ZB'yi D sobeledi, o da beni... Şimdi alfabenin her harfi ile aklıma ilk gelen kelimeleri yazmak zorundayım... Sadece yazmak, bir analizi yok, o yüzden altında bir şey aramayalım lütfen. :)
A - aşk, akıl, armut, akşam, aduş, atel, ayşe
B - büyük, beyaz, bekar, balçık, bakır, bahar
C - cenk, cem, cam, can, cayır cayır, cin, ceylan
Ç - çelik, çekim, çalı, çok, çal
D - davul, delik, dalga, duygu, deniz
E - ebru, ece, elvan, ekin, ekmek, esin, elek, ersel
F - fikret, funda, fenerbahçe, fal, fakir, fikir, fay, felsefe
G - gelin, gardrop, gar, gün, güz, gaz, göktuğ
H - hakan, hak, hukuk, halk, hat, hayır, helva, hoşgörü, hayal
I - ısrar, ışın, ısırgan, ışık
İ - isim, ilan, iyi, iki, isilik, iyilik
J - jülide, jet, jüt, janjan, jaguar
K - kel, kitap, kül, kaya, kovuk, kemik, kült, kat, kutu
L - leke, lakin, lahana, lahmacun, lake
M - mana, makarna, mest, mayıs, mor, mart
N - neden, nar, nevin, niye, nasıl, nane
O - onur, okul, oyuk, oscar, ol, okumak, oyuncak
Ö - öküz, ölü, ölüm, öhö!, öcü
P - pars, paris, pas, pes, perde, peynir, pırasa
R - refik, roman, rakı, resim, rekor, rüya
S - saat, saim, saman, sakın, sakin, salak, sayı, sal, sorgu
Ş - şengül, şeker, şaman, şal, şerit, şeref
T - tarık, takım, teker, tekir, telif, tehir, teşhir, tank
U - uyuz, uyak, uzak, ufuk, utku, ud
Ü - ülser, üstün, ülkü, ütü, üç
V - vazo, velet, vahit, vakur, vagon, vapur, ve, vesil
Y - yeşil, yamaç, yakın, yahut, yar, yamuk, yeni, yorgan
Z - zeka, zeynep, zehir, zarf, zor, zahmet, zil
Bu kadar acil işin arasında bunu yazdırdın ya, bana helal olsun. Bir de bunu niye yaptığımızı anlasam? :)) Ha bu arada ben de birini sobelemeliyim; Özlem Pansiyon iyidir bence. Bakalım benim blog'a göz atıyor mu anlayalım...
Sıradan bir kadının yaşamı, gitiği yerler, günlük düşünceleri, hayata bakışı, rahatsız oldukları, mutlu oldukları, çevresindeki insanlar, merak ettikleri, ilgilendikleri vs. vs. vs.
28 Mart 2008 Cuma
27 Mart 2008 Perşembe
Ben "Küçük Ev"i istiyorum...
Ben Küçük Ev dizisini yaşamak istiyorum... 18. yy'da, sonsuz yeşil ve saman sarısı çayırların içinde iki göz odalı bir kulübede yaşamak istiyorum öncelikle...
Tüketecek şey az olsun istiyorum, sebzeyi meyveyi, eti kendimiz yetiştirelim; yemekleri ocakta pişirelim istiyorum... Akşamları ailece o ateşin yanında yemek yiyelim, o gün neler yaptığımızı konuşalım, bebekler çocuklarla kalabalık bir aile olalım istiyorum... Herşeyin az olduğu ama tatmin ve mutluluğun çok olduğu bir hayat istiyorum ben...
Akşamları CC beni seyrederken uzun uzun saçlarımı taramak, uzun beyaz gecelikle yatağa girmek, sadece karı kocanın arasında kalacak o gizli mevzuları konuşmak, çocukların durumunu konuşmak, ürünün bu yıl ne olacağını tartışmak istiyorum... Tavan arasında yatan çocukların mırıl mırıl konuşmalarını dinlemek, onlara elbiseler dikmek, kumaşları kasabanın tek dükkanından almak ve bunun için heyecanlanmak istiyorum...
Tanrının verdiği herşeye, öncelikle aileme şükretmek, gelecekten hep umutlu olmak ve gelen herşeyi olduğu gibi kabul etmek istiyorum... Zorluklardan yılmamak, el ele verince herşeyin olabileceğini bilmek, sakatlıkların bile o kadar da bezdirici olmayabileceğini düşünmek ve gelecek güzel günlere hep ama hep yürekten inanmak istiyorum...
Tüketim çılgınlığı içinde ve ne kadar para kazanılırsa kazanılsın hiç tatmin olunamayan bu çağı sevmiyorum. Hava kirliliği, su sıkıntısı, bağnazlık, bedavacılıkla dolu, para için her şeyin feda edilebileceğinin düşünüldüğü 2000'li yılları sevmiyorum... Kışın, baharın, yazın hepsinin birbirine karışmadığı, zenginin fakirin çok da belli olmadığı, insanların masum ve dürüst olduğu, iyiliğin erdem sayıldığı bir çağa ışınlanmak istiyorum...
Bahar'ı doya doya yaşamak istiyorum, papatyaların, tomurcuklanan ağaçların, güneşin, yağmurun, umudun kredi kartı borçları ile, deliren trafikle, yalan dolan ve saygısızlık ile, hırslarla, insanlığa aykırı davranışlarla, elde olan yerine geri gidişe oy verme ile kirletilmediği bir baharı yaşamak istiyorum...
Küçük Ev'i istiyorum ben!
Tüketecek şey az olsun istiyorum, sebzeyi meyveyi, eti kendimiz yetiştirelim; yemekleri ocakta pişirelim istiyorum... Akşamları ailece o ateşin yanında yemek yiyelim, o gün neler yaptığımızı konuşalım, bebekler çocuklarla kalabalık bir aile olalım istiyorum... Herşeyin az olduğu ama tatmin ve mutluluğun çok olduğu bir hayat istiyorum ben...
Akşamları CC beni seyrederken uzun uzun saçlarımı taramak, uzun beyaz gecelikle yatağa girmek, sadece karı kocanın arasında kalacak o gizli mevzuları konuşmak, çocukların durumunu konuşmak, ürünün bu yıl ne olacağını tartışmak istiyorum... Tavan arasında yatan çocukların mırıl mırıl konuşmalarını dinlemek, onlara elbiseler dikmek, kumaşları kasabanın tek dükkanından almak ve bunun için heyecanlanmak istiyorum...
Tanrının verdiği herşeye, öncelikle aileme şükretmek, gelecekten hep umutlu olmak ve gelen herşeyi olduğu gibi kabul etmek istiyorum... Zorluklardan yılmamak, el ele verince herşeyin olabileceğini bilmek, sakatlıkların bile o kadar da bezdirici olmayabileceğini düşünmek ve gelecek güzel günlere hep ama hep yürekten inanmak istiyorum...
Tüketim çılgınlığı içinde ve ne kadar para kazanılırsa kazanılsın hiç tatmin olunamayan bu çağı sevmiyorum. Hava kirliliği, su sıkıntısı, bağnazlık, bedavacılıkla dolu, para için her şeyin feda edilebileceğinin düşünüldüğü 2000'li yılları sevmiyorum... Kışın, baharın, yazın hepsinin birbirine karışmadığı, zenginin fakirin çok da belli olmadığı, insanların masum ve dürüst olduğu, iyiliğin erdem sayıldığı bir çağa ışınlanmak istiyorum...
Bahar'ı doya doya yaşamak istiyorum, papatyaların, tomurcuklanan ağaçların, güneşin, yağmurun, umudun kredi kartı borçları ile, deliren trafikle, yalan dolan ve saygısızlık ile, hırslarla, insanlığa aykırı davranışlarla, elde olan yerine geri gidişe oy verme ile kirletilmediği bir baharı yaşamak istiyorum...
Küçük Ev'i istiyorum ben!
26 Mart 2008 Çarşamba
ŞE'nin doğumgünü...
Bizde doğum günleri peşpeşe ya. Bugün de ŞE'nin sırası. Sabah konuştuk, dedim bakmadın mı günlüğe, senin konserini yazmıştım. Doğum günü kutlaması mı, sitem mi, araya kendimi sıkıştırmadan duramıyorum işte ne yapayım?..Sultanım sana nice mutlu yaşlar diliyorum, iyi ki doğmuşsun. Bu yıl tüm güzellikler peşinden koşsun (Çok "forward mail" tarzı bir laf oldu!), yüreğinden geçen herşey gerçek olsun, şansın bol olsun, afiyet olsun. :) Asker duası yapar gibi yazınca peşinden bu geldi ne yapayım... Daha fazla soğuk saçma sapan espriler yapmaya çalışmayayım, işime döneyim ben. :)
25 Mart 2008 Salı
Gece... Fırtına.. Ve bahara yağmur yakışır...
Yattık... Saat 2'ye geliyordu ki panjurların pencereye çarpması, uğuldayan rüzgar ve bahçede serseri mayın gibi rüzgarın oyuncağı olmuş bir çöp tenekesinin tangırtısı ile uyandım... Öylesine yoğun bir fırtına vardı ki, sanki ev tepemizden uçacak, sanki öylece, gece kıyafetlerimizle apaçık kalacağız gibi çocukca bir ruh hali ile gözlerim mahmur ağlayacak gibi oldum...
- Ben bir bakayım dışarıya... diyen CC'nin peşinden balkona seyirttim.
Ağaçlar iki büklüm olmuş. Sanki karşıdaki kavak ağaçları yıkılıverecek... Nasıl da içim acıdı. Aklıma ilk gelen annem... Gecenin bu saati, denize karşı, 14. kat. Uçuyordur orası. Yalnız korkuyor mudur? Üşümüş müdür? Arasam mı? CC;
- Ben cesaret edemem, sen bir ara istersen... diyerek beni teşvik mi ediyor, engelliyor mu?
Arasam mı? Dur bir arayayım... Çalıyor telefon. Saat çook geç. Ama biliyorum ki uyanmıştır. Neyse çok çaldırmayayım. Belki de uyuyordur, duymamıştır. Ya da kalkmaya gücü yetmemiştir uykulu haliyle. Nasıl da merak ediyorum... Sanki bambaşka bir yerdeyiz. Sanki evi Amerika'nın ortalarında bir eyalete taşıdık da farkına varamadık. Böyle fırtınalar hep mi olurdu acaba? Olurdu ya! Ama öylesine ağırdır ki uykum, uyandığım çok ender.
- Haydi bir şeyler yiyip, çay içelim... diyor CC.
- Bu saatte mi? diyorum...
- Evveettt! diyor.
