30 Temmuz 2007 Pazartesi

Yaşam sık sık sağ gösterip sol vuruyor...

Anneannem hep "hayatın dikenli yolları" deyimini kullanırdı. Yaşam gerçekten de dikenli bir yol. Bazen bir güç geliyor insana, can havliyle ilerliyorsun, bazen dikenler öyle katlanılmaz geliyor ki, düşmeyi bile umursamıyorsun. Yaşam hiç dümdüz ilerlemiyor. Dünyanın, ikilik ya da karşıtlık mı demeliyim, prensibi aynen geçerli; gece gündüz, iyi kötü, güzel çirkin. Bazen çok büyük haksızlık geliyor bana bu karşıtlıklar, bazen de yaşam bu karşıtlıklar olmasa tüm anlamını yitirir diye düşünüp avutuyorum kendimi. Ah, bilemiyorum, keşke bilebilsem, keşke bilebilsek... Keşke, keşke kelimesinden kurtulmanın bir yolu olsa.

Bu şiir VD'nin yazdıklarından. Eski, aslında dünya zamanıyla çok yeni ama benim için eski ve anlamı büyük. Şu anda iyi gelecek işte.

içinden geçerken kemirgenliğin sesi
tut ki çocukluğun deniz mahsülleri ofisi
daha çocukken döndürmüşler seni
bu dut yemiş bir bülbülün hikayesi
ne uzaktı o zaman ankara'daki telgraf telleri
ve üstündeki kuşlar kalkmadan ulaşmazdı sana haberi
bir yüzünde dut bir yüzünde yalnızlık lekesi
bu mudur çocukluğunun noter onaylı hikayesi
işte burada döner bu şiirin burgacı
ben de yitip gittim çünkü o seslerin içinde
aynı dublaj stüdyosunda seslendirmişler bizi
şimdi gel döşeyelim hayalarına inadına alt yazı
sen anlatmadan önce de biliyordum ben bu hikayeyi
1986'da bir soba başında dinlemiştim
anlatan toprak oldu anlatılan altın
bense sadece yediğim köfteyi hatırlıyorum
geçtiğin ağaçların altına baktın hep
meyvesinden kaçtın gölgesine taş attın
ben de diyorum ki sana, aç da içine bak
ya bulursun sesini durulsun diye içi

Cümleten Günaydın...

Yeni iş yerimde ilk gün... Sabah kalktım, zaman geçmek bilmedi. 9'a çeyrek kala evden çıktım. 9'da işe geldim. Amma da büyük bir lüksmüş yakında çalışmak... Geldim, çok fazla insan yoktu. İçeri girdim, gülen yüzüyle sekreter arkadaşımız karşıladı, onu çok sevdim. Adını tam öğrenemediğim bir kaç kişi daha, aynı odayı paylaşacağımız bir arkadaş, başka güler yüzlü 86 doğumlu!!! bir stajyer arkadaşımız... Kreatif şurada çalışıyor, mutfak şurası, lavabo, sigara içilen merdiven boşluğu... Eh yarı yarıya herşeyi öğrendim sayılır. Toplantı yaptık, tüm müşterileri gözden geçirdik, kim ne iş yapacak belirledik. Artık bana onları öğrenmek, hazmetmek, ele almak kaldı. Bunun için 1 günüm bile yok. :))

Güzel, güzel. Yarım günde alıştım. Yapacak çok iş var. Malum işleyen demir de ışıldar :))

29 Temmuz 2007 Pazar

Günün Sözü...

"Aşk, şimdiye kadar bize öğretilen tüm ahlaki değerleri terk edişimizdir"
Ayn Rand

Ada... Güneş... Mehtap...

Toparlanıp attık kendimizi adaya... ND, kocası MD, EE, ŞE, NÖ, ben... 14:55 vapurunun tepesine çıktık, güneşin alnına kurulduk. Dayanabildiğimiz kadar dayandık güneşe, manzara süper, esiyor da ama bir yere kadar tabii. Geri kaçtık kaptan köşkü tarafına. Çoluk çocuk, yerli yabancı, köpek kedi, davul zurna, fasıl görmek isteyen (malum) ada vapuruna binmeli. Bugün de çok farklı değildi, saatin geç olması biraz kalabalığı azaltsa da, aslan köpekle gezen (o cinsin adı herneyse) Yunanlı bir grup, fasıl yapan ayrı bir grup, etrafı seyreden göbekli, bıyıklı bir adam, öpüşen çiftler ve daha niceleri ile keyifli bir yolculuk yapıp Büyükada'ya vardık.

Kısa süreli bir Aya Yorgi'ye çıksak mı tereddütünden sonra o yokuşu bu sıcakta çıkmayı gözümüz yemedi, o işi Eylül'e bırakmaya karar verdik ve attık kendimizi meyhanelerin olduğu sokağa. ND ile ŞE'nin daha önceki adada yaşama deneyimlerine güvenerek Milto Restaurant'ta karar kıldık. Denizin tam kenarındaki masaya kurulduk, mezeler, rakı, sohbet, muhabbet derken saatler nasıl geçti anlamıyorsun, adanın kendine has büyüsü insanı kucaklayıveriyor işte.

Garsonlar süper, yemekler süper, en son gelen Tekir süper, kapanıştaki İzmir Lokması en süper notu aldılar benden. Oradan kahve içmeye gittik, kahve üzerine bira içenler de oldu, ben yarın yeni işime başlayacak sorumluluk sahibi bir insan olarak tercih etmedim ama manzarayı anlatmak için fotoğraf makinem olmadığına lanet ettim. Peşpeşe adalar ve kıpkırmızı güneşin batışı, peşinden dolunay.

