"Genelde sahip olmayı en çok istediğimiz şeyler, sahip olamadıklarımız"... Böyle diyordu akşam Grey's Anatomy'de Meredith... Galiba gerçekten de öyle... Ne kadar çok istersen, ne kadar hırs yaparsan, ne kadar acı çekersen olması için o kadar ellerinin arasından kaçıyor istediğin şey... Çok isterken için için de korkuyoruz herhalde sahip olmaktan, sahip olmak biraz da kaybetme olasılığı demek ondan mı acaba? Sahip olmadığın bir şeyi kayıp da edemezsin sonuçta... Oysa sahip olmadan istemek daha kolay, sahip olup da kaybetmekten...
Sahip olmak sorumluluk, ağırlık, emek vermek gerek, yorulmak, terlemek gerek... Sahip olunca kıymetini bilmek gerek... Hele de kaybettiğin için kendini suçlayacağın bir şekilde kaybedersen çok isteyip de sahip olduğun şeyi, acısına dayanmak ne kadar da zor... Keşke kelimesinden oldum olası nefret etmişimdir... Bazen kaybettikten sonra da anlayabiliyor insan aslında istediğinin o olduğunu, "o" her ne ise... Ama çok büyük olasılıkla artık çok çok geç olmuş oluyor... Çekilen acının üzerine acı biber sürercesine daha da yakmak için... Keşke şöyle yapsaydım, keşke şu şekilde davransaydım düşünceleri insanın beynini bir kurt gibi kemiriyor...
"Şimdiki aklım olsaydı" diye bir radyo programı vardı ben çocukken. Önce bir olay anlatılır, sonra olayın kahramanları farklı davransaydı eğer, sonuç nasıl olurdu, bir daha canlandırılırdı. Anneannemle onu dinlerdik hep... İnce uzun kahverengi radyoda... Hala salonda duruyor... Keşke yanımda olabilseydi şu anda... Karşılıklı bir kadeh içseydik dolunayın karşısında da her zaman yaptığımız gibi bol keşkeli konuşmalar yapsaydık...
Ah dolunay ah, insanı nerelere sürüklüyor... :))
Sıradan bir kadının yaşamı, gitiği yerler, günlük düşünceleri, hayata bakışı, rahatsız oldukları, mutlu oldukları, çevresindeki insanlar, merak ettikleri, ilgilendikleri vs. vs. vs.
30 Haziran 2007 Cumartesi
Soluksuz yaz geceleri...
Balkonda oturmuşken, tam da dolunay soldan derin bir turuncu renk ile doğarken, tam da soğuk karpuzu yer ve düşünürken olmuş, olan, olacak şeyleri... VD'nin yazdıklarından, en güzellerinden biri...
yuvasından ayrılan bir çekirdek
ne kadar özlerse karpuzunu
öyle özlüyorum seni
soluksuz yaz gecelerinde
şimdi oturup da bu karpuzu yiyorum ya
bakma serinlemiyorum
boğazımda hala kış sebzelerinin tadı
yazlanamıyorum
çekirdekler diziliyor sıra sıra önümde
her birinin üstüne bir gözyaşım düşüyor
düştüğü yerde bir karpuz bitiyor da
her şey başa sarıyor
sonlayamıyorum...
yuvasından ayrılan bir çekirdek
ne kadar özlerse karpuzunu
öyle özlüyorum seni
soluksuz yaz gecelerinde
şimdi oturup da bu karpuzu yiyorum ya
bakma serinlemiyorum
boğazımda hala kış sebzelerinin tadı
yazlanamıyorum
çekirdekler diziliyor sıra sıra önümde
her birinin üstüne bir gözyaşım düşüyor
düştüğü yerde bir karpuz bitiyor da
her şey başa sarıyor
sonlayamıyorum...
29 Haziran 2007 Cuma
Şapkayı alıp gitmek gerek...
Toplamalı eşyaları... Hanidir çekmecede, en dipte kalmış ıvır zıvırı da unutmadan... Kimbilir kaç zamandır duran ve belki de hiç giymediğim ayakkabıları da almalı... Hani, acil bir toplantı olursa diye buradaydılar... Kitaplarım var mı ki sağda solda... Şu kağıtlar da ne, bakmalı... Bir sepet duruyor masada, ne çok gereksiz şey var içinde, atmalı çoğunu... Karşımda yapışık duran kağıtlar, atmaya kıyamıyorum, işime yaramayacaklar biliyorum, feda etmeli onları da... Şu Walkers kutusu, içindeki bisküvileri benden başka kimse beğenmemişti... Kartvizitlerimi koyduğum kutuyu da almalı, hiç sevmem kartvizit defterlerini... Şeffaf çekmecede de var bir kaç döküman, onlar ne ola ki... 1 yıldır fişte duran sarj aleti var bir de... Arkamda bir vazo var, götürsem mi onu da, doğumgünümde gelen çiçeğin vazosu olmalı... Bir de Fenerbahçe atkısı, şampiyon olduğumuzda getirmiştim ajansa hani... Amma da boşalacak masam... Bu bilgisayara da bağlanmışım, bir bilgisayara bağlanılır mı, oluyor işte... Herkesle vedalaşmalı... Yok bunu yapmak istemiyorum... Hiç sevmem vedaları, bitmez ki ilişkiler, nasıl olsa hep görüşeceğiz... İnsan ne çabuk anı biriktiriyor... Ne çabuk benim olmuş burası... Ne kadar da çok sevdiğim insan var... Hepsini saysam biter mi? ZB blog'una "gitme" yazmış benim için... Keşke gitmesem... Yok gitmem gerek... Ah ama istemiyorum hiç... Yok yok istiyorum... Ah ne kadar karışık duygularım... Ama bazen gitmek gerek... Bazen kapıyı son kez kapatmak gerek... Kapatıp geriye bakmamak gerek... Zaten zamanla unuturum kapı şifresini de... Bazen böyle, bazen şapkayı alıp gitmek gerek... Geriye bakmamak gerek... Defteri kapatmak gerek... Yeni şeyler aramak gerek... Yeniden başlamak gerek...