Çay yapıyoruz, ufak tefek atıştırmalıkları da alıp, CNN Türk'te memleketim Çanakkale ile ilgili bir belgesele dalıyoruz...
- Aman tanrım saat 3'e geliyooorr! diye bağırıyorum...
- Tamam haydi yatıyoruz!
CC'ye sokuluyorum iyice... Kendimi güvende hissediyorum. Uykum da kaçtı ama başka çare yok. Yarın iş var. Uyumalı. Yavaştan yağmaya başlayan yağmurun sesi de geliyor artık...
Ah nasıl da yakışıyor yağmur bahara... Bahar çiçeklerini patlatıyor sanki su damlaları. Gri gökyüzü ne kadar da melankoliktir aslında ama nedense baharda o kadar rahatsız etmiyor beni. Bahar yağmuru sakin, tertemiz... Sanki yavaşça akan ve söğütlerin üzerine eğildiği bir dereden berrak suları alıp üzerine atar gibi insanın... Toprak suya doysun istiyorum. Susuzluktan korkuyorum. Ne kadar korkusuz bilirim kendimi de ne kadar çok korkuyorum diyorum?! Hayret! Oysa hiç bir şeyden korkmam ben... Ama bırak korkuları bir yana...
Bahara ne kadar da yakışıyor yağmur ve toprak kokusu ile karışık çiçek kokuları nasıl da sarhoş ediyor insanı.... Neyse artık uyumalı... Sabaha daha çook var...
- Ben bir bakayım dışarıya... diyen CC'nin peşinden balkona seyirttim.
Ağaçlar iki büklüm olmuş. Sanki karşıdaki kavak ağaçları yıkılıverecek... Nasıl da içim acıdı. Aklıma ilk gelen annem... Gecenin bu saati, denize karşı, 14. kat. Uçuyordur orası. Yalnız korkuyor mudur? Üşümüş müdür? Arasam mı? CC;
- Ben cesaret edemem, sen bir ara istersen... diyerek beni teşvik mi ediyor, engelliyor mu?
Arasam mı? Dur bir arayayım... Çalıyor telefon. Saat çook geç. Ama biliyorum ki uyanmıştır. Neyse çok çaldırmayayım. Belki de uyuyordur, duymamıştır. Ya da kalkmaya gücü yetmemiştir uykulu haliyle. Nasıl da merak ediyorum... Sanki bambaşka bir yerdeyiz. Sanki evi Amerika'nın ortalarında bir eyalete taşıdık da farkına varamadık. Böyle fırtınalar hep mi olurdu acaba? Olurdu ya! Ama öylesine ağırdır ki uykum, uyandığım çok ender.
- Haydi bir şeyler yiyip, çay içelim... diyor CC.
- Bu saatte mi? diyorum...
- Evveettt! diyor.
Çay yapıyoruz, ufak tefek atıştırmalıkları da alıp, CNN Türk'te memleketim Çanakkale ile ilgili bir belgesele dalıyoruz...
- Aman tanrım saat 3'e geliyooorr! diye bağırıyorum...
- Tamam haydi yatıyoruz!
CC'ye sokuluyorum iyice... Kendimi güvende hissediyorum. Uykum da kaçtı ama başka çare yok. Yarın iş var. Uyumalı. Yavaştan yağmaya başlayan yağmurun sesi de geliyor artık...
Ah nasıl da yakışıyor yağmur bahara... Bahar çiçeklerini patlatıyor sanki su damlaları. Gri gökyüzü ne kadar da melankoliktir aslında ama nedense baharda o kadar rahatsız etmiyor beni. Bahar yağmuru sakin, tertemiz... Sanki yavaşça akan ve söğütlerin üzerine eğildiği bir dereden berrak suları alıp üzerine atar gibi insanın... Toprak suya doysun istiyorum. Susuzluktan korkuyorum. Ne kadar korkusuz bilirim kendimi de ne kadar çok korkuyorum diyorum?! Hayret! Oysa hiç bir şeyden korkmam ben... Ama bırak korkuları bir yana...
Bahara ne kadar da yakışıyor yağmur ve toprak kokusu ile karışık çiçek kokuları nasıl da sarhoş ediyor insanı.... Neyse artık uyumalı... Sabaha daha çook var...
22 Mart 2008 Cumartesi
Primadonnam... Sultanım...
ŞE'ye biz aramızda "sultan" diyoruz. Çünkü öyle. Zerafeti, kibarlığı, güzelliği ile gerçek bir sultandır arkadaşım. Geçen Pazar günü konseri vardı Kadıköy Eğitim Merkezi'nde. ŞE, aslen Mardin'li bir ailenin kızı. Çok güzel Arapça bilir. Ben de oldum olası Arapçayı çok öğrenmek istediğimden çok özenirim ona. Çok da güzel sesi vardır. Ne zaman bir yere gitsek ya da evde olsak ona şarkılar söyletiriz biz. Bu konserde de 2 parça söyledi. Birinde de flüt çalarak üstelik. EE ve ŞE her Pazar flüt derslerine de gidiyorlar çünkü. İlginç olan ŞE'nin öz kültürü ile çok ilgisiz bir koroda çalışması. Adige-Abhaz Halk Şarkıları Korosu'nda. Kafkas kültürüne de hayranlığım vardır zaten. ŞE'nin tarzına da öylesine uygun ki, kıyafetler, danslar, şarkılar zerafet timsali. CC onun bol bol fotoğrafını çekti sahnede. Allahım, fotoğraflara bakıyorum, uluslararası bir primadonna zerafetinde kendisi. Ben konserde çok mutlu oldum, çok beğendim. Hiç anlamadığım bir dilde söylenen şarkılara ND ile birlikte ağladım bile. :) O yüzden bazı fotoğraflarını paylaşmadan edemedim. Öylesine güzeller ki...
19 Mart 2008 Çarşamba
Grip miyim ben neyim?
Cumartesi akşamından beri OC bizde kalıyor. OC; CC'nin annesi, benim de kayınvalidem. :) Bu kelime çok komik bu arada. Sevdiğimin sevdiği benim de sevdiğimdir prensibi ile yüreğimi açtığım, bana da yüreklerini açan bu sıcak, içten insanları seviyorum. Yani buna CC'nin kardeşi, onun eşi, onların kızı da dahil ve en önemlisi kızımız AC de dahil. İnsanlar açısından hep şansım yaver gitmiştir malum, bu kez de öyle oldu işte. Herneyse...
OC, gündüz yalnızlıktan, akşam çok da fazla sohbet edemediğimizden tatlı tatlı, kırmadan yakınırken dün gece bana ciddi fırça çekti: "camlar açık, senin de belin açık, bak burnun da akıyor, iki kere hapşurdun (bu böyle mi yazılıyor allah aşkına yoksa hapşırdın mı olmalıydı? öyleyse de ben bu versiyonu seviyorum) üşüteceksin, grip olacaksın!". Benden el cevap: "yok canım, bu bahar nezlesi, ben öyle 10 dakika nezle olurum sonra geçer, üstelik 10 yıldır grip olmadım ben, yok yok, hayatta grip değilim, dur bir kahve yapalım da içelim mi ne dersin?" falan filan tarzı boş konuşmalarım pek etkili olmamış olacak ki, ne kendimi ne de evdekileri kandırdım, sabah yataktan tepeleme ismi lazım değil sıvılarla dolu bir burun ve Binbaşı Şefika sesim ile kalktım. Binbaşı Şefika ayrı bir hikaye ama bu nezle ya da hadi itiraf edeyim grip hiç hoş değil.
Aslında oldum olası hasta olmayı sevmişimdir. Yani hastalığı değil de, hasta olduğumda gördüğüm ilgiyi. Çocukken; özellikle ilkokul 1. sınıfta acaip çok hasta olurdum. Boyuna ateşim 42'ye çıkar, "aayyy, çocuk havale geçiriyooorr" diye haykıran anneanneciğimin çığlıkları ile hastaneye kaldırılır, deli gibi doldurulmuş odun sobasının yanındaki divanda baygın bir şekilde yatar, arada baktığım divanın altında da kesik insan elleri görür, aklım birbirine girerdi. Anneanneciğim zavallı, öleceğim korkusu ile çaresizce başıma iğrenç kokulu sirkeli bezler koyar, üstüme bin adet yorgan örterek beni terletir, kucağında taşıyarak banyoya götürür, soğuk sularla yıkar, başımda mırıl mırıl dualar ederdi. Bademciklerim elma kadar büyür, yutkunamaz, konuşamazdım ama o durumda bile mutlu hissederdim kendimi, sürekli benim yanımda benimle ilgileniyor ve her şeyden önemlisi benim için çok üzülüyor diye. Aslında normalde de çok ilgilenirdi zaten ama sapık bir çocuktum zannedersem...
Anneanneciğim ileride artık hiç hasta falan olmadığım zamanlarda bile, içine yerleşmiş, bu çocuk çok zayıf, hasta olmamalı duygusu ile beni sürekli örter, ayaklarıma çoraplar giydirir, okşar, öperdi sanki o ilgisi beni mikroplardan ekstra korurmuş gibi. Aramızdaki neredeyse aşka benzer bu sevgiyi o kadar özlüyorum, o kadar arıyorum ki, annemi sonsuz sevdiğim halde o bile çoğu zaman dolduramıyor onun boşluğunu. Annemle aramızda daha rasyonel bir dostluk var. O benim annem olmaktan öte bir şeyler; daha fazla, daha derin. Ama anneannem tam anneanneydi işte. Ne bileyim?! İyi de ben gripten bu konulara nasıl geldim? Yine konuyu kaçırdım...
Neyse sözün özü bahar gribi oldum ama o kadar önemli değil. Sadece sevgili eşimin nutukları ve peşimden gezip bana vitamin içirmeleri, belin açılıyor üşüyorsun diye azarlamaları ile başetmek durumundayım, ona hak da veriyorum işin kötü tarafı. :) Anneannem yok ama CC ve iki tane annem var. Sevdiklerine şımarmak da bir güzel ki ama ya! Şanslı bir insanım vesselam. :)
Haa, kapatmadan bir tüyo. Normal mendille değil de ıslak mendille silince insanın burnu yara olmuyor, bilmeyenlerin haberi olsun. :)
OC, gündüz yalnızlıktan, akşam çok da fazla sohbet edemediğimizden tatlı tatlı, kırmadan yakınırken dün gece bana ciddi fırça çekti: "camlar açık, senin de belin açık, bak burnun da akıyor, iki kere hapşurdun (bu böyle mi yazılıyor allah aşkına yoksa hapşırdın mı olmalıydı? öyleyse de ben bu versiyonu seviyorum) üşüteceksin, grip olacaksın!". Benden el cevap: "yok canım, bu bahar nezlesi, ben öyle 10 dakika nezle olurum sonra geçer, üstelik 10 yıldır grip olmadım ben, yok yok, hayatta grip değilim, dur bir kahve yapalım da içelim mi ne dersin?" falan filan tarzı boş konuşmalarım pek etkili olmamış olacak ki, ne kendimi ne de evdekileri kandırdım, sabah yataktan tepeleme ismi lazım değil sıvılarla dolu bir burun ve Binbaşı Şefika sesim ile kalktım. Binbaşı Şefika ayrı bir hikaye ama bu nezle ya da hadi itiraf edeyim grip hiç hoş değil.