Doyumsuz manzara ile 21:10'da motora bindik, ŞE'ye şarkılar söyleterek ve ND ile gözyaşları dökerek, üstelik ayaklarımızı da denize uzatarak 30 dakika içinde Bostancı'ya ulaştık. Ada macerası böylece bitti ama odamdan görünen mehtap hala büyüleyici, yatmadan yarım saat daha keyif yapabilirim.

Yarın yeni bir iş, yeni bir hayat başlıyor... Kendimi bırakayım yeniliğe, içimden geçirdiğim iyi dileklerle...

Ne olacak bu Fenerbahçenin hali?

Dün akşam Fenerbahçe'nin adını söylemeyi başaramadığım o Ukrayna takımı ile yaptığı hazırlık maçına gittik. Çok uzun yıllardır ilk kez numaralıya gittim, güzelmiş (yeni hali tabii). Ama Fenerbahçe için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Fenerbahçe hep aynı Fenerbahçe, bir tek Roberto Carlos değişmiş desem haksızlık etmiş olmam sanırım, öbürlerinden hiç bir şey anlamadım çünkü. Oyun o kadar yavaş tempo ile oynanıyordu ki, futbolcular ay yüzeyinde yürüyor diye dalgamızı bile geçtik. 1. yarı bitmek bilmedi diyebilirim. 2. yarının başında ise o kadar uykum geldi ki neredeyse kafamı dizlerime koyup uyuyacaktım ama kıyamadım. Taraftar da hem az hem sessizdi. Roberto Carlos'u kesin doldurmuşlardır, bizim taraftar şöyle ateşli, böyle ateşli diye ama dün hayal kırıklığına uğramış olabilir. Gerçi kendisinin de bir kaç klas hareketi dışında ben pek bir şeyini görmedim. Sol kanatta Kezman oynamadı, gezdi desek yeridir. David yine fena değildi sanki. Ama en iyiler bana kalsa Aurelio ve Serdar'dı. Uğur da iyiydi, nitekim çok klas bir gol attı. Tam bizimkiler oynamaya başlamıştı 85. dakika oldu ve bir gol yediler. Taraftar olarak hararetle alkışladık karşı takımı. Ondan sonra da maç bitti zaten. 25 ml'lik bir suya 2 lira vermek acaip koydu, sonradan NÖ'nün aynı suya 1,5 lira, MD'nin ise 1 lira vermiş olması daha da koydu. Bilsem ki iyi bir yere gidecek, yeni Roberto Carlos'lara, Avrupa Şampiyonluğuna falan yarayacak, ses etmeyeceğim ama öyle bir durum da yok. İnsanı enayi yerine koyuyorlar, ayıpladım. Yine de stadda olmak güzel, taraftarın yorumlarına kulak misafiri olmak da güzeldi. Hele önümüzdeki bej pantalon, kahverengi bej çizgili gömlekli beyi seyretmek daha da güzeldi. Kendini hakem sandığından el hareketleri ve doğal ıslıkla maçı bitirdi. Hakem de onu dinledi, 30 sn. sonra bitirdi maçı. Biz de çıktık artık. Haydi bakalım yeni sezon hayırlı olsun.

26 Temmuz 2007 Perşembe

İçimdeki Çocuk...

İstemiyorum... İçimdeki çocuk büyüsün istemiyorum... Hep bir yerlerde yaşasın, açığa çıksın... Zaman zaman çıkıp sokaklarda yakan top oynamak istiyorum... Ramazan pidesinin tamamını bir kavanoz Nutella ile yemek istiyorum... Divan'ın altına girip bebeklerimle oynamak istiyorum, doya doya çizgi film seyretmek, kağıttan bebek elbiseleri yapıp sıra sıra dizmek onları... Ne olur sanki 2 kilo mandalinayı oturup yesem şöyle akıta akıta ya da ip atlasam zıplaya zıplaya iki arkadaşım tutsa da iki ucundan... Bol bol Pıtırcık okusam sıkılmadan ya da saatlerce yüzsem denizde çırpına çırpına, dudaklarım mosmor olana kadar... Bahçede kaplumbağalarla oynamak, sincaplarla, ağaçlara çıkıp dut yemek her yerim kıpkırmızı olana ve midem çatlayıncaya kadar... Annemi beklemek kapıda göbeğime bir sürü resimler çizerek...

Ne kadar güzelmiş ya çocukluk günleri... Ne kadar güzelmiş özgürlük duygusu, yaz tatilleri, bahçe, manolyalar, tavuklar, horozlar, civcivler, kertenkeleler, kuşlar... Masmavi gökyüzü, doğan güneş, batan güneş... Kışın dizboyu yağan, asla çamur olmayan kar... Hasta olup yatmak, herkesin etrafımda pervane oluşu... Sıcacık sobada kestane pişirmek ve mısır patlatmak... Elektrikler yanmasa da gaz lambasında hikayeler okumak (yeni okumayı öğrendiğimde "Kadife Piliç" favorimdi)... Küçük Ev'i seyredip hüngür şakır ağlamak... Yeşil çayırlarda yatıp debelenmek... Kuru köfte ve patatesle ormana gidip piknik yapmak... Vapura binip martılara ekmek yedirmek... Moda Kadınlar Plajı'nda çift kaşarlı tost yemek ve kadınları seyretmek geze geze (tuvaletin kapısındaki yaşlı teyzeden ölümüne korkarak tabii)...