28 Haziran 2007 Perşembe
Ne akşam ama...
Bizim balkon, daha önce fotoğraflarını (hatta kendisini) görenler bilir, ömre bedel... Şu anı yazmak istedim, özellikle de EE için. :)) Çünkü kendisi anormal derecede mehtap düşkünü ve ben de şu anda mehtabı tam karşıma almış durumdayım... Çatlasın kendisi. :)) Çektiğim fotoğraf ne yazık ki görüntüyü tam yansıtamıyor, makinem çalındığı için hala HG'nin fotoğraf makinesi bende ve şu anda ilk defa kullanıyorum, sonuç da tam bir felaket ama yine de umarım gözünüzde bir şeyler canlanmaktadır... Çünkü çoook güzel, anlatılmayacak kadar çok güzel bir manzara var. Dolunay'a oldukça yakın bir ay, onun pırıl pırıl denize yansıyan ışıkları, hemen arkasında adalar, bir de tam yakamozun üzerinden (biliyorum yakamoz o değil ama ağzımış alışmış, güzel de yakışıyor) ışıklı bir tekne geçiyor. İnsan burada alkolik olabilir de neyseki ben çok içki düşkünü değilim. :))
.jpg)
.jpg)
Ne gündü ama!
Hayatımda böyle şey görmedim. Bir siteye CV'mi koydum, hayatım değişti. :))
ÖY, sağolsun, bana geçen akşam http://www.cvyolla.com/ diye bir siteden bahsetti. Bu ilginç bir site, diğer ik sitelerinden farklı; burada iş başvurusu yapmıyorsun, o sitede kayıtlı tüm adreslere, kendi yazdığın kapak mektubu ile CV'ni, hem de kendi adresinden yolluyorsun. Bunun karşılığında da oldukça ehven sayılabilecek bir bedel ödüyorsun. İstersen sektör seçebiliyorsun, firma seçebiliyorsun. Mailler senin adresinden gittiği için de iletişim direkt seninle oluyor. Yani, bir anlamda aracılık yapıyorlar. Güzel bir sistem ortaya çıkarmışlar gerçekten...
Dün uzun uğraşlar sonucu içime sinen bir kapak mektubu yazdım, hatta deneyimli olduğundan ÖY'ye gösterdim, o da eleştirdi, katkıda bulundu ve yolladım. Bu sistem bir yandan beni rahatsız etmekle birlikte (çünkü aslında insanların e-mail'lerine bir anlamda spam sayılabilecek bir mail yolluyorsun) gerçekten çok işe yarıyor. Asla sesini duyuramayacağın, senin dikkatini bile çekmeyebilecek, aklına gelmeyecek bir çok firmaya CV'n ulaşmış oluyor.
Bugün bu şekilde 30-40 firma ile görüştüm, 5 dakikam boş kalmadı diyebilirim. 4 aya yakın bir süredir iş arıyorum, bu uzun durgunluktan sonra bu o kadar büyük bir motivasyon oldu ki bana anlatamam...
ÖY'ye yeniden teşekkür edeyim öncelikle. :)) Her zaman insandan yana şanslıyımdır, şu mevzubahis'e bakanlar anlar da, şu son bir senede hayatıma o kadar güzel insanlar girdi ki, bu liste çığ gibi büyüdü... İnsan açısından ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha kanıtladılar... Helal olsun hepsine... :))
ÖY, sağolsun, bana geçen akşam http://www.cvyolla.com/ diye bir siteden bahsetti. Bu ilginç bir site, diğer ik sitelerinden farklı; burada iş başvurusu yapmıyorsun, o sitede kayıtlı tüm adreslere, kendi yazdığın kapak mektubu ile CV'ni, hem de kendi adresinden yolluyorsun. Bunun karşılığında da oldukça ehven sayılabilecek bir bedel ödüyorsun. İstersen sektör seçebiliyorsun, firma seçebiliyorsun. Mailler senin adresinden gittiği için de iletişim direkt seninle oluyor. Yani, bir anlamda aracılık yapıyorlar. Güzel bir sistem ortaya çıkarmışlar gerçekten...
Dün uzun uğraşlar sonucu içime sinen bir kapak mektubu yazdım, hatta deneyimli olduğundan ÖY'ye gösterdim, o da eleştirdi, katkıda bulundu ve yolladım. Bu sistem bir yandan beni rahatsız etmekle birlikte (çünkü aslında insanların e-mail'lerine bir anlamda spam sayılabilecek bir mail yolluyorsun) gerçekten çok işe yarıyor. Asla sesini duyuramayacağın, senin dikkatini bile çekmeyebilecek, aklına gelmeyecek bir çok firmaya CV'n ulaşmış oluyor.
Bugün bu şekilde 30-40 firma ile görüştüm, 5 dakikam boş kalmadı diyebilirim. 4 aya yakın bir süredir iş arıyorum, bu uzun durgunluktan sonra bu o kadar büyük bir motivasyon oldu ki bana anlatamam...