Aslında oldum olası hasta olmayı sevmişimdir. Yani hastalığı değil de, hasta olduğumda gördüğüm ilgiyi. Çocukken; özellikle ilkokul 1. sınıfta acaip çok hasta olurdum. Boyuna ateşim 42'ye çıkar, "aayyy, çocuk havale geçiriyooorr" diye haykıran anneanneciğimin çığlıkları ile hastaneye kaldırılır, deli gibi doldurulmuş odun sobasının yanındaki divanda baygın bir şekilde yatar, arada baktığım divanın altında da kesik insan elleri görür, aklım birbirine girerdi. Anneanneciğim zavallı, öleceğim korkusu ile çaresizce başıma iğrenç kokulu sirkeli bezler koyar, üstüme bin adet yorgan örterek beni terletir, kucağında taşıyarak banyoya götürür, soğuk sularla yıkar, başımda mırıl mırıl dualar ederdi. Bademciklerim elma kadar büyür, yutkunamaz, konuşamazdım ama o durumda bile mutlu hissederdim kendimi, sürekli benim yanımda benimle ilgileniyor ve her şeyden önemlisi benim için çok üzülüyor diye. Aslında normalde de çok ilgilenirdi zaten ama sapık bir çocuktum zannedersem...
Anneanneciğim ileride artık hiç hasta falan olmadığım zamanlarda bile, içine yerleşmiş, bu çocuk çok zayıf, hasta olmamalı duygusu ile beni sürekli örter, ayaklarıma çoraplar giydirir, okşar, öperdi sanki o ilgisi beni mikroplardan ekstra korurmuş gibi. Aramızdaki neredeyse aşka benzer bu sevgiyi o kadar özlüyorum, o kadar arıyorum ki, annemi sonsuz sevdiğim halde o bile çoğu zaman dolduramıyor onun boşluğunu. Annemle aramızda daha rasyonel bir dostluk var. O benim annem olmaktan öte bir şeyler; daha fazla, daha derin. Ama anneannem tam anneanneydi işte. Ne bileyim?! İyi de ben gripten bu konulara nasıl geldim? Yine konuyu kaçırdım...
Neyse sözün özü bahar gribi oldum ama o kadar önemli değil. Sadece sevgili eşimin nutukları ve peşimden gezip bana vitamin içirmeleri, belin açılıyor üşüyorsun diye azarlamaları ile başetmek durumundayım, ona hak da veriyorum işin kötü tarafı. :) Anneannem yok ama CC ve iki tane annem var. Sevdiklerine şımarmak da bir güzel ki ama ya! Şanslı bir insanım vesselam. :)
Haa, kapatmadan bir tüyo. Normal mendille değil de ıslak mendille silince insanın burnu yara olmuyor, bilmeyenlerin haberi olsun. :)
17 Mart 2008 Pazartesi
ND'nin doğum günü...
Bugün sevgili arkadaşımın doğum günü... :) Kaç yaşında olduğunu söylemeyeceğim, zaten ben de aynı yaştayım ve kendimizi hiç ama hiç o yaşta hissetmiyoruz biz. Sabah konuşurken dedim ki, arkadaşım üzülme yeni çağda eski 30'lu yaşlar 20'li yaşlar, 40'lı yaşlar da 30'lu yaşlar olarak algılanıyormuş artık. Gerçekten de öyle. Aslında hayata yeni başlıyoruz biz ayol. :)
Nice mutlu yıllara sevgili arkadaşım. Seni çok seviyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin...
Nice mutlu yıllara sevgili arkadaşım. Seni çok seviyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin...
14 Mart 2008 Cuma
Güzel Şeyler...
Bahar geldi ya, dünyanın en güzel şeylerinden biri olan bahar çiçeklerini konu etmezsem olmaz diye düşündüm. Google'da kiraz çiçekleri yazınca olağanüstü fotoğraflar çıkıyor. Benim seçtiğim bu muhteşem fotoğraf bile aslında yetersiz ama onlarca fotoğraf koysam yazı güme gidecek diye düşünerek bunu koymayı uygun gördüm.

Bahar çok acaip bir mevsim gerçekten. Daha fazla güneş görmeye başlıyoruz bir kere, en güzel yanlarından biri bu. Trafik bile mucizevi bir el dokunmuşcasına rahatlıyor. Ama hiç bir şey baharda çiçek açan ağaçlar gibi olamaz. Memleketimizde ne yazık ki, ağacın, kuşun, çiçeğin değeri az, o yüzden bahar çiçeklerinin tadını fazlaca çıkaramıyoruz çünkü ağaç az! Ama İngiltere'de baharda öylesine köpürür ki ağaçlar; yollar (sanki kar yağmışcasına) bahar çiçekleri ile dolar, onlara kıyamayarak ama çaresizce basarak yürürsünüz. O muhteşem manzarayı özlüyorum doğrusu ne yalan söyleyeyim. Ama yine de bu sabah bizim ofisin karşısındaki apartmanın bahçesindeki ne ağacı olduğunu da tam bilemediğim ağacın çiçeklerine bakınca o bahar sevinci doldu içime. Bizim ofisin bahçesinde kupkuru dalları ile hüzünlü duran ağaca bile yakından baktım, yeşermeye başlamış, bir haftaya kadar o da dayanamaz sanırım, patlatır muhteşem çiçeklerini.
Çocukken, bahçelerin bol, yazların uzun, özgürlüğün sonsuz olduğu günlerde bunları kucağımıza doldururduk ve filmlerdeki gibi kafamıza taçlar yapar öyle gezerdik. Şimdi yap desen yapamayacağım o çiçekten taçların neşesini öylesine özlüyorum ki bazen... Yine de her devrin kendine göre bir güzelliği var işte. Hiç bir şey kalmasa da elimizde; ülkemiz hiç olmadığı kadar karanlık günler yaşıyor gibi görünse de, her karanlığın bir aydınlığı var. En azından bol güneş ve bahar çiçekleri var... Ve çoğu zaman hiç bir şey de göründüğü kadar kötü olmuyor...

Bahar çok acaip bir mevsim gerçekten. Daha fazla güneş görmeye başlıyoruz bir kere, en güzel yanlarından biri bu. Trafik bile mucizevi bir el dokunmuşcasına rahatlıyor. Ama hiç bir şey baharda çiçek açan ağaçlar gibi olamaz. Memleketimizde ne yazık ki, ağacın, kuşun, çiçeğin değeri az, o yüzden bahar çiçeklerinin tadını fazlaca çıkaramıyoruz çünkü ağaç az! Ama İngiltere'de baharda öylesine köpürür ki ağaçlar; yollar (sanki kar yağmışcasına) bahar çiçekleri ile dolar, onlara kıyamayarak ama çaresizce basarak yürürsünüz. O muhteşem manzarayı özlüyorum doğrusu ne yalan söyleyeyim. Ama yine de bu sabah bizim ofisin karşısındaki apartmanın bahçesindeki ne ağacı olduğunu da tam bilemediğim ağacın çiçeklerine bakınca o bahar sevinci doldu içime. Bizim ofisin bahçesinde kupkuru dalları ile hüzünlü duran ağaca bile yakından baktım, yeşermeye başlamış, bir haftaya kadar o da dayanamaz sanırım, patlatır muhteşem çiçeklerini.
Çocukken, bahçelerin bol, yazların uzun, özgürlüğün sonsuz olduğu günlerde bunları kucağımıza doldururduk ve filmlerdeki gibi kafamıza taçlar yapar öyle gezerdik. Şimdi yap desen yapamayacağım o çiçekten taçların neşesini öylesine özlüyorum ki bazen... Yine de her devrin kendine göre bir güzelliği var işte. Hiç bir şey kalmasa da elimizde; ülkemiz hiç olmadığı kadar karanlık günler yaşıyor gibi görünse de, her karanlığın bir aydınlığı var. En azından bol güneş ve bahar çiçekleri var... Ve çoğu zaman hiç bir şey de göründüğü kadar kötü olmuyor...
6 Mart 2008 Perşembe
Herkes kafasına göre iş yapıyor!
Geçen hafta Pazartesi günü kaza yaptım. Akşam ajanstan çıkmış eve gidiyordum. Sakin bir gün, eve gideceğim, yemek yiyeceğiz, sohbet muhabbet, belki bir film. Sıradan bir gündü aslında. Tam bizim eve inen yokuşa girdim; sağda kocaman bir kamyon gördüm, sokağın başında, ondan sonra hatırladığım tek şey, o sokaktan çıkan bir araca "küüt" diye çarptığım...
Önemli bir kaza değil aslında. Aracı görmeme imkan yoktu, ben çok hızlı değildim, o hızlı çıktı (bence) ama yine de onun sol ön tarafı benim ise sağ ön tarafım biraz dağıldı o kadar. Sakince arabadan çıktım. Sakince arabayı kilitledim (ne olur ne olmaz diye). Adamla birbirimize "geçmiş olsun" dedik. Ben CC'yi aradım, o da polisi. Eve çok yakın olduğumuz için CC hemen geldi. Polis ise 1,5 saat sonra falan ancak olay yerine varabildi, farları ışıkları yanmaz bir halde hem de.
Olay o kadar açıktı ki. Ben ana yoldayım, adam tali yoldan hızla çıktı, ben çarptım (herkese adam bana çarptı dediğim için CC hala dalga geçmekte benimle), kusurun tamamı onda. Onun da kaskosu var, benim de ama gerek de yok. Sonuçta benim bir hatam yok... diyorum ben, hatta adam da aynı şeyi söylüyor. Polis bir şey bile sormadı. Baktı, raporu hazırladı, alkol muayenesi yaptı, "geçmiş olsun" dedi, "raporu yarın sabah 10:00 gibi alırsınız" diye de ekledi, çekti gitti.
