fena halde şifayı kapmışım, burnum nasıl akıyor, hastayım, minik bir toplantı yapacaktık ama yatacağım dedim ben, uçak saatine kadar yattım. Sonra bir baktım, hoop İstanbul'dayız. Allaha şükür!

O gece hastalık, sevgilim, ben, yemek, muhabbet, uyku, hastalık geçti, Pazar iyice beterdi, tamamen yatakta geçti. Çocukluk günlerim gibi, gece annem beni 2 kere terletti, giysi değiştirtti, yıkadı, bir daha yatırdı, Tylolhot kürü yaptım derken Pazartesi sabahı oldu, baktım yok, kalkamıyorum, azıcık ateşim var, tel tel dökülüyor vücudum, işe gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Eh, tabii vazife bizi bekler, kalkıp gittim ama saat 14:00'e kadar dayanabildim. CC beni aldı, ilaçlar verdi, baktı, ilgilendi. Ertesi gün hoop, o da hastalandı. :) Hastalıktan başımızı alamadık, nazardır diyerek güldük geçtik, kocakarılar gibi...

Bu kadar açıklama niye günlükle ilgilenemediğim için, vallahi billahi bahane değil. :) Eski performansıma kavuşmak üzereyim bak söz. Aklımda yeni güzel şeyler, yeni yazılar, Arjantin, Madagaskar, bayram tatili, mendil satan önlüklü kız, bizim bakkal çırağı Bayram ve daha bir çok şey var. Bekleyin geliyorum. :)

27 Eylül 2007 Perşembe

Tiran diye bir şehir...

Bugün Arnavutluk'ta, Tiran'daki ilk günümdü... Çok ilginç bir yer burası. Minicik bir havaalanına iniş yaptık. Havaalanı yeni yapılmış, çok temiz bir yer ama küçüklüğü insanı sarsıyor, sadece 2 tane bagaj bantının olduğu bir yer ve zaten sadece 2 uçuş vardı. Biri İstanbul'dan gelen bizim uçuş, diğeri de Milano'dan gelen başka bir uçuş. Arnavutlar sıkı bavul ticareti yapıyor. Devasa paketlerle geliyorlar İstanbul'dan, hepsi de birbirine benziyor, sıkı sıkı koli bantları ile bantlanmış bu paketlerin hangisi kimin nasıl ayırıyorlar bir türlü anlayamadım...

Şehre girince iyice bir kültür karmaşası var. Bir bölüm aynen 70'li yılların Türkiye'si gibi. İnsanlar, giyimleri, davranışları aynı 30 yıl öncesinde kalmış gibi. Bu bölge ağırlıklı olarak Enver Hoca'nın komünist yönetiminin etkilerini hala taşıyor. Ama şehrin bazı bölgeleri var ki; Alsancak mı desem, Kızılay mı desem, Etiler mi desem, o kıvamda. Öyle ilginç ki, eskiden yasaklı olan ve sadece devlet görevlilerinin yaşadığı, şimdi "Blocked" olarak adlandırılan mahalle, serbestlik geldikten sonra en sıkı eğlence merkezi olmuş. Bayağı bir Nişantaşı havası var. Hani hep yasaklı olan çekicidir ya, sanırım o psikoloji ile bu duruma gelmiş olmalı...

Dünyada yediğim en güzel deniz mahsullerini burada yedim bugün. Öğlen yemeğinde, kaldığımız otelde yediğimiz kalamar, ahtapot, midye, karides ve deniz mahsülleri rizotto olağanüstüydü. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü lezzeti şimdiye kadar hiç tatmadığım kadar muhteşemdi. Akşamda burada meşhur olan bir Yunan Lokantası'na gittik. Bir o kadar olağanüstü bir barbun yedik ki, normalde barbunda farklı bir deniz kokusu olur, hani dip çamuru gibi bir koku. Bu hiç öyle değildi. Bir de menemen sosuna benzer ama peynirli bir sosla bir midye yapmışlardı ki, hala tadı damağımda. Sözün özü burada deniz mahsülleri hiç bildiğiniz gibi değil...

Mimari de çok ilginç Tiran'da. Komünist dönemde binalar çok renksiz olduğundan, şu andaki belediye başkanı takmış kafaya şehri renklendireceğim diye, bir yandan renk renk modern binalar yapılıyor, bir yandan eski binalar yenileniyor, renklendiriliyor. Renklendirmek derken, pantone kataloğu gibi onlarca bina gördüm, çok komikler. Hatta belediye başkanı kendisi de ressammış ve desenler çiziyormuş binalara, kendi elleri ile. Bayağı matrak yani...