ÖY'ye yeniden teşekkür edeyim öncelikle. :)) Her zaman insandan yana şanslıyımdır, şu mevzubahis'e bakanlar anlar da, şu son bir senede hayatıma o kadar güzel insanlar girdi ki, bu liste çığ gibi büyüdü... İnsan açısından ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha kanıtladılar... Helal olsun hepsine... :))
Kristalize olmak ya da olmamak!
Kristal Elma ödülleri açıklandı... Bakıyorum çevremdeki tüm genç reklamcılara, özellikle de bu işte 3-5 senedir çalışanların suratlar beş karış. :)) Herkes "ya bir kristal elmamız bile yok!" diye hayıflanmakta, ben bunu hak etmiyor muyum acaba diye kendini sorgulamakta, hak ettiğini düşünenler ise niye olduğu yerde olduğu için ya kendini ya kaderi suçlamaktalar... Ben de nispeten bu sektörde deneyimli biri olarak onlara taktik vereyim dedim biraz, bakalım bundan sonra alabilmeleri için nasıl fikirler üretebileceğim:
1. Öncelikle iyi bir takım ruhunun olduğu bir ajansta çalışmalısınız. Buna ajansın patron ya da patronları, kreatif direktörü, müşteri ilişkileri ekibi bile dahil olsun. Takım ruhu derken illa ki herkesin çok arkadaş, dost olması gerekmez ama herkesin ortak bir amaç için çalışıyor olması gerek... Çok iyi olduğunu düşündüğünüz bir yerde az para ile çalışmaktan çekinmeyin, kendine inandıran insanların ne kadar kısa zamanda ne kadar gelişebileceğine inanamazsınız. Daha kariyerinizin başlarındayken az para kazanmak inanın çok kolay, ileriye yatırım yaptığınızı düşünün. Azıcık aç yaşayın ki ileride daha tok olasınız. Boş tartışmalarla zaman kaybeden, elemanına değer vermeyen, sizi görmeyen/duymayan/konuşmayan bir yerdeyseniz daha vaktiniz varken hemen kaçın. Korkmayın, üşengeçlik yapmayın, tembellik yapmayın, arkadaşlarınızı sevebilirsiniz, ortamı sevebilirsiniz, rahatınız yerinde olabilir, boşverin bunları.
2. Yüksek bir entellektüel seviye peşinde koşun, çevrenizde sizi besleyen insanlar olsun, siz de çok okuyun, araştırın, inceleyin, onlar da sizi beslesin. Size geyik gelen bir çok tartışma, toplantı, ödül töreni vs. şeyler aslında siz farketmeden size çok şey katar. Tartışmaktan, analiz etmekten çekinmeyin, bunları zaman kaybı olarak görmeyin... Ajansın kütüphanesini, arşivini uzaktan seyretmeyin, onları kullanın. Hele de network ajanslarda bilgi hazineleri saçılmıştır, kaçırmayın.
3. Mümkünse bir ajansın teklifini kabul ederken (tabii söylemek kolay da) müşterilerini iyice anlayın, hatta piyasadan soruşturun, ajansın potansiyelini iyi değerlendirmeye çalışın. Orada çalışmış insanlarla konuşun, yeni müşteri adayları var mı sorun. Ödülü getiren %50 sizin yaratıcılığınız ise %50 de müşteridir unutmayın. Müşterinin hedefleri, vizyonu, açık görüşlülüğü herşeyi değiştirebilir.
4. Kreatif Direktörünüzle aranızdaki iletişim de belirleyici bir faktör bana kalsa... Önünüzü açan, size bir şeyler katan, sizi yönlendiren ama değiştirmeye çalışmayan, yaratıcı gücünüzü deneyim ve bilgisi ile daha da akıl almaz noktalara taşıyabilen bir kreatif direktörle çalışmıyorsanız mümkünse orayı terk edin. Yöneticiniz size inanmalı, yaptığınız işi müşteri karşısında öyle bir anlatmalı ki, siz bile şaşırmalısınız. Hatta işinizi sizin anlatmanız için yolunuzu açmalı...
5. Tiyatrocu olun, yazar olun, ressam olun, araştırmacı olun, şoför olun, büfeci olun, ev kadını olun, anneniz olun, babanız olun, sokakta yürüyen adam olun... O insanların içine girin, onlar olun, kendi sırça köşkünüzde kalmayın, onları hissedin ki onların dilinden konuşasınız, onları anlayın ki onları durdurup heyecanlandıracak, o markayı sevdirecek, o malı sattıracak ve de üstüne ödül aldıracak işi yapabilesiniz.
6. İş küçümsemeyin, sizi gıcık edecek kadar ayak işi olduğunu düşündüğünüz bir işi bile uçurabilirsiniz yeter ki motivasyonunuz yerinde olsun... Bu yüzden bunlardan önceki maddeler çok önemli. Özellikle de 4. madde... Heyecanınızı kaybetmeyin, bu işi sevin. Bu işi küçümsemeyin, çağdaş düzendeki yerinizi takdir edin, ekonominin en önemli parçalarından birinde yer aldığınızı unutmayın. Eğer sevmiyorsanız zaman varken işinizi değiştirin. :)))
Bu kadar ukalalıktan sonra hadi herkes TBWA'e. :))))))
1. Öncelikle iyi bir takım ruhunun olduğu bir ajansta çalışmalısınız. Buna ajansın patron ya da patronları, kreatif direktörü, müşteri ilişkileri ekibi bile dahil olsun. Takım ruhu derken illa ki herkesin çok arkadaş, dost olması gerekmez ama herkesin ortak bir amaç için çalışıyor olması gerek... Çok iyi olduğunu düşündüğünüz bir yerde az para ile çalışmaktan çekinmeyin, kendine inandıran insanların ne kadar kısa zamanda ne kadar gelişebileceğine inanamazsınız. Daha kariyerinizin başlarındayken az para kazanmak inanın çok kolay, ileriye yatırım yaptığınızı düşünün. Azıcık aç yaşayın ki ileride daha tok olasınız. Boş tartışmalarla zaman kaybeden, elemanına değer vermeyen, sizi görmeyen/duymayan/konuşmayan bir yerdeyseniz daha vaktiniz varken hemen kaçın. Korkmayın, üşengeçlik yapmayın, tembellik yapmayın, arkadaşlarınızı sevebilirsiniz, ortamı sevebilirsiniz, rahatınız yerinde olabilir, boşverin bunları.