Biz, ertesi gün, Selamiçeşme Trafik Şube'ye kaza raporunu almaya gittik. Raporda 8'de 8 ben kusurlu görünüyorum! Ama o kadar eminim ki (hatta CC de öyle) kusurun tamamen karşı tarafta olduğundan, bin kere baktım, nereye yanlış bakıyorum diye. Yok, meğerse kusurun tamamını bana vermiş polis. Meğerse orası bir kavşakmış! Meğerse ben kavşaklarda yol sağdan gelenindir kuralını çiğnemişim! O anda delireceğim sandım. :) Hele de kaza yaptığımız adam gelip "abla, ben biliyordum zaten de söyleyemedim" deyince iyice delirdim... Geniş bir cadde, ona bağlanan daracık çıkmaz bir sokak, herhangi bir kavşak işareti yok, ışık yok, uyarı yok! Nasıl kavşak oluyor? Bilemiyorum.
Biz olayı şöyle çözdük. Kazayı yapan adam kaportacı. Muhtemelen polis arkadaşları, işleri düştüğünde halletmek için tavladı. Muhtemelen bir tanıdığı vardı. Muhtemelen ben olayın tersine döneceğinden hiç şüphelenmediğim için bir arada derede işi bağladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nde adaletsizlik artık heryere bir virüs gibi bulaşmış durumda. 2 haftadır arabasızım. Üstelik araba annemin arabası. Kaskodaki %60 indirimini benim yüzümden, hem de adaletsizce bir karar yüzünden kaybetti, hiçbir hatası yokken. Bu adaletsizlik herkesin yanına kar kaldı. Trafik Mahkemesi'ne başvursan olay 3-4 sene sürüyormuş, başvursan bir türlü, başvurmasan bir türlü...
Hep derdim ki kötülük heryerde var. Heryerde olduğu kadar bizde de var. Ama artık oransal olarak o kadar arttı ki, bazen duyduklarıma, yaşadıklarıma inanamıyorum, gerçekten çok acı ama bu milleti kendime ait hissedemiyorum, uzaklaşıyorum... Üzülüyorum, hem de çok üzülüyorum!
Önemli bir kaza değil aslında. Aracı görmeme imkan yoktu, ben çok hızlı değildim, o hızlı çıktı (bence) ama yine de onun sol ön tarafı benim ise sağ ön tarafım biraz dağıldı o kadar. Sakince arabadan çıktım. Sakince arabayı kilitledim (ne olur ne olmaz diye). Adamla birbirimize "geçmiş olsun" dedik. Ben CC'yi aradım, o da polisi. Eve çok yakın olduğumuz için CC hemen geldi. Polis ise 1,5 saat sonra falan ancak olay yerine varabildi, farları ışıkları yanmaz bir halde hem de.
Olay o kadar açıktı ki. Ben ana yoldayım, adam tali yoldan hızla çıktı, ben çarptım (herkese adam bana çarptı dediğim için CC hala dalga geçmekte benimle), kusurun tamamı onda. Onun da kaskosu var, benim de ama gerek de yok. Sonuçta benim bir hatam yok... diyorum ben, hatta adam da aynı şeyi söylüyor. Polis bir şey bile sormadı. Baktı, raporu hazırladı, alkol muayenesi yaptı, "geçmiş olsun" dedi, "raporu yarın sabah 10:00 gibi alırsınız" diye de ekledi, çekti gitti.
Biz, ertesi gün, Selamiçeşme Trafik Şube'ye kaza raporunu almaya gittik. Raporda 8'de 8 ben kusurlu görünüyorum! Ama o kadar eminim ki (hatta CC de öyle) kusurun tamamen karşı tarafta olduğundan, bin kere baktım, nereye yanlış bakıyorum diye. Yok, meğerse kusurun tamamını bana vermiş polis. Meğerse orası bir kavşakmış! Meğerse ben kavşaklarda yol sağdan gelenindir kuralını çiğnemişim! O anda delireceğim sandım. :) Hele de kaza yaptığımız adam gelip "abla, ben biliyordum zaten de söyleyemedim" deyince iyice delirdim... Geniş bir cadde, ona bağlanan daracık çıkmaz bir sokak, herhangi bir kavşak işareti yok, ışık yok, uyarı yok! Nasıl kavşak oluyor? Bilemiyorum.
Biz olayı şöyle çözdük. Kazayı yapan adam kaportacı. Muhtemelen polis arkadaşları, işleri düştüğünde halletmek için tavladı. Muhtemelen bir tanıdığı vardı. Muhtemelen ben olayın tersine döneceğinden hiç şüphelenmediğim için bir arada derede işi bağladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nde adaletsizlik artık heryere bir virüs gibi bulaşmış durumda. 2 haftadır arabasızım. Üstelik araba annemin arabası. Kaskodaki %60 indirimini benim yüzümden, hem de adaletsizce bir karar yüzünden kaybetti, hiçbir hatası yokken. Bu adaletsizlik herkesin yanına kar kaldı. Trafik Mahkemesi'ne başvursan olay 3-4 sene sürüyormuş, başvursan bir türlü, başvurmasan bir türlü...
Hep derdim ki kötülük heryerde var. Heryerde olduğu kadar bizde de var. Ama artık oransal olarak o kadar arttı ki, bazen duyduklarıma, yaşadıklarıma inanamıyorum, gerçekten çok acı ama bu milleti kendime ait hissedemiyorum, uzaklaşıyorum... Üzülüyorum, hem de çok üzülüyorum!
21 Şubat 2008 Perşembe
Adam&Eve
Başlıktaki gibi yazılıyor da; "edımaniv" gibi okunuyor, söylediğimde "hedımani" falan gibi anlayanlar olduğundan bu açıklama ile başlayayım dedim, herkes bilmek zorunda değil. :) Anlamını da söyleyeyim bari, bu bizim balayımızı geçirdiğimiz otel, Adem ile Havva anlamına geliyor. Yani otelin tüm kavramsal yapısı, malum, aşk üzerine. :) Yani biraz ayrımcılık durumu var, çift olmak gerek sanki. Ama bunu umursamayıp yalnız ya da arkadaşlarla da gidilir, sonuçta kime ne? :) Neyse ben konuma döneyim. Balayı meselesi.
Biz evlenmeye karar verdik. Yani vermiştik zaten de sonradan olaylar kontrolden çıktı. Biz tören, teferruat sevmediğimizden ikimiz gidip imza atıp çıkıverecektik. Sonra herhangi bir tarih olmasın, 14 Şubat olsun dedik. Yani CC dedi. Yani fikir onun, "aa süper olur" deyip onaylaması benim oldu. Herneyse, tarih özel ya, öyle şahitsiz olmaz bari ND benim, eşi MD de CC'nin şahidi olsun dedik. E, onlar da geliyor, bu da hayatımızda bir kez olacak bir şey sonuçta, bari özel bir şeyler giyelim de deyince, üstelik herkese de tarihi söyleyince niye yalnız başımıza nikah yaptığımız sorusunun cevabı da iyice bulanıklaştı ama kararımızdan dönmedik. 4 kişi gittik evlendik çıktık. Aslında bu da komik bir hikaye olabilir ama son zamanlarda günlüğe evlilik meselesi dışında pek bir şey yazmaz oldum, kimseyi sıkmak istemiyorum ve zaten herkes de dinledi, o yüzden bu kısmı geçeyim, balayına geleyim diyorum ama her zamanki gibi lafı uzattığımdan bir türlü gelemiyorum... :)
.JPG)
Odanın resimlerini çekmek aklıma geldiğinde odayı toplamak aklıma gelmediği için özür dileyeyim ama siz onu bunu bırakın, burası süper bir otel. Dargınları barıştırır, problemleri düzeltir, evlilikleri kurtarır yemin ederim. :)
Bir kere otelin girişinde Atrium denilen bir yer var, burası ben diyeyim 20 metre siz deyin 30 metre iç bükey tavanlı, çok çok uzun bir salon. Ortasında bir o kadar uzun bir bar, iki yanında aynı uzunlukta beyaz dev minderler var, tavan ise tam 4 milyon 800 bin adet 5x5 cm'lik aynalar ile kaplanmış. Geceleri burada aynalarla süper ışık oyunları yapıyorlar. O kadar etkileyici ki anlatamam. Bunun dışında restaurantlar, havuz vs. çok güzel, tam Eren Talu stili. Benim aslında çok statik bulduğum bu stil, itiraf edeyim ki burada mükemmel sonuç vermiş. Ama odaları kesinlikle mükemmel. 4 tarafı ayna olan bir odadasınız, umarım çektiğim fotoğraflar bunu yeterince anlatır. Tavanda gizli ışık sistemleri var, özel kumanda ile ışığı istediğin şekle getirebiliyorsunuz. Odada perde yok, sadece balkonun dışındaki panjur var. Yalnız dikkat :) sabah belli bir saatte kendisi açılıyor ve insan şok oluyor. :) Muhtemelen o saat programlanıyordur ama biz uğraşmadık. Odada bir jakuzi, banyoda ise buhar banyolu süper bir duş var. Plazma ekranda da müzik, tv, film seçenekleri bol. Yalnız müzik bize yetersiz geldi. Hele otelin discosu bir felaketti. Zaten disco denilen şeye çok gülerim, sürekli tekno çalınca bir de zevksiz hale geldi, sonuçta balayında hiç dansedemeden döndük. Bu da kötü bir puan bana kalsa. Ama otelin genel konsepti olduğu için sürekli tekno çalıyorlarmış. Bence hata ediyorlar. Otelin mimarisi yanında servisi de süper. Türkiye'de gördüklerimin içinde en iyisi diyebilirim. Hele bize hizmet eden şef garson hayatta gördüğüm en profesyonel insanlardan biriydi, işine katma değer katabilmek budur, helal olsun ona!
Biz çok mutlu bir tatil geçirdik. Ben de çok buldumcuk oldum biliyorum ama evlilik güzel şey, hele de aile olmayı gerçekten hissedebiliyorsan.