Çok güzelmiş... O günler güzelmiş... İstanbul güzelmiş... 70'li yıllar güzelmiş... Çocukluk güzelmiş... Büyümeyi beklemek güzelmiş... Hayaller kurmak, acele etmemek, resimler yapmak, büyünce ne olacağına karar vermeye çalışırken her gün fikir değiştirmek...

Büyümek güzel... Olgun bir kadın olmak... Acılar yaşamak, mutluluklar... Her şeye rağmen güzel... Ama içindeki çocuk yaşıyorsa, ne kadar acı çekersen çek yeniden başlayabiliyorsan eğer, gülebiliyorsan hala ağlarken... Yaşamak her türlü pisliğine, acılarına, haksızlıklarına, hayal kırıklıklarına rağmen daha kolay geliyor sanki...

Çimenlerde yürümek...

Dünyada en güzel şeylerden biri çimenlerin üzerinde çıplak ayakla yürümek... Öylesine bir özgürlük duygusu ki bu; bir de tabii elektriğini doğaya aktarmanın verdiği rahatlık ekleniyor üzerine, insan sarhoş oluyor adeta.

Dün akşam SHS'lere gittik. Onlar yazlarını Tuzla'da geçiriyorlar. Burası, oldukça huzurlu, herkesin dingin bir hayat yaşadığı bir site. Oldum olası sevmişimdir orayı. Muhteşem bir bahçesi var. Ortak bir bahçe bu ve toplu bir aile gibi yaşıyor herkes. Normalde, beni kapana kısılmışım duygusuna kaptırıp, sinir edebilecek olan bu kavram, nedense orada yerini bulmuyor, olumlu bir hale dönüşüyor. Ve oranın çimleri; tanrım o çimler beni büyülüyor. Yıllar önce dikilen çam fidanları ise artık ağaç oldular. SS, inanılmaz yetenekli bir aşçıdır, HS de inanılmaz yetenekli bir "yiyen"dir. :)) Onlarla yemek yemek öylesine zevkli ki, ne yediğini anlamazsın. HS, sabah kahvaltısından akşam yemeği menüsünü belirler, o kadar yemeğe düşkün, göbek de var tabii biraz. Oğulları AS ise, benim hayatta gördüğüm en neşeli, en mutlu çocuk, ömrü öyle geçsin. Onu daha miniminnacık bir bebekken kucağıma verdiklerinde içim ısınmış, çok sevmiştim. Kırmızı bir balık gibiydi ve o kadar tatlıydı ki. Şimdi daha da tatlı. Neyse harika yemekler yedik, sonra bahçede oturduk, çay içtik, tatlı yedik, karpuz, kiraz, sohbet muhabbet derken gece yarısını ettik. Yediklerimizin üzerine havuzun çevresinde 10 tur atmalıyız süper fikrime bir tek NÖ eşlik etti. Yeni sulanmış çimenlerin üzerinde yürümek kadar insanı mutlu eden şey azdır. O an içimden yaşama sevinci yükseldi. Bu çok az olan bir şey. :)) Bir de Göztepe Parkı bana öyle bir duygu veriyor. Belki çok uzun yıllar önce dikilen fidanların şimdi koca birer ağaç olmalarına tanıklık etmiş olmanın verdiği bir duygu bu.

Gece dönerken, arabada, ışıklar parlıyordu gözüme. E5 oldukça boştu. Araba kullanmak, camlardan vuran rüzgar da iyi geldi. Güzel bir akşamdı. Sabah işe gitmeyeceğimi bilmek de güzeldi bir yandan. Pazartesi işe gideceğimi bilmek ise, ne kadar mutluluk verse de bir yandan, bir hüzün de veriyor, kısa süreli özgürlüğümün bitmesine az kaldığından olsa gerek. Yine de çalışmak çok güzel. Çalışmamak ise insanı işe yaramaz, boş bir çuvalmışsın duygusuna sürüklüyor. Annemin hep dediği gibi "gücümüz olsun da çalışalım".

24 Temmuz 2007 Salı

Bugüne yetişemedim...

Vallahi anlamadım... Ben bugüne yetişemedim. O kadar çok telefonla konuştum, o kadar çok mail yazdım ki ben bile kendime şaşırdım. Arada bir de yeni iş yerimle (evet bu arada Pazartesi yeni işime başlıyorum, mutlu olacağım yeri buldum sonunda) toplantı yaptım. Babama bir sürü sudoku kitabı aldım. HG'ye bende kalan fotoğraf makinesini yolladım. Babama kitapları yollamak için kargo şirketi araştırdım. Sabah EŞ kahvaltıya gelmişti, onunla kahvaltı ettim, gündem seçimdi tabii :)). MS ile bir iş yapacaktık onun mütalasını yaptım. HG, NÖ, BA, ZB, GG, MAY, MO ve başka bir sürü arkadaşıma yeni işimi haber verdim. ÖY ile Pansiyon'a ne zaman gideceğimizi konuştum, VD ile sözümüz var. Kızlar bu akşam bize gelecek ND ile ne yemek yapsak meselesini tartıştım ve mercimek yaptım. :)) Mercimek derken basite indirgemeyelim lütfen, benim özel mercimeğim; erişteli. Çok güzel yaparım ayıptır söylemesi... Yalnız bugünkü trafiğin fazlalığından pek güzel olmadı sanırım, o da onların şanssızlığı... Evde salça olmadığını anlayınca bakkala koşup salça almayı da iş olarak eklemeliyiz. :)) Bu arada salata yaptım, karpuz kestim, onlar da bir iş. Sözün özü çalışmayan bir insanın da işi çok oluyormuş, bundan sonra kimseyi eleştirmeyeceğim. Yemin ederim bak! :))

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Sevmek lazım!