Buradaki kadar Mercedes markalı otomobil herhalde Almanya'da dahi yoktur. Herkeste Mercedes var, bu nasıl iş anlamadım. Bir de fazlasıyla Alpet istasyonu var. Alpet biraz da Albanian Petrol gibi bir isim çağrıştırmasını avantaj olarak kullanıyor sanırım.

İnsanlar çok güzel, çok güleryüzlü, çok canayakın. Özellikle de Türklere karşı çok ilgililer. Dünyada bizi gerçekten seven tek millet Türkler diyorlar, çok hoşuma gitti...

Yarın yakın başka bir kaç şehire gideceğiz. Burada yollar da, özellikle şehirlerarası yollar fena virajlıymış, Enver Hoca insanların ulaşım özgürlüğü olması diye özellikle yaptırıyormuş yolları böyle. Ne acaip paranoyaları olan bir adammış, anlata anlata bitiremiyorlar... Bunları da artık yarın bilahare anlatırım...

Dün gece çok geç yattım, 04:30'da kalktım. 08:15 uçağı ile geldik ve bütün gün toplantı yaptık. Kafam kazan gibi. O yüzden hemen yatmak istiyorum ama bugün güzel bir gündü ve vallahi ben Arnavutluk'u sevdim. Buradan Arnavut arkadaşlarım NÖ ve ND'ye de selamlar yollayayım, dönünce detaylı izlenimlerimi paylaşırım, sözlü olarak. :))

23 Eylül 2007 Pazar

Huzur...

Hep huzur arıyorum... Yıllardır... Her insan gibi... Huzur nasıl tanımlanır onu da tam olarak çözümleyebilmiş olduğumdan değil kafamda da, bulunca onu tanıyacağımı biliyordum bir şekilde... Bir dinginlik mi, sakinlik, sükunet mi belki, korkusuzca canının istediğini yapmak mı, saatleri umursamadan öylesine sarılıp yatmak mı, aklına estiğini yiyip, aklına eseni giyip, saatlerce konuşmak mı?.. Ne bileyim işte, insan yaşayınca anlıyor, tanımlaması öyle zor ki...

Bu haftasonu, yıllardır tam olarak bulamadığım o huzur duygusunu yaşadım ve içimden şükrettim, defalarca. Bunu yaşama fırsatına sahip olabildiğim için, bunun değerini bilecek olgunluğa eriştiğim için, onu bulduğum için, o beni bulduğu için, herşey bıraktığım gibi olduğu için, unutulmayan, değişmeyen şeylerin varlığı için, hayatımda ilk kez bir şey mükemmel bir zamanda olduğu için ve daha binlerce şey için... Bir kez daha bu kadar şanslı bir insan olduğum için şükrettim ve kendimi o dingin denizde yüzmeye bıraktım, o denizden hiç çıkmak istemiyorum. Çıkmayacağım da. Sonsuza kadar orada yüzmek istiyorum, hiç bir şey düşünmeden tadını çıkarmak, bir daha asla başka bir denizde yüzmemek, bunu aklıma bile getirmemek... O deniz benim, ben o denizim... Yaşam insana kolay kolay engin denizler sunmuyor, mutluluk kolay bulunmuyor... Ben gerçekten çok çok şanslı bir insanım...

21 Eylül 2007 Cuma

Güzel şeyler...

Battaniyeler... ND ile en büyük ortak noktalarımızdan biri... Renk renk, yumuşacık, sıcacık, insana evde olmanın güvenini hatırlatan bir ev eşyası. O kadar severim ki battaniyeleri, 10 kişilik bir evde olabilecek adette battaniyem var, ne kadar alsam doymam... Her renk battaniyesi olmalı insanın. Üzerindeki pijamaya göre rengini seçmelisin, sonra doku farkı da önemli, yatarken mesela, uyurken yani, böyle yumuşacık ama tiftik battaniyeler süperdir, oysa koltukta oturmuş uyurken daha hafif, polar gibi olanlar tercihim. Bir de çocukluğumdan kalma, anneannemden hatıra bir battaniyem var, somon rengi, ağzı burnu kaykılmış bir durumda ama o benim için hala en özel, favorim olan battaniyem. Bir de pikniklere battaniye götürmek çok güzeldir, tabii bunların daha pamuk ağırlıklı bir iplikle dokunmuş battaniyeler olması gerek, çünkü çayır çimende yatma zamanı genelde yaz, bahar ve insan pişebilir. :) Yağmurlu bir günde, evde, kanepede olmak, yumuşacık bir battaniyeye sarınmak, kitabına dalmak, sıcak çay ya da kahve de varsa hele, Allahım daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Battaniyeler güzeldir işte ya, paylaşılması da güzeldir, tek başına keyif sürmesi de, uyuması da, kestirmesi de...