Sonuçta; balayı denilen şey için Adam&Eve'den daha uygun bir otel düşünemiyorum. Mutlaka her çiftin bir kez gitmesi gereken bir yer. En azından bağırınca yanan ışıklar için :))
Biz evlenmeye karar verdik. Yani vermiştik zaten de sonradan olaylar kontrolden çıktı. Biz tören, teferruat sevmediğimizden ikimiz gidip imza atıp çıkıverecektik. Sonra herhangi bir tarih olmasın, 14 Şubat olsun dedik. Yani CC dedi. Yani fikir onun, "aa süper olur" deyip onaylaması benim oldu. Herneyse, tarih özel ya, öyle şahitsiz olmaz bari ND benim, eşi MD de CC'nin şahidi olsun dedik. E, onlar da geliyor, bu da hayatımızda bir kez olacak bir şey sonuçta, bari özel bir şeyler giyelim de deyince, üstelik herkese de tarihi söyleyince niye yalnız başımıza nikah yaptığımız sorusunun cevabı da iyice bulanıklaştı ama kararımızdan dönmedik. 4 kişi gittik evlendik çıktık. Aslında bu da komik bir hikaye olabilir ama son zamanlarda günlüğe evlilik meselesi dışında pek bir şey yazmaz oldum, kimseyi sıkmak istemiyorum ve zaten herkes de dinledi, o yüzden bu kısmı geçeyim, balayına geleyim diyorum ama her zamanki gibi lafı uzattığımdan bir türlü gelemiyorum... :)
Odanın resimlerini çekmek aklıma geldiğinde odayı toplamak aklıma gelmediği için özür dileyeyim ama siz onu bunu bırakın, burası süper bir otel. Dargınları barıştırır, problemleri düzeltir, evlilikleri kurtarır yemin ederim. :)
Bir kere otelin girişinde Atrium denilen bir yer var, burası ben diyeyim 20 metre siz deyin 30 metre iç bükey tavanlı, çok çok uzun bir salon. Ortasında bir o kadar uzun bir bar, iki yanında aynı uzunlukta beyaz dev minderler var, tavan ise tam 4 milyon 800 bin adet 5x5 cm'lik aynalar ile kaplanmış. Geceleri burada aynalarla süper ışık oyunları yapıyorlar. O kadar etkileyici ki anlatamam. Bunun dışında restaurantlar, havuz vs. çok güzel, tam Eren Talu stili. Benim aslında çok statik bulduğum bu stil, itiraf edeyim ki burada mükemmel sonuç vermiş. Ama odaları kesinlikle mükemmel. 4 tarafı ayna olan bir odadasınız, umarım çektiğim fotoğraflar bunu yeterince anlatır. Tavanda gizli ışık sistemleri var, özel kumanda ile ışığı istediğin şekle getirebiliyorsunuz. Odada perde yok, sadece balkonun dışındaki panjur var. Yalnız dikkat :) sabah belli bir saatte kendisi açılıyor ve insan şok oluyor. :) Muhtemelen o saat programlanıyordur ama biz uğraşmadık. Odada bir jakuzi, banyoda ise buhar banyolu süper bir duş var. Plazma ekranda da müzik, tv, film seçenekleri bol. Yalnız müzik bize yetersiz geldi. Hele otelin discosu bir felaketti. Zaten disco denilen şeye çok gülerim, sürekli tekno çalınca bir de zevksiz hale geldi, sonuçta balayında hiç dansedemeden döndük. Bu da kötü bir puan bana kalsa. Ama otelin genel konsepti olduğu için sürekli tekno çalıyorlarmış. Bence hata ediyorlar. Otelin mimarisi yanında servisi de süper. Türkiye'de gördüklerimin içinde en iyisi diyebilirim. Hele bize hizmet eden şef garson hayatta gördüğüm en profesyonel insanlardan biriydi, işine katma değer katabilmek budur, helal olsun ona!
Biz çok mutlu bir tatil geçirdik. Ben de çok buldumcuk oldum biliyorum ama evlilik güzel şey, hele de aile olmayı gerçekten hissedebiliyorsan.
Sonuçta; balayı denilen şey için Adam&Eve'den daha uygun bir otel düşünemiyorum. Mutlaka her çiftin bir kez gitmesi gereken bir yer. En azından bağırınca yanan ışıklar için :))
10 Şubat 2008 Pazar
EE'nin doğumgünü...
27 Ocak 2008 Pazar
Pazar günlerinin huzuru...
Saatin tik takları duyuluyor, arkamdan... Bir Fenerbahçe saati almış bana NC, sağolsun, eltim olur kendisi. :) Elti de ne komik bir laftır ama. Yine de seviyorum Türkçeye özel bu terimleri... CC, kanepede uyumakta... TV'de bakmadığım bir dizi, sesi geliyor yavaştan, güzel de bir müzik var arka planda... ND'yi aradım, dükkanda çalışıyordu, EE ise evde uyuklamakta... ŞE ile de konuştuk. Tamam oldu bizim ekip... Önümde bilgisayarım, içilmiş bir kahve fincanı, sigara, en çok sevdiğim şeylerden biri olan Nutella. Annem kızacak biliyorum sigara ile Nutella yeme, çok zararlı diye. İkisi birarada mı, ikisi de mi, yoksa sadece sigara mı zararlı, çok da önemi yok şu anda...
Pazar günleri bu saatleri seviyorum. Henüz yatmaya çok var. Yani Pazartesi paniğine gerek yok. Hava da karardı, uyuklamak için ideal saatler aslında. Aşağıdakiler da çok ses yapmıyor bu akşam. Her apartman dairesinin aksine bizde gürültüyü yapan aşağı dairedekiler. Yukarı bu kadar gürültü çıkar mı, çıkmaz aslında, imkansız geliyor kulağa ama bizde bu mümkün oluyor. CC'nin onları rahatsız edebilmek için süper teorileri var. Örneğin benim davula dev kolonlar bağlayıp kendisi güm güm güm çalacakmış. Ya da müziğin sesini en yüksek volümlü hale getirip evden çıkıp gidecekmişiz. Tabii yapmıyoruz bunları... :)
Herneyse, yine konuyu dağıttım. Pazar günlerini seviyorum diyordum. Özellikle de Pazar akşamları evde olmayı. Kitap okuyup, gazeteleri karıştırıp, Nutella kaşıklamayı. Boş boş bakmayı hatta. Aslında ertesi gün işe gidecek olmak rahatlatıyor insanı. Hiç işim olmasa, bir anlamı da olmazdı sanırım Pazar'ların. Hiç işim olmamasını nasıl da istiyorum bazen ama nasıl da korkutucu aslında. Biraz önce EE ile bunu konuşuyorduk telefonda. Öylesine bir kimlik ki insanın işi, bundan vazgeçmek sanki kendinden büyük bir parçadan vazgeçmek gibi... Hiç işim olmasın istiyorum diye diye sanırım 50 yaşına falan geleceğim ve emekli olmak zorunda hissedeceğim kendimi ya da annem gibi çalışacağım sürekli ama yok, hiç zannetmiyorum. Aslında en çok istediğim yazmaya zaman ayırmak. Umarım birgün bunu yapacak fırsatım olur.
Saat 18:30'u geçti... Yemek de yedik erken erken... Bugün yıllar sonra hazır çorba yaptım. Aslında benim için utanç verici kabul edilmesi gereken bir şey, malum yemekte doğallıktan yanayım güya. Ama bu Knorr'un katkısız bir çorbası. İçinde hiç bir katkı maddesi yok yani. Tarhana yapmak gibi yapılıyormuş, tüm malzemeleri kurutarak. Biraz inanılması zor geliyor ama itiraf edeyim tadı çok güzeldi. "Alaca" çorbası. Gayet tavsiye edebilirim...
Ah Pazar'ın keyfini çıkarmalı biraz daha, böyle boş boş yazılar yazıp, gazetelerde boş boş şeyleri okumalı, TV'de de gereksiz programlar seyretmeli. Ama "Mutluluk" vardı, Zülfü Livaneli'nin kitabından, belki de onu seyrederiz kimbilir. Seyretmemiştim ben, sanırım CC de öyle...
Şu dünyanın tüm kötülüğüne rağmen bazı şeyler insana umut veriyor işte. Bu Pazar da öyle bir duyguya kapıldım. Enseyi çok da karartmamalı. Allaha şükür deyip, oyuna devam etmeli... Tadını çıkartmalı... O kadar şanslıyız ki, değerini bilmeli!
Pazar günleri bu saatleri seviyorum. Henüz yatmaya çok var. Yani Pazartesi paniğine gerek yok. Hava da karardı, uyuklamak için ideal saatler aslında. Aşağıdakiler da çok ses yapmıyor bu akşam. Her apartman dairesinin aksine bizde gürültüyü yapan aşağı dairedekiler. Yukarı bu kadar gürültü çıkar mı, çıkmaz aslında, imkansız geliyor kulağa ama bizde bu mümkün oluyor. CC'nin onları rahatsız edebilmek için süper teorileri var. Örneğin benim davula dev kolonlar bağlayıp kendisi güm güm güm çalacakmış. Ya da müziğin sesini en yüksek volümlü hale getirip evden çıkıp gidecekmişiz. Tabii yapmıyoruz bunları... :)
Herneyse, yine konuyu dağıttım. Pazar günlerini seviyorum diyordum. Özellikle de Pazar akşamları evde olmayı. Kitap okuyup, gazeteleri karıştırıp, Nutella kaşıklamayı. Boş boş bakmayı hatta. Aslında ertesi gün işe gidecek olmak rahatlatıyor insanı. Hiç işim olmasa, bir anlamı da olmazdı sanırım Pazar'ların. Hiç işim olmamasını nasıl da istiyorum bazen ama nasıl da korkutucu aslında. Biraz önce EE ile bunu konuşuyorduk telefonda. Öylesine bir kimlik ki insanın işi, bundan vazgeçmek sanki kendinden büyük bir parçadan vazgeçmek gibi... Hiç işim olmasın istiyorum diye diye sanırım 50 yaşına falan geleceğim ve emekli olmak zorunda hissedeceğim kendimi ya da annem gibi çalışacağım sürekli ama yok, hiç zannetmiyorum. Aslında en çok istediğim yazmaya zaman ayırmak. Umarım birgün bunu yapacak fırsatım olur.
Saat 18:30'u geçti... Yemek de yedik erken erken... Bugün yıllar sonra hazır çorba yaptım. Aslında benim için utanç verici kabul edilmesi gereken bir şey, malum yemekte doğallıktan yanayım güya. Ama bu Knorr'un katkısız bir çorbası. İçinde hiç bir katkı maddesi yok yani. Tarhana yapmak gibi yapılıyormuş, tüm malzemeleri kurutarak. Biraz inanılması zor geliyor ama itiraf edeyim tadı çok güzeldi. "Alaca" çorbası. Gayet tavsiye edebilirim...
Ah Pazar'ın keyfini çıkarmalı biraz daha, böyle boş boş yazılar yazıp, gazetelerde boş boş şeyleri okumalı, TV'de de gereksiz programlar seyretmeli. Ama "Mutluluk" vardı, Zülfü Livaneli'nin kitabından, belki de onu seyrederiz kimbilir. Seyretmemiştim ben, sanırım CC de öyle...
Şu dünyanın tüm kötülüğüne rağmen bazı şeyler insana umut veriyor işte. Bu Pazar da öyle bir duyguya kapıldım. Enseyi çok da karartmamalı. Allaha şükür deyip, oyuna devam etmeli... Tadını çıkartmalı... O kadar şanslıyız ki, değerini bilmeli!