2. Yüksek bir entellektüel seviye peşinde koşun, çevrenizde sizi besleyen insanlar olsun, siz de çok okuyun, araştırın, inceleyin, onlar da sizi beslesin. Size geyik gelen bir çok tartışma, toplantı, ödül töreni vs. şeyler aslında siz farketmeden size çok şey katar. Tartışmaktan, analiz etmekten çekinmeyin, bunları zaman kaybı olarak görmeyin... Ajansın kütüphanesini, arşivini uzaktan seyretmeyin, onları kullanın. Hele de network ajanslarda bilgi hazineleri saçılmıştır, kaçırmayın.
3. Mümkünse bir ajansın teklifini kabul ederken (tabii söylemek kolay da) müşterilerini iyice anlayın, hatta piyasadan soruşturun, ajansın potansiyelini iyi değerlendirmeye çalışın. Orada çalışmış insanlarla konuşun, yeni müşteri adayları var mı sorun. Ödülü getiren %50 sizin yaratıcılığınız ise %50 de müşteridir unutmayın. Müşterinin hedefleri, vizyonu, açık görüşlülüğü herşeyi değiştirebilir.
4. Kreatif Direktörünüzle aranızdaki iletişim de belirleyici bir faktör bana kalsa... Önünüzü açan, size bir şeyler katan, sizi yönlendiren ama değiştirmeye çalışmayan, yaratıcı gücünüzü deneyim ve bilgisi ile daha da akıl almaz noktalara taşıyabilen bir kreatif direktörle çalışmıyorsanız mümkünse orayı terk edin. Yöneticiniz size inanmalı, yaptığınız işi müşteri karşısında öyle bir anlatmalı ki, siz bile şaşırmalısınız. Hatta işinizi sizin anlatmanız için yolunuzu açmalı...
5. Tiyatrocu olun, yazar olun, ressam olun, araştırmacı olun, şoför olun, büfeci olun, ev kadını olun, anneniz olun, babanız olun, sokakta yürüyen adam olun... O insanların içine girin, onlar olun, kendi sırça köşkünüzde kalmayın, onları hissedin ki onların dilinden konuşasınız, onları anlayın ki onları durdurup heyecanlandıracak, o markayı sevdirecek, o malı sattıracak ve de üstüne ödül aldıracak işi yapabilesiniz.
6. İş küçümsemeyin, sizi gıcık edecek kadar ayak işi olduğunu düşündüğünüz bir işi bile uçurabilirsiniz yeter ki motivasyonunuz yerinde olsun... Bu yüzden bunlardan önceki maddeler çok önemli. Özellikle de 4. madde... Heyecanınızı kaybetmeyin, bu işi sevin. Bu işi küçümsemeyin, çağdaş düzendeki yerinizi takdir edin, ekonominin en önemli parçalarından birinde yer aldığınızı unutmayın. Eğer sevmiyorsanız zaman varken işinizi değiştirin. :)))
Bu kadar ukalalıktan sonra hadi herkes TBWA'e. :))))))
VD'nin şiirleri...
Harika bir güne uyandım... Sarı perdeler pırıl pırıl bir güne esen rüzgarla dalgalanıyordu, ne kadar da güzel bir manzara... Ismarlama şiir yazan şairimizden bir şiir koyayım dedim günlüğe, neşemiz iyice gelsin yerine :))
patlat dedi şaire
bir şiir ince belli
doydum çirkinliklere
olsun bu 3 şekerli
şöyle bir düşündü şair,
yaktı kaşık elini
şiiriyle çayını
karıştırıp hislendi
naifçe gülümsedi
ben şair değilim ki
o zaman bir hayat patlat
dedi oradan şaire
şiirden olsun tadı
bak geçiyor oradan
kafiyeli rum kızı
sonuçta dedi şair
yaşamak ya da yazmak
seçmeliyim birini
mecaz olmadan daha
yakalayayım şu kızı
gerindi şöyle şair
taktı şapkasını
kararlı adımlarla
aldı voltasını
patlat dedi şaire
bir şiir ince belli
doydum çirkinliklere
olsun bu 3 şekerli
şöyle bir düşündü şair,
yaktı kaşık elini
şiiriyle çayını
karıştırıp hislendi
naifçe gülümsedi
ben şair değilim ki
o zaman bir hayat patlat
dedi oradan şaire
şiirden olsun tadı
bak geçiyor oradan
kafiyeli rum kızı
sonuçta dedi şair
yaşamak ya da yazmak
seçmeliyim birini
mecaz olmadan daha
yakalayayım şu kızı
gerindi şöyle şair
taktı şapkasını
kararlı adımlarla
aldı voltasını
27 Haziran 2007 Çarşamba
Fesleğenler ne kadar güzeldir...