Evet, kendimi bu millete ait hissetmiyorum... Evet, canım sıkkın... Evet... Ama yine de sevmek lazım... Pes etmemek lazım... Enseyi karartmamak lazım; Çetin Altan'ın deyişiyle... Sevmek lazım, tadını çıkarmak lazım; kuşun, böceğin, ağacın, hayvanların, yemeklerin, insanların, sevginin, aşkın, acının, ağlamanın, okumanın, öğrenmenin, tartışmanın, müziğin, sözün, yazının, aynanın, yumuşak kanepelerin, sütün, portakal suyunun, çileğin, çift kaşarlı tostların, mısır patlamalarının, dergilerin, dostlukların, arabaların, motorsikletlerin, çocukların, bebeklerin, kadınların, erkeklerin, kalemlerin, kitap ayraçlarının, kartpostalların, terliklerin, ayakkabıların, renk renk t-shirtlerin, şiirin, george perec'nin, makarnanın ve daha binlerce milyonlarca yazsam buraya sığmayacak şeylerin... Üzülecek, dertlenecek şey çok ama tadını çıkaracak şey de çok anasını satayım... Her şeye rağmen, her türlü derdine tasasına rağmen, yaşanacak güzel şeyler de var... Hatta bazen tasalar tadını artırmıyor mu mutlulukların? O zaman...

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu'nu çok seviyorum. Söylemiş miydim? :))

MH bana bir "Sorry" kaydı yaptı biraz önce... Buğulu söyleyeceğim diye boğazım yırtıldı dedi ama değmiş, çok güzel olmuş ben bayıldım. Keşke buraya koyabilseydim ama olmuyor ne yazık ki. Ya da ben daha keşfedemedim. Seviyorum kendisini... :)) Bayramda geliyorum, bekle beni arkadaşım... Gezeceğiz Londra sokaklarında.

Enseyi karartmamak lazım ne yapayım. :) Ne kadar şanslıyım işte çat kapı Londra'ya gidebileceğim bir arkadaşım var. Bu bile yeter.

Ne değişti?..

Yeni bir gün... Yeni bir hafta daha sadece... Akşam annem ağlıyordu, çok ender ağlar... Babamla konuştuk, bulmaca çözüyordu, "yapacak birşey yok" diyordu... ND ile konuştuk, üzülüyordu o da... JE aradı, çocuğu evde bırakmış caddede geziniyordu, tadını çıkarıyordu ender sahip olduğu yalnızlığın... Başka bir arkadaşım "boşver" diyordu, "artık uğruna üzüleceğimiz bir milletimiz olmadığını daha iyi hazmederiz"... İnsanlar kalkıp işine gitti bu sabah... Muhtemelen ben de önümüzdeki hafta Pazartesi sabahı, her zamanki gibi kalkıp, hazırlanıp işe gideceğim... Bilge ile cahil arasındaki farktan söz ediyor televizyondaki filmde: "bilge bildiklerini unutmaya çalışır, cahil bildiklerini hatırlamaya"... Hayat devam ediyor... Kornalar çalıyor... Martılar bağırınıyor, umutsuzca... Denizin üzerinde hafif bir sis... Seçim bitsin, sular o sabah kesilecek felaket çığlıkları gerçeğe dönmedi daha... Kalkıp her zamanki gibi yüzümü yıkadım, bir daha hiç yıkayamazmışım gibi bir açlıkla... Bir şeyler değişiyor, hem de her zamankinden daha büyük bir hızla... Ama kimse farkında değil sanki. Aynı; bugün 10 yıl öncesine baktığımız gibi baktığımızda 2007'ye, 2017 senesinde, belki o zaman göreceğiz; o zaman anlayacağız bugün verdiğimiz kararın nasıl etki ettiğini tüm yaşantımıza. Ama şimdilik; hayat devam ediyor, aynı tempo, aynı dertler, aynı telaş... Yapacak bir şey yok. At kendini sokağa, bırak kendini yaşama, tek yapabileceğin bu.

22 Temmuz 2007 Pazar

Kendimi bu millete ait hissetmiyorum...

Şu anda kendimi bu millete ait hissetmiyorum...

Bu binalar, ağaçlar, yoldan geçen arabalar... Bu gökyüzü, hatta yıldızlar... Bunlar benim değil sanki... Televizyonda konuşan başbakan, seçimin galibi, Türkçe konuşuyor... Benim aşık olduğum, dünyadaki tüm dillerden önde tuttuğum, geçmişini anlamak, geleceğini kurtarmak için kendimce okuyup, araştırdığım bu dil bana mı ait? Bu sabah sandığa giderken gördüğüm insanlar, bugüne kadar tanıdığım tüm insanlar, dolmuşta, vapurda, otobüste, uçakta, trafikte yanyaya geldiğim bunca insan... Bunlar benim milletim mi?

Görüyorlar mı? Duyuyorlar mı? Anlıyorlar mı? Değerlendirebiliyorlar mı? Seviniyorlar mı? Ne bekliyorlar gelecekten? Bu vatan... Uğruna savaştığımız, namusumuz saydığımız, gözümüzden sakındığımız bu topraklar... Benim mi? Üzerinde yaşayan insanlar kim? Benden mi?