22 Ocak 2008 Salı
Hazır hızımı almışken...
Biraz önce çalışırken (aslında inşaat ile ilgili bir sunum hazırlıyorum, nereden çıktı diyebilirsiniz de işte, bilmiyorum, beyin çağrışımlarla çalışıyor malum) eskiden, 4 yıl kadar önce yazdığım bir yazı geldi aklıma. Bu yazı gerçek aşkı arayan, varlığına da artık pek inanamayan bir kadının yazdığı bir yazıydı. O ömrü boyunca "vazgeçilmez" olmak istiyordu birisi için. Ve o insanı da "vazgeçilmez" görmek istiyordu yaşamında. Bir yandan kendi özgürlüğü ve mülkiyet karşıtlığı ile çelişen bu durumu beyni istiyor, hormonları ise zorladıkça zorluyordu. Arıyordu işte, duygularından utanmıyordu. İnsan olmak buydu, iyisiyle kötüsüyle insan. Şimdi, içinde bulunduğum duruma baktım da o yazı geldi aklıma. Neredeyse her öğlen tatilinde CC'yi arıyorum ya da o beni arıyor. Gün içinde bu 10 dakikalık konuşma bize iyi geliyor. Önemli şeyler konuşmuyoruz çoğu zaman. İki sevgili ne konuşursa işte. Bugün de aynı şeyi yaptık elbette. Belki de oradan aklıma geldi. Akşamları bir insanı görmek için eve koşmak güzel. Fikir çatışmaları olsa da, bazen çok çok kızsan da onu vazgeçilmez bir parçan olarak görmek de. Bundan 50 sene sonra da yanımda olacağını öylesine hissediyorum ki, o yazıyı yazarken hissettiklerim gerçekleşen bu masal ile başka bir anlam kazanıyor. Haydi bu kadar anlattıktan sonra o eski yazıyı da koyayım bari...
O an...
Hep, onu tanıdığım an anlayacağımı söylediler, öyle okudum, dinledim, seyrettim. Hep, ilk görüşte içimde bir his uyanacağını ve onun, o olduğunu bileceğimi düşündüm... Bunu hayal etmek bile çok güzel. Ama... Ya o an doğru an olmazsa? Ya onu tanıyamazsam? Ya o, o ise ama ben farkedemezsem? Ya yolda yanlışlıkla çarpışıp da geçersek? Ya tanışamazsak? Ya tanışırsak ama konuşma fırsatımız olmazsa? Ya tanışsak bile o an doğru an olmazsa? Ya yaşamımın fırsatını elimden kaçırırsam? Mutlu aşk var mı? Buna bir türlü inanmak gelmiyor içimden. Aşk var mı? Ondan bile emin değilim. O zaman neden içimde bir şeyler onun bir gün geleceğini söylüyor? Bir gün bir yerde onu göreceğimi? O an...
O an... Nasıl bir an olacak? Söylemek isteyip de söyleyemediklerim, söylememek için yutkunduğum şeyleri nasıl söyleyeceğim? O neler söyleyecek? Birbirimize ilk söyleyeceğimiz şeyler ne olacak? Birbirimize nasıl bakacağız? Birlikte neler yapacağız? O, hangi kitapları okumayı sevecek? İlk okuduğu kitap ne olacak? En sevdiği film? Yapmayı en çok sevdiği şey? Benim gibi yemyeşil çimenlere yatıp da biraz gökyüzünü seyredip, biraz kitap okuyup, biraz uyuklamayı sevecek mi? Sevmezse ben onu sever miyim? Yoksa ayrı ayrı şeyleri sevsek de sevecek miyiz birbirimizi? Nelere meraklı olacak? Hangi rengi sevecek? Neler giymekten hoşlanacak? Geceleri nasıl uyuyacak? Gökgürültüsünü sevecek mi benim gibi? Şimşek çaktıktan sonra gökgürültüsünün kaç saniye sonra geldiğini ölçecek mi? Yağmurda yürümeyi sevecek mi? Ya da karlara yatmayı. Ya da sakin bir denizde yavaşça, gürültü yapmadan kulaç atmayı? Tertemiz çamaşırları sevecek mi acaba? Yumuşacık bir yatakta, Pazar sabahları duş alıp sonra tembellik yapmayı? Ya da bir an evvel bitirmek istediği için bir kitabı, güneşin doğuşuna kadar okumayı sevecek mi? En sevdiği şarkıyı dinleyerek hafif bir rüzgarla düşüncelere dalmayı? Gece yarısı uyku tutmayınca yıldızlara bakmayı sevecek mi? Gülmeyi bilecek mi acaba? Başkalarına, kendine... Ağlayabilecek mi, hiç kimseden çekinmeden? Merak ettiği şeyin peşinden gidebilecek mi? Sevdiğini söylemeyi becerebilecek mi acaba? Yanlışları ile yüzleşmeyi? Cesur olabilecek mi? Doğru bildiğini çekinmeden söyleyebilecek mi? Tüm yanlışlara, haksızlıklara karşı durabilecek mi? Benden ayrı olduğunda beni düşünecek mi?
Bugüne kadar karşıma çıkan insanlar beni sana hazırladı diyebilecek mi? Senin değerini daha çok bilmem için... Benim ona söyleyeceğim gibi.O beni tanıyacak mı acaba? Ben onu tanıyabilecek miyim? Ya birbirimizin yanından geçip gidersek? Ya gitmek zorunda kalırsak? O dönüp gelecek mi?
Not: Yazıyı hiç değiştirmedim. O anki duygularıma bakınca, bu son paragraf ne kadar anlamlı... Biz 20 sene ayrılıktan sonra yeniden birbirini bulmuş, arada bir çok şeyler yaşamış ama ne yaşadığını şimdi unutmuş, sanki hiç ayrılmamış, sanki hiç 20 yıl geçmemiş, sanki 1 hafta görüşmemişiz gibi birbirini kabul etmiş 2 insan... Yaşam çok acaip çok. Çoookkk acaip!
O an...
Hep, onu tanıdığım an anlayacağımı söylediler, öyle okudum, dinledim, seyrettim. Hep, ilk görüşte içimde bir his uyanacağını ve onun, o olduğunu bileceğimi düşündüm... Bunu hayal etmek bile çok güzel. Ama... Ya o an doğru an olmazsa? Ya onu tanıyamazsam? Ya o, o ise ama ben farkedemezsem? Ya yolda yanlışlıkla çarpışıp da geçersek? Ya tanışamazsak? Ya tanışırsak ama konuşma fırsatımız olmazsa? Ya tanışsak bile o an doğru an olmazsa? Ya yaşamımın fırsatını elimden kaçırırsam? Mutlu aşk var mı? Buna bir türlü inanmak gelmiyor içimden. Aşk var mı? Ondan bile emin değilim. O zaman neden içimde bir şeyler onun bir gün geleceğini söylüyor? Bir gün bir yerde onu göreceğimi? O an...
O an... Nasıl bir an olacak? Söylemek isteyip de söyleyemediklerim, söylememek için yutkunduğum şeyleri nasıl söyleyeceğim? O neler söyleyecek? Birbirimize ilk söyleyeceğimiz şeyler ne olacak? Birbirimize nasıl bakacağız? Birlikte neler yapacağız? O, hangi kitapları okumayı sevecek? İlk okuduğu kitap ne olacak? En sevdiği film? Yapmayı en çok sevdiği şey? Benim gibi yemyeşil çimenlere yatıp da biraz gökyüzünü seyredip, biraz kitap okuyup, biraz uyuklamayı sevecek mi? Sevmezse ben onu sever miyim? Yoksa ayrı ayrı şeyleri sevsek de sevecek miyiz birbirimizi? Nelere meraklı olacak? Hangi rengi sevecek? Neler giymekten hoşlanacak? Geceleri nasıl uyuyacak? Gökgürültüsünü sevecek mi benim gibi? Şimşek çaktıktan sonra gökgürültüsünün kaç saniye sonra geldiğini ölçecek mi? Yağmurda yürümeyi sevecek mi? Ya da karlara yatmayı. Ya da sakin bir denizde yavaşça, gürültü yapmadan kulaç atmayı? Tertemiz çamaşırları sevecek mi acaba? Yumuşacık bir yatakta, Pazar sabahları duş alıp sonra tembellik yapmayı? Ya da bir an evvel bitirmek istediği için bir kitabı, güneşin doğuşuna kadar okumayı sevecek mi? En sevdiği şarkıyı dinleyerek hafif bir rüzgarla düşüncelere dalmayı? Gece yarısı uyku tutmayınca yıldızlara bakmayı sevecek mi? Gülmeyi bilecek mi acaba? Başkalarına, kendine... Ağlayabilecek mi, hiç kimseden çekinmeden? Merak ettiği şeyin peşinden gidebilecek mi? Sevdiğini söylemeyi becerebilecek mi acaba? Yanlışları ile yüzleşmeyi? Cesur olabilecek mi? Doğru bildiğini çekinmeden söyleyebilecek mi? Tüm yanlışlara, haksızlıklara karşı durabilecek mi? Benden ayrı olduğunda beni düşünecek mi?
Bugüne kadar karşıma çıkan insanlar beni sana hazırladı diyebilecek mi? Senin değerini daha çok bilmem için... Benim ona söyleyeceğim gibi.O beni tanıyacak mı acaba? Ben onu tanıyabilecek miyim? Ya birbirimizin yanından geçip gidersek? Ya gitmek zorunda kalırsak? O dönüp gelecek mi?
Not: Yazıyı hiç değiştirmedim. O anki duygularıma bakınca, bu son paragraf ne kadar anlamlı... Biz 20 sene ayrılıktan sonra yeniden birbirini bulmuş, arada bir çok şeyler yaşamış ama ne yaşadığını şimdi unutmuş, sanki hiç ayrılmamış, sanki hiç 20 yıl geçmemiş, sanki 1 hafta görüşmemişiz gibi birbirini kabul etmiş 2 insan... Yaşam çok acaip çok. Çoookkk acaip!
Yine Yılmaz Özdil'den...
Yılmaz Özdil'i takdir ederim, bilen bilir, daha önce de yazılarını koymuştum günlüğe. Bugünkü özellikle çok başarılı, paylaşayım dedim...
Sütten çıkmış ’ak’ kaşık...
Dolar yükseliyor...
"ABD’nin yüzünden."
Niye düşmüştü?
"Hükümetimiz sayesinde."
Niye çıkıyor?
"ABD’nin yüzünden."
*
Borsa yukarı...
"E ülkede istikrar var."