Bu o kadar zarif, naif bir şiir ki... VD'nin şiirlerinden biri ama bu şiire özel olarak, bir başlığı olsun istedim, bir de yeşil rengi... Kırılgan çünkü... :))
FESLEĞEN
Bir küçük fesleğen
Camımın önüne kon
Üzüntümü al
Sür yeşil yaprağına
Bir yeşil fesleğen
Renginden çal bana
Karanlığımı al
Göm hadi toprağına
Fesleğen
Fesleğen
Yok mu seni besleyen
Camın önünde
Boynun bükük de
Yok mu seni bir seven?
FESLEĞEN
Bir küçük fesleğen
Camımın önüne kon
Üzüntümü al
Sür yeşil yaprağına
Bir yeşil fesleğen
Renginden çal bana
Karanlığımı al
Göm hadi toprağına
Fesleğen
Fesleğen
Yok mu seni besleyen
Camın önünde
Boynun bükük de
Yok mu seni bir seven?
VD'nin şiirleri...
Bu günün ruh haline o kadar uydu ki, inanamadım ve hemen buraya koyuyorum...
VD, canım; çok çok teşekkür ederim... Ne diyeyim sana başka... Bilemedim...
UZAK
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bir kuş olsam bile,
Kanatlarımla aşmam zor...
Bastığım boz toprağa,
İçtiğim duru suya,
Soluduğum havaya,
Eskisi gibi ait ol...
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bin renk olsan bile,
Gökkuşağını bulmam zor...
Bastığım boz toprağa,
İçtiğim duru suya,
Soluduğum havaya,
Eskisi gibi ait ol...
Arkanda ekmek kırıkları bıraktın,
Yağmurdan erirler, umutlar gibi ne sandın...
Aslında camdan kırıklar yarattın,
Kanarsın kalbime basma sakın ...
Ardına parlak yıldızları astın,
Kayıp kaybolurlar, umutlar gibi, ne sandın...
Aslında yıldızdan yaralar açtın,
Kanasın yaram bırak değme sakın...
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bir şarkı olsam bile,
Yakınlığını duyman zor...
VD, canım; çok çok teşekkür ederim... Ne diyeyim sana başka... Bilemedim...
UZAK
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bir kuş olsam bile,
Kanatlarımla aşmam zor...
Bastığım boz toprağa,
İçtiğim duru suya,
Soluduğum havaya,
Eskisi gibi ait ol...
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bin renk olsan bile,
Gökkuşağını bulmam zor...
Bastığım boz toprağa,
İçtiğim duru suya,
Soluduğum havaya,
Eskisi gibi ait ol...
Arkanda ekmek kırıkları bıraktın,
Yağmurdan erirler, umutlar gibi ne sandın...
Aslında camdan kırıklar yarattın,
Kanarsın kalbime basma sakın ...
Ardına parlak yıldızları astın,
Kayıp kaybolurlar, umutlar gibi, ne sandın...
Aslında yıldızdan yaralar açtın,
Kanasın yaram bırak değme sakın...
Gittiğin yer çok uzak,
Gittiğin yer çok soğuk,
Bir şarkı olsam bile,
Yakınlığını duyman zor...
24 saat içinde neler olabilir?
24 saat ne kadar kısa ve aslında ne kadar uzun... Bir yazı dolaşıyordu hani bir aralar maillerde, 1 günün değerini şuna sor, 1 saatin değerini buna sor, 1 saniyenin değerini falancaya, 1 salisenin değerini de bir 100 mt koşucusu atlete falan (tek bu kalmış aklımda)... Benim de aklıma 24 saat takıldı dün gece... İnsanın hayatı 24 saatte baştanbaşa değişebilir gerçekten, hem de tamamen...
24 saatte ülke yönetimi değişebilir mesela... 12 Eylül'ü hatırlıyorum, 24 saatte tüm ülke durulmuş, bambaşka bir hale kavuşmuştu... Ya da bir bomba ile dünyanın işleyiş biçimi değişebilir, 11 Eylül'de öyle olmadı mı? (Maaşallah Eylül'de az değilmiş yani) 17 Ağustos depremi var sonra, anneannemle konuştuk, yattık, gece kalktık, Yalova baştan başa yıkılmış dediler... Ertesi gün zar zor yer bulduk deniz otobüsünde, indik Yalova'ya... Her şey o kadar karışıktı ki, oturduğu sokağı bile bulamadık, mesafeyi bile hesaplayamadık, Yalova'da ismini bağıra bağıra bulduk anneannemi... Trafik kazaları da böyle, neşe içinde bir yere gidiyorum diye çıkarsın, 24 saat sonra, ailece camide bir kaç naaş başında nöbet tutuyor bulabilirsin kendini... Ne bileyim işte binlerce örnek sayılabilir böyle...
Biriyle telefonda konuşursun, neşe içinde gülerek, 6 ay sonrası ile ilgili planlar yaparak... Ertesi gün o planların asla gerçekleşmeyecek olduğunu öğrenirsin... İçinde bir yerler sızlar, aptallaşıp kalırsın, çaresizsindir doğa karşısında, gerçekler karşısında... Boğazına bir yumru takılır, "allah beterinden saklasın" diye geçer içinden, nesillerdir söylenegelmiş teselli cümlecikleri... Lanet edersin bir yandan kadere, kaderin olması gerektiği düşüncesinin rahatlığına sığınarak...
Yeni bir güne başlarsın, umut edersin, herşey düzelir dersin, sağlığımız yerinde ya dersin, bu da geçer dersin, zaman herşeyin ilacı dersin... Atarsın kendini sokağa...