Bilmiyorum... Zannetmiyorum... Kendimi onlarla aynı milletten hissedemiyorum... Ben, bir yabancıyım. Hani İngilizler "Alien" derler ya. O cinstenim. O cinstenmişim.

Artık çok geç biliyorum... 100 yıl yetmez verilen zararı geri döndürmeye... Artık çok geç. Tek söylenecek şey var : YAZIK!

Seni öyle derine ittim ki ruhumda yıllardır...

Bir yandan seçim sonuçlarına bakıp sinirlerimi bozuyor, bir yandan "Bones" dizisini seyrediyorum... Bir şarkı çalıyordu arka planda, parça parça seyrettiğim bugünkü bölümde; konu, evlatlık verilmiş 2 çocukla ilgiliydi. Parçayı Susan Enan adında ilk kez duyduğum bir şarkıcı söylüyor, adı "Bring on the Wonder". O kadar etkileciydi ki sözleri içimi yaktı. Paylaşayım istedim. Türkçeye çevirdim ama o kadar kötü oldu ve şarkı öylesine ruhunu kaybetti ki, İngilizce bilmeyenlerden özür dileyerek sildim... Sadece beni en etkileyen dize olan "I pushed you down deep in my soul for too long "u çevirmeye çalışayım : "Seni öyle derine ittim ki ruhumda yıllardır". Bilmem başka birşey söylememe gerek var mı?

Bring On The Wonder

I can't see the stars anymore living here
Lets go to the hills where the outlines are clear

Bring on the wonder
Bring on the song
I pushed you down deep in my soul for too long

I fell through the cracks at the end of our street
Lets go to the beach, get the sand through our feet

Bring on the wonder
Bring on the song
I pushed you down deep in my soul for too long

Bring on the wonder
We got it all wrong
We pushed you down deep in our souls for too long

I don't have the time for a drink from the cup
Let's rest for a while 'til our souls catch us up

Bring on the wonder
Bring on the song
I pushed you down deep in my soul for too long

Bring on the wonder
We got it all wrong
We pushed you down deep in our souls, so hang on

Bring on the wonder
Bring on the song
I pushed you down deep in my soul for too long

20 Temmuz 2007 Cuma

(Aslında hiç de sıradan olmayan) sıradan bir gün...

Bahçede oturuyoruz... Babam kalkıyor... İçeriye gidiyor... İçeriden traş makinesinin sesini duyuyorum... Anımsıyorum... Çocukluğumdan kalan sesler arasında bu traş makinesinin sesini buluyorum... Hatta araba kullanırken traş oluşunu seyrettiğim bir resim bile geliyor gözümün önüne... Tanıdıklık ne güzel şey... İçime sıcak sıcak bir duygu akıyor...

Birazdan akşam olacak... Babam sardalya almış... Sonradan adının "boklu kebap" olduğunu söylediği ızgara sardalyayı pişirecek birazdan... Ben de salata yapmaya girişiyorum... Sakiniz... Çok da konuşmaya gerek yok... Birlikte olmamız bize yetiyor... Sanki hep birlikteymişiz gibi... Sanki yıllar geçmemiş, paylaşılmayan, eksik kalan şeyler olmamış gibi... Yeri geldikçe anlatıyoruz... Ben evliliğimden bahsediyorum, işimden, annemle yaptıklarımızdan, gittiğim yerlerden, arkadaşlarımdan... O çocuklardan, kardeşlerimden; bende yaşayamadığı çocuk sevgisinin yüzünden onları fazla şımartmış olabileceğinden bahsediyor, yaptığı işlerden, 70'li, 80'li yıllardan... Memleket meselelerine girişiyoruz sıkça, fikirlerimizin ortak olması mutlu ediyor beni... Güzel şey insanın babasının konuşmalarından gururlanması... Güzelmiş... Bunu keşfetmek sevinç veriyor bana...

Babam sudoku hastası... Boyuna onları çözüyor... Ona bunun kitapları olduğunu söylüyorum, heyecanlanıyor. Alıp yollamayı vaad ediyorum... Yapmalıyım yakında diye geçiriyorum içimden ihmal etme korkusu ile... Çok meraklı matematiğe kendisi... Annem hep söylerdi zaten... Ben de ona çekmiş olmalıyım... Oldum olası sevmişimdir rakamları... Benim gibi herşeyin içini açıyor bir de, eski bir çakmakla saatlerce uğraşıyor, tamir edip sonra da bana hediye ediyor onu... Hoşuma gidiyor o çakmağa bakmak şu anda... Ondan bir parça, yaşayan bir parça işte... Telefonunda yapamadığı şeyleri bana soruyor, yapıyorum, "helal be!" diyor, "benim kızım da mühendis benim gibi ama benim kafam almıyor teknolojinin fazlasını işte". Ağlayacak gibi oluyorum... Benim kızım demesi ne kadar da güzelmiş meğerse.



















Akşamları kol kola yürüyoruz köyümüzün kordonunda... Bir çok akraba, arkadaş... Herkes beni selamlıyor, ayaküstü konuşuyoruz... Bazılarını anımsıyorum, bazılarını yeni tanıyorum.... Kocaman bir ailem varmış, keşfediyorum... Köyümüz Çardak. Küçücük bir yer... Denizi muhteşem, hele de gün batımı... Babamın evinden de gün batımı çok güzel görünüyor... Koşup resmini çekiyorum, kaydetmek istiyorum herşeyi, en ince detayları bile, zamanla sıradanlaşacaklar ama daha yeniler benim için, çok değerli hepsi de...