19 Eylül 2007 Çarşamba

Allah Allah, hayırdır inşallah!

Vallahi ne diyeyim, küçümsediğim için kendimden utandım, mutlu oldum, zevkten kudurdum. Bizim takımı seyretmekten zevk aldığım kaç maç var desem; saysam saysam 5 tane ya çıkar ya çıkmaz ama bugün, Kadıköy'de, Inter'e karşı, Fenerbahçe, tek kelime ile "muhteşemdi". Deniz her şeye rağmen saçma sapan pasları ile beni delirtmesine rağmen ona bile bir şey demeyeceğim. 90. dakika olmuş, hala koşturan bir Fenerbahçe görmeyeli kaç sene oldu bilmem ki. Son saniyeler gerçekten kalpten öleceğim dedim ama helal! Gol de güzeldi, sayamayacağım kadar çok atağımız da, olmayan gollerin pozisyonları da. David de. Kejman bile neredeyse. :)

Artık ne diyeyim? Herhalde bizim takıma Turkcell Süper Ligi dar geliyor, ciddiye almıyoruz, o yüzden amatör lig takımları gibi oynuyoruz diyeceğim artık. :) Bu sene Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olurmuşuz mesela!!! Yok artık, devenin nalı demeden duramayacağım. Ama neden olmasın ki? Yani şu dünyada mucizeler olmuyor mu? Ben şahidim oluyor. Yalnız böyle bir durumda Galatasaraylıların durumunu düşünemiyorum. Ay düşünmesi bile insana kahkaha attırmaya yetiyor vallahi. Sırf onların yüzünü görmek için bile bunun için her akşam dua etmeye değer. :))

Güzel şeyler...

Günlüğü yazmaya başladığımdan beri "güzel şeyler" başlığı için fotoğraf topluyorum... Bir türlü yazmaya başlayamadım da, bu akşam ilham geldi diyelim, simit+kaşar+çay'la bir giriş yapayım dedim...

Türk olmanın en güzel yanlarından biri de simit bence. Bildiğim kadarı ile dünyanın başka bir kültüründe onun yerine tutabilecek bir şey yok. Amerikalıların tatsız tuzsuz bir şeyi var şimdi adını hatırlayamıyorum, bagel değil de başka bir şey, diğer kültürlerde de var bir şeyler ama yok kardeşim yok, simit gibisi yok. Hele de yanında taze kaşar, yeni demlenmiş çay, hele de Beyazıt'da Çınaraltı'ndaysan ya da Çengelköy'de, hele de günün gazeteleri ya da sevdiğin bir kitap varsa, hava da şöyle şeker gibi bir bahar havası ise... Ne diyeyim yani değme keyfine... Ama simitin nereden alındığı da çok önemli. Kumkapı'da bir fırın var mesela, bildiğim kadarı ile, simit fırını, orası olağanüstü. Bir de Cumartesi günleri bizim Kadıköy'de, Altıyol'da hemen, saat 14:00 civarları boğanın oradaki simitçinin simidi olağanüstü olur. Ha, bir de Ortaköy'de, Dereboyu'nda Garanti Bankası'nın hemen önündeki simitçiyi de unutmamalıyım. O da olağanüstü güzel simit satıyor. Bir de pastane simidi var ki ben pek de sevmem aslında ama burada yine Ortaköy'de ara sokakta bir fırın vardı, adını MS hatırlar çünkü onunla alıyorduk bazı sabahlar, oranın simidi böyle daha büyük, tadı biraz daha değişik ve bol susamlıdır ve tek kelime ile muhteşemdir. Kaşar da ayrı bir hikaye tabii. Kaşar peynirinin kalitelisi de önemli mükemmel bir simide eşlik etmesi için. Burada da Ortaköy'deki peynircilerin hakkını teslim etmek gerek ya da Sarıyer'dekilerin. Bir de Yeniköy'deki Şütte, Bebek'teki Santral Şarküteri ya da bizim Çiftehavuzlar'daki Kardeşler süper kaşar peyniri satar ama tabii bunlar pahalı alternatifler, gidip bir Pınar Kaşar da alınabilir. Bence en güzeli standart küçük tekerlek, nasıl oluyor bilmiyorum ama tekerlek ve diğer formların tadı farkediyor. Bazıları simit yanında krem peynir alıyor ya, Karper falan, ben her zaman kaşar peynirini tercih ederim açıkçası. Hiç bir şey yerini tutamaz. Bazen Cumartesileri bizim Yeniyol'daki köşedeki simitçiden alıp, içine kaşar koyup, akşam çayında annemle keyif yapıyoruz, tabii evde olunca onları mini fırına atıp ısıtabiliyorsun, böylece içindeki kaşarlar da eriyor, oohh, nefis bir şey...