24 saatte ülke yönetimi değişebilir mesela... 12 Eylül'ü hatırlıyorum, 24 saatte tüm ülke durulmuş, bambaşka bir hale kavuşmuştu... Ya da bir bomba ile dünyanın işleyiş biçimi değişebilir, 11 Eylül'de öyle olmadı mı? (Maaşallah Eylül'de az değilmiş yani) 17 Ağustos depremi var sonra, anneannemle konuştuk, yattık, gece kalktık, Yalova baştan başa yıkılmış dediler... Ertesi gün zar zor yer bulduk deniz otobüsünde, indik Yalova'ya... Her şey o kadar karışıktı ki, oturduğu sokağı bile bulamadık, mesafeyi bile hesaplayamadık, Yalova'da ismini bağıra bağıra bulduk anneannemi... Trafik kazaları da böyle, neşe içinde bir yere gidiyorum diye çıkarsın, 24 saat sonra, ailece camide bir kaç naaş başında nöbet tutuyor bulabilirsin kendini... Ne bileyim işte binlerce örnek sayılabilir böyle...
Biriyle telefonda konuşursun, neşe içinde gülerek, 6 ay sonrası ile ilgili planlar yaparak... Ertesi gün o planların asla gerçekleşmeyecek olduğunu öğrenirsin... İçinde bir yerler sızlar, aptallaşıp kalırsın, çaresizsindir doğa karşısında, gerçekler karşısında... Boğazına bir yumru takılır, "allah beterinden saklasın" diye geçer içinden, nesillerdir söylenegelmiş teselli cümlecikleri... Lanet edersin bir yandan kadere, kaderin olması gerektiği düşüncesinin rahatlığına sığınarak...
Yeni bir güne başlarsın, umut edersin, herşey düzelir dersin, sağlığımız yerinde ya dersin, bu da geçer dersin, zaman herşeyin ilacı dersin... Atarsın kendini sokağa...
26 Haziran 2007 Salı
BA'nın doğum günü...
VD'nin şiirleri...
Kötü haberle başladı bugün... Hem de gece yarısından... Üzgünüm... Üzülmenin faydası olsa... Külleniyor üzüntüler ve herşeye de alışıyor insan... Diyecek başka bir şey var mı... Bu, VD'nin yazdıkları içinde en sevdiğim diyeceğim, hüznü sevdiğimden mi, yoksa çoğu şiire mi böyle diyorum, bilemedim... Herhalde ruh halimden.
sabah güneşi dediğin
bende akşam alacası
üstüne beyaz giydiğin
rakımın bulanığı
senin elin değdiğin
yerler bir ince sızı
bu akşam alacasında
bir rakı sofrasında
sızlayan yerlerime
az su doldur
be usta
değmesin eller bana
değmesin eller bana
sabah güneşi dediğin
bende akşam alacası
üstüne beyaz giydiğin
rakımın bulanığı
senin elin değdiğin
yerler bir ince sızı
bu akşam alacasında
bir rakı sofrasında
sızlayan yerlerime
az su doldur
be usta
değmesin eller bana
değmesin eller bana
25 Haziran 2007 Pazartesi
Olmalıydı...
Doğduğum evde yaşıyor olmalıydım hala... Lise aşkımla evlenmeli ve hep onu sevmeliydim, başka bir beden aklıma bile gelmemeliydi... Meşhur bir yemeğim olmalıydı, sık sık onu pişirmeliydim, mantı örneğin. Anneannem, babaannem, dedem, büyükbabam hatta büyükanneannem yaşıyor olmalıydı hala ve annemle babam da birbirini seviyor olmalıydı... Kardeşlerim olmalıydı, onların çocukları, hep birlikte olmalıydık, iyi günler kötü günler paylaşılmalıydı... Yollarımız hala arnavut kaldırımı, bakkalımız da hala Asım Abi olmalıydı, çocukluğumu bilmeliydi kasap, muhtar ise yıllardır o koltukta oturuyor olmalıydı... Manav herşeyin tazesini bize saklamalı, yakınlarda ise bostanlar olmalıydı... Terzimiz akla gelen herşeyi dikivermeli, özel günlerde tuvalet yaptırılmalıydı. Oğlanların sünnet düğünü, kızların gelinliği hayal edilmeliydi... Kahveler bakır cezvelerde pişirilmeli, iyi dileklerle fallar kapatılmalı, fincanlarda hep bayrak çekilmeli, 3 vakte kadar kısmet gelmeliydi... Yazın salça, tarhana yapılmalı, kışın kestane patlatılmalıydı sobada... Odun, kömür alınmalı, çamaşırlar bahçeye asılmalı, tüm çarşaflar bembeyaz olmalıydı... Çocuklarıma tüm aile bakmalı, bahçelerde büyümeliydi... Herkes orta halli olmalıydı, para konuşmak ayıp, çok zengin olmak ise hayal bile edilemeyecek ve de çok işe yaramayacak bir şey olmalıydı... Karpuzlar kocaman siyah çekirdekli, ay çekirdekleri de siyah olmalıydı... Bazen acı çıkmalıydı salatalıklar, yoğurt ise evde kurulmalıydı... Düğünlerde karı koca dansa kalkılmalı ve ayakkabıya sığmamalıydı ayaklar alışmamışlıktan topuklu ayakkabıya... Tek yastıkta yatılmalıydı... Tek yastıkta kocanmalıydı... Hayat müşterek olmalıydı... Umutlar olmalıydı... Tüketilmemeliydi hemen duygular... Herkes sonsuza kadar mutlu olmalıydı...