İlk karşılaşmamızda sarılmıştım ona sıkı sıkı da ağlayamamıştım, belki önceden çok ağladığımdan. O da düşünmüş çok, ben de düşünmüştüm hep; anlaşabilecek miyiz, kafamız uyacak mı, neşeli bir insan mıdır, karamsar mıdır, alışabilecek miyiz birbirimize, konuşabilecek miyiz vs. vs. vs. Oysa kaynaştık işte... Boş yere ertelemişim, boş yere korkmuşum yıllarca... 3, 4 gün önceydi, sanki yıllar geçmiş gibi şimdi... Demek gerçek sevgilerin zamandan etkilenmemesi böyleymiş. Bir de kabul etmek gerekirmiş olan şeyleri. Sorgulamamak gerekirmiş. Suçlamamak. Ne kendini, ne de karşındakini...

İnsanın babası olması güzelmiş... Kıymetini bilmek gerekirmiş... Elindekini elindeyken sevmek gerekirmiş... Elinde tutmak için emek vermek gerekirmiş...

Istranca Dağları ve İğneada...

Geçen Pazar günü, teyzem DK ile birlikte aldığım tarla domatesleri ve barbunya ile pilaki pişirdikten sonra yine düştük yollara. İğneada'ya doğru. İğneada Çorlu'dan, daha doğrusu Büyükkarıştıran'dan yaklaşık 3 saat mesafede. Istranca dağlarına doğru dümdüz uzanan bir yoldan dağa ulaşıp, yavaşça tırmanmaya başlıyorsun. Demirköy'e (aynı zamanda dağın en yüksek yeri) ulaşıp, dağın öte yanına, Karadeniz kıyısındaki İğneada'ya varıyorsun. İğneada Bulgaristan'a o kadar yakın ki, telefon bile Bulgar operatörüne geçiyor.



















İğneada da, Türkiye'deki çoğu köy ve kasaba gibi, kendi potansiyelinin çok çok azını kullanabilen, oldukça ıssız, yaz mevsimine göre hareketsiz, muhteşem denizi ile sakin bir yer. Halkının çoğu geçimini balıkçılıktan kazanıyor ama ne kadar kazanabiliyor şüpheli. Küçük tekneler, sakin sokaklar, kötü yapılmış binalar ile insana daha çok hüzün veriyor.

Yolda giderken Demirköy'de küçük bir yerde çay içtik. Burası dünyanın en salaş kahvesi yarışması olsa, birinci gelecek bir yerdi. Bir sürü adam vardı; teyzem, ben ve eniştem gelince ne yapacaklarını şaşırdılar zavallılar. Çok da kötü bir çay içtik ve sandalyelerin aşırı yıpranmışlığına şaşırdık. Güzelim tahta çay bahçesi sandalyelerinin hepsi ne zaman plastik oldu diye de hayıflandık.



















Istranca dağları çok çok güzel. Dev ağaçların sarmaladığı yollardan gitmek zaten beni oldum olası büyüler, burada da delirdim yolda giderken. O koku ve sükunet büyüleyici. Dağlarda olmak güzel, hele de sıcak havada daha bir güzel. Ağaçlar dünyanın akciğeri gerçekten de. Nefes alıp sarhoş oluyor insan. Dağların tepesinden ova da muhteşem görünüyor tabii, resim pek iyi ifade etmiyor gerçi ama öyle.

Dönüşte de yine İslambeyli köyünde durup çay molası verdik. CHP kahvesi, AKP kahvesi vs. herkesin kendine özel bir kahvesi, lokali falan var. Seçimin ortaya çıkardığı kamplaşma ilgi çekici, bir o kadar da komik. Biz otururken CHP otobüsü geçiyordu. Daha doğrusu geçmiyordu da, adam topluyordu. CHP adayı, en öne oturmuş, sürekli "evet arkadaşlar" diyordu. Başka da bir şey duymadık. Arada "Saim abi, sen gel yanıma otur" falan gibi özel konuşmalarının hepsini de megafonla yaptığından, seçim propagandasından çok stand up yapıyor gibiydi.

Bu arada köyden çok kalabalık bir motorcu grubu geçti, VD'nin kulaklarını çınlattım. :)) Motor ne güzel şey, hele de dağlarda motor sürmek ne zevkli olur kimbilir.

Unutmadan Istranca dağlarının bir özelliği daha var, çok şaşırtıcı. Dağ yolunun bir yerinde manyetik bir alan varmış. Eminin açıklaması daha komplike bir şeydir ama, ben gözümle gördüm, bu manyetik alandan geçerken araba boşta gidiyor. Tırmanış yaparken bile boşta gidiyor yani. Çok ilginç. Bunun nedenini de araştırıp bulmak istiyorum bakalım, bir şey bulursam yazarım...

İğneada gecesi taze salatalık, domates, soğan ile yapılmış muhteşem salata, patlıcan, biber, kabak kızartması, sabah yaptığımız barbunya, cacık ve rakı ile son buldu. Eve gelirken öylesine acıkmıştık ki tüm bunları hazırlayıp yememiz toplam 45 dakika sürdü diyebilirim. Artık onların resmini koymayayım, herkesi özendirmeyeyim. :))

Ne güzel yermiş Edirne...



















Haftasonunu teyzemle Çorlu'da geçirdim. Teyzem Trakya Cam Fabrika'sında çalışır. Oranın Lojistik ve Planlama Müdürü. Bu tesis, dünyanın sayılı düz cam üretme tesislerinden biri ve teyzem de bu dev şirketin tek kadın müdürü. O yüzden çok gurur duyuyorum kendisiyle... Neyse övünmeyi bırakıp sadede geleyim... Geçen Cumartesi günü atlayıp Edirne'ye gittik.