Borsa aşağı...
"E dünyada istikrarsızlık var."
İhracat patladı...
"Maharetten."
İthalat patladı...
"Pariteden."
Benzin ucuzladı...
"Beceri."
Benzin zamlandı...
"Petrolün varili."
*
Barajlar dolu... "Bereket getirdik."
Barajlar boş... "Sıcaktan."
Su bastı... "Yağmurdan."
Çipuralar boğuldu... "Soğuktan."
Danalar delirdi... "İnekten."
Tavuklar grip oldu... "Kuştan."
İlaç yok... "Eczacıdan."
Ameliyat yapılamıyor... "Doktordan."
Hastanede bebeler öldü... "Klimadan."
Lağıma çocuk düştü... "Ameleden."
Hızlı tren faciası? "Makinistten."
Peki, uçak niye çakıldı birader?
"Rahmetli pilottan."
*
Gaz gelmiyor... "İran’dan."
Elektrik zamlandı... "Gazdan."
Gaz niye zamlandı? "Rusya’dan."
Enflasyon tırmanıyor... "Hıyardan."
İşsizlik... "Maaşı beğenmediğinden."
Maaşlar çok mu ki? "Oisidi’den..."
Büyüme küçüldü... "Çin’den."
a be hani AB’ye girmiştik?
"Sarkozy’den, Merkel’den."
Mortgage geldi... "Toki’den."
Mortgage battı... "Coni’den."
*
Durum iyi..."Bizden."
Durum kel..."Başkaları yüzünden."
22 Ocak 2008 Hürriyet
Sütten çıkmış ’ak’ kaşık...
Dolar yükseliyor...
"ABD’nin yüzünden."
Niye düşmüştü?
"Hükümetimiz sayesinde."
Niye çıkıyor?
"ABD’nin yüzünden."
*
Borsa yukarı...
"E ülkede istikrar var."
Borsa aşağı...
"E dünyada istikrarsızlık var."
İhracat patladı...
"Maharetten."
İthalat patladı...
"Pariteden."
Benzin ucuzladı...
"Beceri."
Benzin zamlandı...
"Petrolün varili."
*
Barajlar dolu... "Bereket getirdik."
Barajlar boş... "Sıcaktan."
Su bastı... "Yağmurdan."
Çipuralar boğuldu... "Soğuktan."
Danalar delirdi... "İnekten."
Tavuklar grip oldu... "Kuştan."
İlaç yok... "Eczacıdan."
Ameliyat yapılamıyor... "Doktordan."
Hastanede bebeler öldü... "Klimadan."
Lağıma çocuk düştü... "Ameleden."
Hızlı tren faciası? "Makinistten."
Peki, uçak niye çakıldı birader?
"Rahmetli pilottan."
*
Gaz gelmiyor... "İran’dan."
Elektrik zamlandı... "Gazdan."
Gaz niye zamlandı? "Rusya’dan."
Enflasyon tırmanıyor... "Hıyardan."
İşsizlik... "Maaşı beğenmediğinden."
Maaşlar çok mu ki? "Oisidi’den..."
Büyüme küçüldü... "Çin’den."
a be hani AB’ye girmiştik?
"Sarkozy’den, Merkel’den."
Mortgage geldi... "Toki’den."
Mortgage battı... "Coni’den."
*
Durum iyi..."Bizden."
Durum kel..."Başkaları yüzünden."
22 Ocak 2008 Hürriyet
21 Ocak 2008 Pazartesi
Evlenen evlenene, boşanan boşanana...
Adliyeler ne kadar doluysa, nikah salonları da bir o kadar dolu. Ben bu işi anlayamadim gitti.
Geçen haftamız nikah başvurusu yapma telaşı ile geçti. İşlerin yoğunluğu arasında kendi nikahım için zar zor zaman ayırmak koydu bir yandan, bir yandan bu koşuşturma heyecan vericiydi de, üstelik işin içinde istediğimiz günü ve saati yakalamak da vardı çünkü hem gün özel bir gün :) hem de nikah tarihleri neredeyse karaborsaya çıkmış. Bir de çok komik, belediyenin internet sitesinde boşta kalan tarihleri ve salonları yayınlıyorlar. Hani bir çift önde başvursan avantajlısın. Bir sürü evrak gerekiyor gibi geliyor sana başta, aslında çok da birşey yok. Sağlık raporu almak için kan aldırıp, röntgen çektiriyorsun, sonra sana sonuçları veriyorlar, belediyenin doktoruna gidip onaylatıyorsun, evlenmeye uygundur diye. Ama CC'nin söylediğine göre frengi testi yapıyorlarmış ki artık hastalık kalmamış zaten. :) Yani ilkelliğimiz bir güzel sürüyor. Herşey göstermelik ya ülkemizde bu da tabii ki öyle. Doktor da sonuçlara bakmıyor bile, sana soruyor, bir hastalığın var mı, psikolojik tedavi görüyor musun diye. Sanki evet ben deliyim diyeceksin?! Herneyse bu sağlık raporunun yanına kimlik fotokopisi, nüfus kütüğü örneği, ikametgah, 6'şar da resim kattın mı başvuruya hazırsın demek oluyor. Bir de anlamsızca 2'şer örnek doldurduğun formlar var ki onların mutlaka dolmakalemle doldurulması gerekiyor! Bunun nedenini anlayamadık ama lazım bir şey olsa gerek. Sanırım üzerinde tahribat yapmak zor olsun diye ama bu ne kadar gerçekçi onu da tam kestiremedim...
Çevremizde bir sürü 20'li yaşlarında insan vardı, biz ise (CC'nin deyimiyle!) orta yaşın biraz üzerinde (bana göre bu 40'lı yıllarda kaldı doğrusu, yani 35'in orta yaş sayılması, bana göre biz "ileri genç" sayılırız :) bu da sol bir örgüt adı gibi oldu ama) insanlar olarak daha sakindik. Onlar ise kendi aralarında sürekli kavga ediyorlardı, şu formu bir dolduramadın, niye yeterli resim getirmedin, yok kalem yok mu sende, şudur budur :)) Çok komikti çok. Evlenme memuru olan bayan ise çok tatlı ve yumuşak bir kadındı. Onu sevdik biz. Bizim törensiz nikah olacağı ve sadece gidip ikimiz imza atacağımız için işimiz daha kolay elbette ama tersi durumda bunun üzerine eklenecek o kadar formaliteyi, teferruatı çekmek zor, gerçekten "allah sabır versin"...
Geçen haftamız nikah başvurusu yapma telaşı ile geçti. İşlerin yoğunluğu arasında kendi nikahım için zar zor zaman ayırmak koydu bir yandan, bir yandan bu koşuşturma heyecan vericiydi de, üstelik işin içinde istediğimiz günü ve saati yakalamak da vardı çünkü hem gün özel bir gün :) hem de nikah tarihleri neredeyse karaborsaya çıkmış. Bir de çok komik, belediyenin internet sitesinde boşta kalan tarihleri ve salonları yayınlıyorlar. Hani bir çift önde başvursan avantajlısın. Bir sürü evrak gerekiyor gibi geliyor sana başta, aslında çok da birşey yok. Sağlık raporu almak için kan aldırıp, röntgen çektiriyorsun, sonra sana sonuçları veriyorlar, belediyenin doktoruna gidip onaylatıyorsun, evlenmeye uygundur diye. Ama CC'nin söylediğine göre frengi testi yapıyorlarmış ki artık hastalık kalmamış zaten. :) Yani ilkelliğimiz bir güzel sürüyor. Herşey göstermelik ya ülkemizde bu da tabii ki öyle. Doktor da sonuçlara bakmıyor bile, sana soruyor, bir hastalığın var mı, psikolojik tedavi görüyor musun diye. Sanki evet ben deliyim diyeceksin?! Herneyse bu sağlık raporunun yanına kimlik fotokopisi, nüfus kütüğü örneği, ikametgah, 6'şar da resim kattın mı başvuruya hazırsın demek oluyor. Bir de anlamsızca 2'şer örnek doldurduğun formlar var ki onların mutlaka dolmakalemle doldurulması gerekiyor! Bunun nedenini anlayamadık ama lazım bir şey olsa gerek. Sanırım üzerinde tahribat yapmak zor olsun diye ama bu ne kadar gerçekçi onu da tam kestiremedim...
Çevremizde bir sürü 20'li yaşlarında insan vardı, biz ise (CC'nin deyimiyle!) orta yaşın biraz üzerinde (bana göre bu 40'lı yıllarda kaldı doğrusu, yani 35'in orta yaş sayılması, bana göre biz "ileri genç" sayılırız :) bu da sol bir örgüt adı gibi oldu ama) insanlar olarak daha sakindik. Onlar ise kendi aralarında sürekli kavga ediyorlardı, şu formu bir dolduramadın, niye yeterli resim getirmedin, yok kalem yok mu sende, şudur budur :)) Çok komikti çok. Evlenme memuru olan bayan ise çok tatlı ve yumuşak bir kadındı. Onu sevdik biz. Bizim törensiz nikah olacağı ve sadece gidip ikimiz imza atacağımız için işimiz daha kolay elbette ama tersi durumda bunun üzerine eklenecek o kadar formaliteyi, teferruatı çekmek zor, gerçekten "allah sabır versin"...
13 Aralık 2007 Perşembe
Kadınlar... Erkekler...
Büyüdüğüm ortamda hep kadınlar vardı... Annem, babaannem, anneannem, anneannemin annesi, anneannemin annesinin teyzesi, anneannemin kızkardeşleri, komşu kadınlar, onların kızları, benim yakın mahalle arkadaşlarım... 70'li yıllardan mı, erkekler hep yoktular, kadınlar hep vardılar. Erkek dediğin ağır ve ulaşılmaz bir şeydi. Sabah çıkar, akşam gelirdi. Mahallenin köşelerinde bekçilik yapan delikanlılar ise hem mahallenin namusuna bekçilik yapar, hem de bizim asla ulaşamayacağımız, konuşamayacağımız karakterler olarak çok uzakta dururlardı. Bizim aile ise genelde kadın ağırlıklı olduğundan, babamla annem ayrı olduğundan, kardeşim de olmadığından böyle büyüdüm ben...