VD'nin şiirleri...
Bir haftaya daha başladık... Bu ajanstaki son haftam... Temmuz ve sonrası şu anda meçhul ve kimbilir ne sürprizlere gebe, umarım güzel şeyler olur diyeyim, ne diyeyim?!
Bu şiir çok çok eski şeyleri getiriyor aklıma, artık aklımda yok sandığım şeyleri... Unutmak istediğim ama unutamadığım şeyleri... Çoktan affettiğim şeyleri... Hatırlayınca güldüğüm şeyleri... Çok çok şeyleri işte...
birden ona kadar
bir numara ver bana
küçük bir kesir ayır
hayatının payında
ister çarp
ister topla
birden ona kadar
bir numara ver bana
birden ona kadar
bir numara ver bana
pi sayısı gibi uzasam
sonum belli olmasa
ya da buçuklu olsam
hesaplar ödendiğinde
ne de olsa
küsuratlar kalır akılda
birden ona kadar
bir numara ver bana
say baştan yaşadıklarımızı
kaça geldiysen söyle
söyle gönlünün abaküsünden
ne geçiyorsa
bir numara ver bana
ama bana bir daha asla seni seviyorum numarası yapma!
Bu şiir çok çok eski şeyleri getiriyor aklıma, artık aklımda yok sandığım şeyleri... Unutmak istediğim ama unutamadığım şeyleri... Çoktan affettiğim şeyleri... Hatırlayınca güldüğüm şeyleri... Çok çok şeyleri işte...
birden ona kadar
bir numara ver bana
küçük bir kesir ayır
hayatının payında
ister çarp
ister topla
birden ona kadar
bir numara ver bana
birden ona kadar
bir numara ver bana
pi sayısı gibi uzasam
sonum belli olmasa
ya da buçuklu olsam
hesaplar ödendiğinde
ne de olsa
küsuratlar kalır akılda
birden ona kadar
bir numara ver bana
say baştan yaşadıklarımızı
kaça geldiysen söyle
söyle gönlünün abaküsünden
ne geçiyorsa
bir numara ver bana
ama bana bir daha asla seni seviyorum numarası yapma!
24 Haziran 2007 Pazar
Beynelmilel...
ZB Beynelmilel'in DVD'sini almış, bana hararetle tavsiye etti, ben de ne zamandır seyretmek istiyorum, seyredemiyordum. Dün gece annemle seyrettik, Sırrı Süreyya Önder'in o kadar ödül almasına şaşırmadım. Çok iyi bir film, çok beğendim... Bu sabah da EE (büyük olan) geldi kahvaltıya, şimdi onunla bir kez daha seyrediyorum. :)) Güle ağlaya bağıra...
Filmde, Dilber Ay'ın söylediği bir türkü var, ben ilk defa dinliyorum. Onun sözlerini buraya yazmak istedim, o kadar ince bir esprisi var ki... Bu yüzden seviyorum işte ülkemi; esprili, kendine özgü yanlarını, bu renkli kültürümüzü...
(Erkek)
Akşama geleceğim
Hacı Baba nerede
(Kadın)
Tavukları döndermişem
Hacıyı da çarşıya göndermişem
(Erkek)
Akşama geleceğim
Anahtarlar nerede
(Kadın)
Anahtarlar pencerede
Tavuk da pişer tencerede
:))
Filmde, Dilber Ay'ın söylediği bir türkü var, ben ilk defa dinliyorum. Onun sözlerini buraya yazmak istedim, o kadar ince bir esprisi var ki... Bu yüzden seviyorum işte ülkemi; esprili, kendine özgü yanlarını, bu renkli kültürümüzü...
(Erkek)
Akşama geleceğim
Hacı Baba nerede
(Kadın)
Tavukları döndermişem
Hacıyı da çarşıya göndermişem
(Erkek)
Akşama geleceğim
Anahtarlar nerede
(Kadın)
Anahtarlar pencerede
Tavuk da pişer tencerede
:))
23 Haziran 2007 Cumartesi
The Lost Room

Hepimizde bir "Lost", "Heroes" ve benzerleri hastalığı başladı ya ben, tamamen içgüdüsel olarak, geçenlerde "The Lost Room" diye bir DVD almıştım, o tarzın süper bir örneğini bulmuşum meğerse. Ben bunu bir film zannederek ve hakkında da hiç bir şey bilmeden aldım. Bugün onu seyrettim. Meğer, 3 bölümlük bir mini diziymiş... Hatta 3 film diyeyim, bayağı uzun çünkü... Çok beğendim, kılımı kıpırdatmadım 4-5 saat... Evin sıcaklığı da 38 derece falandı :)) Terler içinde kalmışım, farkında değilim...
Ortada her kapıyı bir motel odasına açan bir anahtar, o motelin esrarı, 1961'de olmuş bazı olaylar, geçmiş, gelecek, bir dedektif, onun kızı, o oda ve içindeki eşyaların sırları, onları yoketmek isteyenlerin olduğu bir grup ve o oda ve içindekileri tanrılaştırmış başka bir grup var... Odadan alınan her obje oda dışında çeşitli şeyler yapmaya yarıyor; zamanı durdurmak, bir şeyleri döndürmek, ateşi söndürmek vs. vs. vs... Araştırdığım kadarı ile devamının çekilmesi de söz konusuymuş. Sonuç olarak şiddetle tavsiye ederim.
VD'nin şiirleri...