Edirne'ye, hatırladığım, en son 1980'de gitmiş olmalıyım. Aklımda hayal meyal Selimiye Camisi, bir de o sırada orada görevli olan dedemin evi kalmıştı... Gidince bayağı şaşırmam bu yüzden olsa gerek. Küçücük, tarihi binaları, kapalı çarşıdaki renk renk meyve şeklinde sabunları, özenle süslenmiş süpürgeleri, badem ezmesi ve son derece yavaş işleyen yaşamı ile Edirne, güzel bir şehir. Selimiye Camisi'ne, onun bedestenindeki küçük çarşıya, şehrin kapalı çarşısına gittik, sokaklarda gezdik. Renk renk çiçekleri ile minik bir parkta mola verdik. Sonra Meriç kıyısından dolaşıp, eski tren garı binasının olduğu yere gittik. Şimdi o gar binası Trakya Üniversitesi'nin rektörlük binası olmuş. Temizlemişler, düzenlemişler. Çok iyi de etmişler. Bahçesinde de kocaman bir lokomotif duruyor. Yunanlılar kaçarken bırakmışlar. Arkasına da bir iki kompartman takmışlar. Atatürk'ün seyahat ettiği vagonlarmış onlar. Karmaşık bir tren olarak bahçede, yalnız, sahipsiz duruyordu. Onun üzerine tırmanıp makinist rolünde fotoğraf bile çektirdim. :))















Binalar, evler Yunan mimarisinin etkisi altında. O küçük köydeki minik evler, kahveler, dev ağaçlar çok huzur vericiydi. Üniversite bahçesinde asırlık ağaçlar var, öylesine yaşlı, bilge ve güzeller ki. Kendimi başka bir dünyada hissettim. Yaşamın sakinliği insanı şaşırtıyor, büyülüyor. Bol çay, kahve içtik, bol da sebze meyve alışverişi yaptık. :)) Yolda gelirken yeni toplanmış salatalıklar bulduk, domatesler ve daha birçok şey. Hepsi birbirinden lezzetli. İstanbul'da ne kadar bayat şeyler yediğimizi bir kez daha anladım.

Edirne gidilesi bir yer. Bir günlüğüne de olsa değer. İstanbul'da kendimize kurduğumuz küçük dünyanın dışında başka bir dünya işte. Keşfetmek gerek.

19 Temmuz 2007 Perşembe

İşte geldim buradayım...

Evet geldim... 1 haftada yazamamak bana çok zor geldi, şaka maka alışmışım günlüğü yazmaya... Yazacak şeyler çok birikti... Bir çok da fotoğraf çektim. Artık yavaş yavaş yazacağım... Merak edenler için söyleyeyim: Babam çok kıyak adam :) Her gece içtik, balık yedik, babam çok güzel ızgara balık yapıyor; "boklu kebap" denilen sardalyaya bayıldım, hayatta da ilk defa çipura sevdim. Bana sadece salatalar kaldı, maharetlerimi gösteremedim pek ama şunu da ekleyeyim, insanın babası ile muhabbet etmesi çok başka bir şeymiş... Bunu da ancak yaşayan anlarmış.

13 Temmuz 2007 Cuma

Bana yol göründü...

Biraz gitmem lazım... Kendimi yollara atmam lazım... Haftasonunu teyzemle geçirip, sonra kalkıp babama gitmem lazım... Heyecandan ölmeden :) tüm bunları yapmam lazım...

HG'nin, "biz de gelelim de filmini çekelim kavuşma sahnenizin" teklifi ve ES'nin, dün bizi gülmekten geberterek, bu çekim anlarını dillendirmesi (... evet sarılın, kamera, actioon, stoopp, olmadı, biraz daha sıkı sarılın, gözlerde şefkati göreyim vs. vs. vs.), annemin tüm arkadaşlarının gözleri yaşlı beni aramaları, benim tüm arkadaşlarımın sevinçleri ve benim heyecanım kolumun altında olarak Pazartesi babamla buluşmaya gidiyorum. Çok iyi anlaşacağımıza dair büyük bir inanç var içimde, onu özlemiş olmalıyım, herhalde ilk gördüğüm anda anlayacağım. Yıllardır özlemediğimi söylüyordum, yalan tabii...

Hikayenin devamı bilgisayar bulabilirsem Pazartesi'den itibaren, olmadı önümüzdeki haftanın sonlarına doğru burada...

Sağlıcakla kalın!

GG ve DG, iyi ki doğmuşsunuz!