Sonuçta hayatta en sevdiğim şeylerden biri bu üçlü... Daha da gelecek sevdiğim şeyler. Hele de dünyada en sevdiğim yiyecek olan çileğe önemli bir yazı yazacağım ama biraz araştırma yapmak istiyorum bakayım neymiş ne değilmiş, nasıl evrilmiş?

Simit olsa da yesek ama değil mi? :)

17 Eylül 2007 Pazartesi

Koştur koştur...

Ne oldu anlamıyorum, eskiden evden çıkmayan ben, kendimi bir attım sokaklara, iş bir yandan, diğer şeyler bir yandan, evi otel gibi kullanır oldum. Günlüğe de ilgi gösteremedim son zamanlarda, bazen böyle oluyor işte, herşey üst üste geliyor...

Geçen hafta bir tempo geçti. Cuma akşamı CC ile buluştuk. Caddebostan'daki House Cafe'yi kapattık, artık bizi neredeyse kovuyorlardı... CC benim çok çok eskiden, ah ne desem, nasıl betimlesem bilemedim. Onu mevzubahis'e dahi ekleyemedim daha. Söylenecek o kadar çok şey var ki. En iyisi yavaş yavaş konuya girmek. Henüz çok birşey söylemeyeyim...

Cumartesi film çekimimiz vardı, günüm orada geçti. Gizlilik malum, bir şey söylemeyeceğim ama hikayeyi daha sonra unutmazsam anlatırım. Tek söyleyebileceğim Beykoz sırtlarında Mahmutşevketpaşa köyü'nde (ki dünya güzeli bir köy), harika bir noktada, muhteşem bir evde çekim yaptık. Doğa, yeşillik beni büyüledi her zamanki gibi. Yolu bir başka güzel. İki yanı ağaçlıklı yollara deliriyorum ya, orası da rüya gibiydi...

Akşam Fenerbahçe-Rizespor maçına gittik. NÖ sağolsun kartlarını vermişti, yoksa yine gitmezdik ya, ondan önce VD ile Moda'ya gittik, Moda Çay Bahçesi'nde oturduk, sonra yavaştan stada yürüdük, dünyanın en kötü futbol maçlarından birini seyrettik, ben zaten yarı seyrettim, yarı niye geldim buraya diye düşünerek etrafı seyrettim, zaten maç 21:00'deydi, eve perişan yorgun geldim. Bir daha maça gidersem kafamı kessinler. Fenerbahçe artık hiç ama hiç zevk vermiyor. Eskiden stadın şenliği ile idare ediyorduk, artık o da azaldı taraftarın tepkisinden. Vallahi de gitmeyeceğim bak bu da burada belge olsun. :)

Pazar sabahı EE kahvaltıya geldi, mükellef sofra hazırlayıp, kuş kadar yedik, sonra onun yeni aldığı N95 telefonuna bir çok resim ve şarkı yükledik, baktık ben çekime o flüt dersine gecikiyor, koşarak çıktık evden. Bu kez çekim Hayal Kahvesi'ndeydi ama Çubuklu'da. Orada da denizi ve geçen gemileri seyretmekten monitöre bakamadım. :) Gerçi akşama doğru üşüdük ama o manzaraya değdi. Dur daha bitmedi, akşam MH geldi İngiltere'den onunla buluştuk, her zaman gittiğimiz artık gelenekselleşmiş Fish Var akşamlarından birini yaptık, yine yiyemedim doğru dürüst, iştahım kesildi bu ara nedense... :)

Dün akşam eve geldim. 22:30'du. Ramazan'ın en güzel tarafı yollar akşamları çok açık. 15 dakikada Çubuklu'dan İstinye'ye, 20 dakikada İstinye'den Göztepe'ye gelinebiliyor. Ayıp etmeyeyim tabii Ramazan güzel de yolların açık olması en güzel... Hemen yattım. Bitap durumdaydım artık.