Bu şiir beni çok etkiliyor, "uzak olan yakın kalır"... Öylesine doğru ki, söyleyecek başka şey yok... (Tabii ben hep şiir diyorum da aslında bu da şarkı sözü olarak yazılmış)
günle gece,
baharla kış,
kurtla kuzu,
seninle ben...
aşk ve nefret,
savaş barış,
karışıyor birbirine...
erguvani gözlerinde,
kış uykusu kalkmıyorsun...
erguvani gözlerine,
bahar gelmiş açmıyorsun...
uzak olan,
yakın kalır...
güle güle erguvanım...
yetiş bana dedin ama...
sen akrep,
ben yelkovanım...
erguvani gözlerinde,
kış uykusu kalkmıyorsun...
erguvani gözlerine,
bahar gelmiş açmıyorsun...
günle gece,
baharla kış,
kurtla kuzu,
seninle ben...
aşk ve nefret,
savaş barış,
karışıyor birbirine...
erguvani gözlerinde,
kış uykusu kalkmıyorsun...
erguvani gözlerine,
bahar gelmiş açmıyorsun...
uzak olan,
yakın kalır...
güle güle erguvanım...
yetiş bana dedin ama...
sen akrep,
ben yelkovanım...
erguvani gözlerinde,
kış uykusu kalkmıyorsun...
erguvani gözlerine,
bahar gelmiş açmıyorsun...
Moda Geceleri...
Cuma akşamı... İskeçe'ye de gidememişim... Ne yapacaksın? Oturup derdime yanacak halim yok ya? Kadıköylü olup da en sakin insanların yaptığı şeyi yaptık, Moda'ya gittik. ND ve ben; Moda Cup'dan 2 sandviç yaptırdık, gittik Moda Çay Bahçesine, önce onları yedik, sonra ŞE geldi, kahveleri içtik, en son MD geldi, ND'nin eşi, birer çay daha derken, sırtımız tutuldu... Konunun temel noktası erkek ismi bulmaydı :)) ŞE ve ben son derece yeteneksiz olduğumuz bu konuda konuyu sulandırırken; MD yazar olmanın verdiği güvenle kel alaka öneriler ortaya attı, tabii ki akılcı öneriler ND'den geldi... :)) 3 saat falan geçti, baktık sırtımız iyice tutuluyor, bir de hiç görmediğimiz, zıplayan ve kar beyazı bir böcek huzursuz edince kalktık. Her zamanki deyimimizle "bir boy yürüyelim" dedik, Moda Teras'ın önünden Bomonti'ye... Aman orası da pek pis olmuş canım :)) Karıncalar her yerdeydi, orada da soda falan takıldık... Eee, ne oldu? Biz ŞE ile ah bir bira olsaydı falan deyince, atladık geldik bizim balkona... Karşımızda adalar, sağımızda turuncu bir yarım ay, eh daha ne isteriz ki? :)) Bir Cuma akşamını da böyle tamamladık derken :)) EE aradı. Şölen'de bir müşterimiz vardı, soyadı da biraz komiktir, ayıptır söylemesi :)) onu sordu, güldüm ben de, cevapladım sonra... Saat gece 1'i geçti... Eh bir Cuma akşamını daha bitirdik sayılır... Haydi bakalım.
22 Haziran 2007 Cuma
VD'nin şiirleri...
Madem İskeçe'ye gidemedim, bari bir şiir koyayım günlüğe de yüreğim şenlensin :))
EZBERİNA
bir sevgilim vardı
ezberina adı
küçük bir çocukken
hafızamda yaşardı
ezberina şarkılar söylerdi
kulağımın içinde
sözleri şöyle bir şeylerdi:
unutacaksın beni
unutacağın gibi her şeyi
tam 22 yıl geçti
sanki evden çıkmışım gibi
bir şey unuttuğum aklıma geldi
işte o sırada başladı yine şarkı
demiştim ben sana
unutacaksın beni
unutacağın gibi her şeyi
bir sevgilim vardı
şarkı biterken
unuttum adını
EZBERİNA
bir sevgilim vardı
ezberina adı
küçük bir çocukken
hafızamda yaşardı
ezberina şarkılar söylerdi
kulağımın içinde
sözleri şöyle bir şeylerdi:
unutacaksın beni
unutacağın gibi her şeyi
tam 22 yıl geçti
sanki evden çıkmışım gibi
bir şey unuttuğum aklıma geldi
işte o sırada başladı yine şarkı
demiştim ben sana
unutacaksın beni
unutacağın gibi her şeyi
bir sevgilim vardı
şarkı biterken
unuttum adını
Kös Kös...
Vizem çıkmadı, elimde bavul kös kös kaldım... :)) Salı gününe randevu vermiş konsolosluk, aman ne hoş... Hayatımda 50 kere vize aldım, hiç konsolosluğa çağırmadılar, şimdi iş acele ya, ondan böyle oldu sanırım. Ah şu Murphy :)) Neyse ne yapalım, kısmet değilmiş, söyleyecek bir şey yok... Artık MA'nın yollayacağı fotoğraflar ve videolarla idare edeceğiz... Benim anlamadığım, pasaportunda onlarca vize olan, ABD'deye gitmiş, İngiltere'ye, Yunanistan'a defalarca gitmiş, başka ülkelere de defalarca gitmiş bir insana niye 2 günde vize verilmez? Bu adamlar bizden bu kadar mı nefret ediyor anlamadım ki... Korkuyorlar diyeceğim, tartışma çok uzayacak, iyisi mi burada keseyim, Ayşe Abla çay yapmış onu içeyim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)