Bu yıl, benim için herşeyi ile o kadar özel ve inanılmaz gelişmeler getirdi ki, bunların en çarpıcı olanı, hayatımda var olmayan ama bundan sonra hep varolacak 3 önemli erkeği getirmesi oldu. 2007, sanırım ömrümün en önemli yılı olarak hiç zihnimden silinmeyecek heyecanlarla dolu. Artık hayatımda babam, erkek kardeşim ve tabii en önemlisi sırtımı dayayabileceğim, hayatımı paylaşacağım bir eşim var. Bütün bunların ne kadar önemli olduğunu kestirebiliyordum belki ama yaşamadan anlayamıyor insan. Artık düşündüğüm, endişelendiğim, kaybetmek istemediğim, iyi olmalarını ve hep yanımda olmalarını dilediğim bu 3 adam bana güven veriyor, kendimi yaşama daha bağlı ve mutlu hissediyorum. Artık omuzlarımda kaldıramayacağım bir yük hissetmiyorum...
Kadınlar ile erkeklerin yüzeysel olarak düşündüğümüzden çok daha derinlerde aslında ilişkileri. Bu iki cinsin birlikteliği, her anlamda birlikteliği, baba-kızlık, kardeşlik, yaşam ortaklığı, dostluk gibi, aslında ne kadar güzel, ne kadar güven verici olabilecekken, birbirimizi anlamayarak, anlamaya çalışmayarak, boşyere yıpratarak yıllarımızı tüketiyoruz. Hoşgörü, güven ve anlayışla iyi gitmeyecek hiç bir ilişki yok ve yarın birbirimizin yanında olacağımızdan asla %100 emin olamayacağımız bu yaşam oyununda gerçekten ama gerçekten kalp kırmaya değmiyor...
Ben yaşantımdaki 3 erkek için tanrıya şükrediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, hiç bilmediğim değerleri bana gösterdiğiniz için çok ama çok mutluyum... Yazıyı bu kadar klişe bir cümle ile bitirmek istemezdim ama :) hep içimden geldiği gibi yazıyorum işte... Hazır yazma fırsatını buldum, içimi dökeyim dedim. Tabii bu kadar aradan sonra günlüğü hala okuyan varsa...
Bu yıl, benim için herşeyi ile o kadar özel ve inanılmaz gelişmeler getirdi ki, bunların en çarpıcı olanı, hayatımda var olmayan ama bundan sonra hep varolacak 3 önemli erkeği getirmesi oldu. 2007, sanırım ömrümün en önemli yılı olarak hiç zihnimden silinmeyecek heyecanlarla dolu. Artık hayatımda babam, erkek kardeşim ve tabii en önemlisi sırtımı dayayabileceğim, hayatımı paylaşacağım bir eşim var. Bütün bunların ne kadar önemli olduğunu kestirebiliyordum belki ama yaşamadan anlayamıyor insan. Artık düşündüğüm, endişelendiğim, kaybetmek istemediğim, iyi olmalarını ve hep yanımda olmalarını dilediğim bu 3 adam bana güven veriyor, kendimi yaşama daha bağlı ve mutlu hissediyorum. Artık omuzlarımda kaldıramayacağım bir yük hissetmiyorum...
Kadınlar ile erkeklerin yüzeysel olarak düşündüğümüzden çok daha derinlerde aslında ilişkileri. Bu iki cinsin birlikteliği, her anlamda birlikteliği, baba-kızlık, kardeşlik, yaşam ortaklığı, dostluk gibi, aslında ne kadar güzel, ne kadar güven verici olabilecekken, birbirimizi anlamayarak, anlamaya çalışmayarak, boşyere yıpratarak yıllarımızı tüketiyoruz. Hoşgörü, güven ve anlayışla iyi gitmeyecek hiç bir ilişki yok ve yarın birbirimizin yanında olacağımızdan asla %100 emin olamayacağımız bu yaşam oyununda gerçekten ama gerçekten kalp kırmaya değmiyor...
Ben yaşantımdaki 3 erkek için tanrıya şükrediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, hiç bilmediğim değerleri bana gösterdiğiniz için çok ama çok mutluyum... Yazıyı bu kadar klişe bir cümle ile bitirmek istemezdim ama :) hep içimden geldiği gibi yazıyorum işte... Hazır yazma fırsatını buldum, içimi dökeyim dedim. Tabii bu kadar aradan sonra günlüğü hala okuyan varsa...
12 Kasım 2007 Pazartesi
Durum...
Günlerdir ev ve ajans kurma çalışmaları ile uğraşıyorum. Günlüğü bu kadar ihmal etmem de bu yüzden. Affola... Bir yandan CC ile evimizi düzenliyoruz bir yanda FS ile ajansımızı. Merak edenler için ajansın web sitesini vereyim de sonra başka konulara gireyim... www.tekneadv.biz.
Ev biraz ihmal edilmiş durumda. Cumartesi yapılan detaylı temizlik ve Pazar günü kullanılmayacak eşyaların yollanması ile yüzü gözü açıldı, gözümüze daha bir güzel gelmeye başladı. Başka eşyaların gelmesi ile daha da güzelleşecek sanırım. Ama zor işmiş vesselam. Hala her yerim ağrıyor. :) Yine de heyecanlı ve güzel bir süreç. İnsanın sevdiği ile birlikte olması zaten tek başına güzel, o yüzden mırın kırın bolca etsem de, mutluyum bu ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan aslında...
Tekne ise kızağa çekilmiş durumda. Biz şimdi onu yavaştan yavaştan denize indiriyoruz. Henüz bir yolcusu yok ama olmak üzere. :) Biz, mürettebat çok heyecanlıyız. Ona çok misyon yüklüyoruz, ondan çok şey bekliyoruz, o iyi olsun, biz de mutlu ve huzurlu olalım istiyoruz. Güvertesine bir cila çektik, rotasını daha uzaklara ayarladık. Bakalım. Kendimize güveniyoruz. Herşey güzel olacak biliyoruz...
Aynı anda iki büyük olayla hem yorgun hem mutluyum... Yorulduğum, mızmızlandığım çok olsa da, bu değişikliklerle kendimi bazen kayıp hissetsem de desteğim çok fazla, kaprisimi çeken de. :)
Ev biraz ihmal edilmiş durumda. Cumartesi yapılan detaylı temizlik ve Pazar günü kullanılmayacak eşyaların yollanması ile yüzü gözü açıldı, gözümüze daha bir güzel gelmeye başladı. Başka eşyaların gelmesi ile daha da güzelleşecek sanırım. Ama zor işmiş vesselam. Hala her yerim ağrıyor. :) Yine de heyecanlı ve güzel bir süreç. İnsanın sevdiği ile birlikte olması zaten tek başına güzel, o yüzden mırın kırın bolca etsem de, mutluyum bu ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan aslında...
Tekne ise kızağa çekilmiş durumda. Biz şimdi onu yavaştan yavaştan denize indiriyoruz. Henüz bir yolcusu yok ama olmak üzere. :) Biz, mürettebat çok heyecanlıyız. Ona çok misyon yüklüyoruz, ondan çok şey bekliyoruz, o iyi olsun, biz de mutlu ve huzurlu olalım istiyoruz. Güvertesine bir cila çektik, rotasını daha uzaklara ayarladık. Bakalım. Kendimize güveniyoruz. Herşey güzel olacak biliyoruz...
Aynı anda iki büyük olayla hem yorgun hem mutluyum... Yorulduğum, mızmızlandığım çok olsa da, bu değişikliklerle kendimi bazen kayıp hissetsem de desteğim çok fazla, kaprisimi çeken de. :)
25 Ekim 2007 Perşembe
Yaşam sürüyor...
Yaşam sürüyor... Gencecik çocuklar ölüyor, ellerine 3-4 kere silah almış, umutları, hayalleri, korkuları, anaları olan çocuklar... Amansız bir hastalık buluyor birini... Elden birşey gelmiyor... Başka bir hastalık haberi ile sarsılıyor insan sabahın bir saatinde... Çok uzun yıllardır görmediğin bir arkadaş mesaj atıyor facebook'ta... Yağmur yağıyor, yatağın güvenliğinde yağmurun sesini dinliyor insan... Trafikte Açık Radyo dinliyorsun, Nobel İktisat Ödülü'nü almış 3 Amerikalı iktisatçının kuramlarını, birinin yaşı ne kadar ileri ve yıllara rağmen hala yapacak şeyleri olması güven veriyor insana... Günlüğe yorum yazıyor biri, mutlanıyorsun... Fatura kesiliyor bir dolu, ödemeleri ne zaman gelir diye merak ediyorsun bir yandan, hesaplayarak ay başında verilecek maaşları... Bir elma alıyorsun evden çıkarken yolda yerim niyetiyle... Ajansa gelip az şekerli bir kahve içiyorsun, iptal edilmek zorunda kalınan toplantıyı haftaya hangi güne alsak diye tartışarak bir yandan... En yakın dostun arıyor, Cuma akşamı ne yapsak diye konuşuyorsun... Hangi kredi kartına ne yatıracaktım ve hangi fatura gelmiş dertleri, hiç bitmeyen... Yeni kampanyanın hazırlıklarına bakıyorsun ekiple, sevinerek çıkan işin başarısına ve sunuma güvenle gidecek olmanın rahatlığı ile... Bir yandan yeni evde hangi çamaşır makinesinin kullanılacak olması, perdelerin yıkanması, iyi bir temizlik yapılması gibi neşeli dertler... Bir yandan Kuzey Irak'a havalanan F16'lar... Başka canlar da gidecek mi... Başka yürekler yanacak mı... Bütün bunlar son mu... Yoksa zaman yok mu... Yaşam sürüyor, herşeye rağmen ve tüm güzelliği, tüm kötülüğü, tüm kahpeliğiyle... Yaşam bir yol, dikenli çalılar var, yemyeşil ağaçlar, doyumsuz nehirler, lezzetli meyveler ama durmak yok... Yol sürüyor... Sonu nerede bilmeden...
15 Ekim 2007 Pazartesi
Güzel şeyler...
Dünyada en güzel şeylerden biri kedi yavruları... Hani her canlının yavrusu güzel derler ya, elbette öyle ve elbette insan yavruları da muhteşem de, kedi yavrularının kendine has bir başka güzelliği var. Onları böyle sıkmak, bağrıma basmak ve saatlerce oynamak istiyorum. Hele de şu resimdekine özellikle bayılıyorum. O diken diken olmuş minicik tüyleri, masum bakışı, beni çok sev diyen gözlerine bitiyorum tek kelime ile... Hayvanlar muhteşem varlıklar. Kaplumbağaları da çok seviyorum, minik kertenkeleleri, kirpileri, sincapları, kuzuları daha bir çok sayabilirim ama hiç bir şey minik kedi yavrularının yerini tutamaz işte... ZB ile biz, ne zaman sokakta yürüsek, hele de Ortaköy'de çalışırken, minik yavruları sevmekten gidemezdik bir türlü gideceğimiz yere... Ama şuna baksanıza allahaşkına. İnsan bunu nasıl sevmez? :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