Bu akşam da kızlarla buluşuyoruz; ND'nin evinde. Yarın akşam gerçekten eve gideceğim. Gerçekten. Artık yeter. Ama belli de olmaz, belki yine sokaklarda olabilirim, bu sene kaderim böyle sanırım, şikayet etmeyeyim ben kaşındım. 2007 bitse de yine eve girsem. Vallahi yılbaşında evde olmayı dileyeceğim, bak vallahi... :)

16 Eylül 2007 Pazar

Hayatım bir masal...

O kadar zor ki anlatmak... Hayatım bir masala dönmeye başladı. 2007 öyle bir sene oldu ki, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle... Eskiden mucizelere inanmazdım. Böyle şeyler söyleyenlere de aptal Pollyanna'lar olarak bakar ve aşağılardım ama sanırım gerçekten sen yaşamını nasıl yönlendirmek istiyorsan öyle gidiyormuş herşey... Bu yılbaşı kendi kendime söz vermiştim, hatta bir yılbaşı kartı yapmıştım arkadaşlarıma ve herkese daha fazla zaman ayıracağımı, yaşamın değerini bileceğimi ve kendi küçük mucizelerimi gerçekleştireceğimi vaad etmiştim... Görüyorum ki, 8,5 aylık bilançoya baktığımda bunu gerçekleştirdim, kendimce de olsa... Geçmişte umutsuzluk, bedbahtlık, karamsarlıkla geçirdiğim yıllara bile yanmaktan, pişmanlıktan, kendimi suçlamaktan vazgeçtim bu yıl çünkü gördüm ki gerçekten herşey insanı başka bir yola sokmak için oluyor ve muhtemelen de o yol senin için daha iyi seçimlerin olduğu yol tabii çoğu zaman bunu kabul etmek çok zor oluyor ve acı veriyor ama öyle işte. Kendime baktığımda artık olan her olayı, olayların istediğim şekilde gitmemesini, istediklerimin istediğim şekilde olmamasını çok daha rahat kabul ettiğimi ve o kadar hayıflanmadığımı görüyorum ve ben böyle yaptıkça herşey daha bir yolunda gidiyor sanki. Bu bile kendi başına bir mucize... Neyse bu yazı geyiğe kaçmadan bitireyim, hala mutlu bir insan olmayı kabul etmekte zorlanıyor ve kendimi suçlu hissediyorum. :) Dünyada bu kadar olumsuzluk ve acı varken ben nasıl kendimi mutlu hissedebilirim? Bilmiyorum. Sanırım her atasözü gibi "her koyun kendi bacağından asılır" da doğru bir söyleyiş... Tabii bir de şu var: Kendimi biliyorum, en ufak bir olumsuzlukta bu düşüncelerim değişebilir, değişir mi acaba? Ben, ben olmaktan çıktım mı acaba? O kadar inanmışım ki akıllı bir insanın mutlu olmasının olanaksızlığına. Yoksa ben aptallaşıyor muyum? Yoksa bu sadece hakikaten herşeyin bir oyun olduğunu kabullenişten mi kaynaklanıyor? Belki de akıllı ve mutsuz olmaktansa, aptal ve mutlu olmak daha iyidir. Ama dünyada insan aklı ile varolmuyor mu? Of iyice ikilemler içine düşeceğim... Değişim değil de gelişim diyerek kendimi rahatlatayım ve çekileyim en iyisi... :)

13 Eylül 2007 Perşembe

İkilem...

Bir insan sana kaldıramayacağın şeyler söylese ve bilsen ki aslında çok da isteyerek ve onu kastederek söylemedi ve o anda sinirlerine hakim olamadığından söyledi ve muhtemelen o da pişman ama bir duruşu var ve geri de dönemiyor, özür dileyemeyecek kadar korkularına, gururuna kapılmış biri ve aslında özür dilese sen de herşeyi unutmaya fazlasıyla gönüllüsün ama muhtemelen asla dilemeyeceğini de biliyorsun ve senin de bir duruşun var ve gerekli karşılığı vermek zorundasın ama aslında içinden de gelmiyor çünkü hissediyorsun olayın aslını, feda da etmek istemiyorsun onu ama...!

Ne yapar insan? Ne kadar zor bir ikilem, öyle değil mi?.. Hani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; hani iki ucu pis değnek der ya büyüklerimiz aynen öyle bir durum... Olmamasını dileyeceğin şeyler oluyor ve aslında içten içe biliyorum ki hepsi de olması gerektiği için oluyor ve bazen hakikaten olacak olanı durduramıyorsun çünkü ikiniz için de ya da olay herneyse herkes için de ve olması gerekenler için de bunun olması hayırlı! Ama yine de zor geliyor bana. Zor!