Bu sene, hayatımızda ilk defa GG ve DG'nin doğum günlerini, hem de o gün, çıkıp gece bir yerde kutladık. Ve hatta pasta dahi kestik. :)) Yer de Anjelique (anjelik okunuyor!). Sosyetemizin bile kapıdan zor girdiği, Ortaköy'deki son derece "in" mekan. Ben hiç bir şey yemeyip, hiç bir şey de içmeyerek, oraya hiç para kazandırmama protestomu yaparken, aynı zamanda da çok gülüp eğlendiğim için adamları gıcık etmiş olabilirim. Ama haklıyım. Sevmiyorum bu yapaylığı... Herkese yakın bir kadın topluluğunun straples elbise giydiği bu mekanda genelde insanlar yemek yer, gecenin bir saatinden sonra da bara inerek gayet house bir müzik eşliğinde birbirini keserler. Ama hakkını yemeyeyim mekan çok güzel, hem de çok. Deniz kenarı, dekorasyon süper, yemekler de güzel, yemedim ama yiyenlerden biliyorum. Ayrıcalıklı kesimin mekanı ne de olsa. Bu kadar eleştirip sonra da kalkıp oraya gitmek biraz "kolpadan" bir tarzım varmış gibi gösterse de beni, vallahi kendim için bir şey istiyorsam namertim, arkadaşlarım için feda ettim kendimi. :)) Herneyse kısa keseyim, sevgili dostum GG ve güzel DG'ciğimin doğum günlerini bir kez daha kutlamış olayım. İyi ki doğdunuz, nice yıllar birlikte kutlamak dileğiyle. Fotoğraflar yarın gitmeden yetiştirebilirsem burada. :))

12 Temmuz 2007 Perşembe

Dikkat ettiğim insanlar...

Ben arabadaydım. O, yandaki otobüsteydi. Sadece beline kadar olan kısmını görebiliyordum, doğal olarak. Yaşı genç olmalıydı, 17, en fazla 18. Oldukça kiloluydu. Saçları kısa. Burnunun hemen altından başlayan, tüm alt yanaklarına dağılan ve boynunun altına kadar devam eden geniş kırmızı bir lekesi vardı. Dudakları da aşırı derecede irileşmişti. Sanki dudaklarını taşıyamıyordu. Hasta olmalıydı. Koltuğuna yaslanmamış, önündeki koltuğun arkasındaki tutunma yerine sıkıca tutunmuş dışarıya bakıyordu. Gencecik bir kadın için fazlasıyla hüzünlü bir yüzü vardı. Şaşırmadım...

Onu hep Kadıköy-Karaköy vapurunda görürdüm. Neredeyse her gün başka bir ürün satar, üstelik de araya reklam alırdı. Gerçekten bir radyo reklamı okurmuş edası ile reklam spotunu okur, sonra yine ürün tanıtımına devam ederdi. Simsiyah saçlı, güneşten hafif yanmış, yazın t-shirt, kışın da kar bile yağsa yağmurluk giyen, oldukça genç bir adamdı ilk zamanlar. Herkes onu "Burhan Pazarlama" olarak bilirdi. Bir kaç sene önce, en son gördüğümde hala aynı işi yapıyordu. Kıştı. Saçları yer yer kırlaşmıştı. Üzerinde kaşmir, deve tüyü renginde bir palto vardı. Sanırım kalem satıyordu bu kez. Belli ki artık zevk için çalışıyordu. Ne de olsa çok ünlü bir adamdı.

Sanırım bir Kurban Bayramı öncesiydi. Arife günü. Annemle yorgancıya gittik. Evimiz için yastık yaptırıyorduk galiba. Yorgancı yoktu. Kalfası oradaydı. Kalfa, dümdüz siyah saçları olan, 30'lu yaşlarında (bana o zamanlar çok yaşlı gelmişti) bir adamdı. Yastıkları teslim aldık. Parayı verdik. Üstünü vermek için bozuk parası yoktu. Hatta zorlayınca hiç parası olmadığını öğrendik. 2 çocuğu varmış. Cebimizdeki tüm parayı büyük ısrarlarla ona verip çıktık. İkimiz de ağlıyorduk.

Yakın arkadaşlarımdan biriyle Altıyol'dan Bahariye'ye yürüyorduk. Onu gördüm. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sesi de çıkmıyordu. Ama titriyordu. En fazla 10 yaşında olmalıydı. Dayanamayıp sordum. Tartısını çalmışlar. 250.000 liraymış değeri. Verdik. Ağlamayı kesti. "Babam çok döverdi, çok teşekkür ederim" dedi. Sanki beni dövmüşler gibi hissettim. Dönüşte baktık. Gitmişti.

Okulun bahçesinden hep ona bakardık. Karşıdaki, çok eski, muhtemelen çok önemli bir sanat eseri olan ama bunu kimsenin umursamadığı ve içinde çok fakir insanlar oturan binanın camına çıkardı. Tam olarak ne yaptığını da hatırlamıyorum. Acaip el hareketleri yapıyordu galiba. Herkes ona gülerdi.Onun için deli derlerdi. Tek hatırladığım hep beyaz bir atletleydi. Deli ne demekti? O evde yalnız başına nasıl yaşardı? Evin içi nasıldı? Eşyaları? Ne yer, ne içerdi? Bilinmez.

Neredeyse her gün, yaşadığım evin önünden atıyla geçiyordu. Sabah nal sesleri ile uyandırıyordu beni. Her zaman pırıl pırıl çizmeleri vardı. Ve hep at kuyruğu yapılmış, şapkasının arkasından görünen sapsarı, dümdüz saçları. Asfalttan yavaş yavaş ilerliyor, sonra parka girince de dört nala koşturuyordu atını. Sanki başka bir yaşamı yok gibiydi. Sanki tek varlığı o sokak, o park, o giysiler, her zaman tertemiz olan sapsarı saçları ve atıydı.

İrice bir adamdı. Taksiyi son derece sakin kullanıyordu. Hangisi olduğunu hatırlamadığım bir opera parçası çalıyordu. İzin istedi. Bir puro yaktı. Şaşkın şaşkın bakakaldık. Taksi şoförü değil de bir sinema eleştirmeniydi adeta. Oraya ait değildi sanki. Ya da biz oraya ait değildik.

Mağazaya girdik. Öylesine bakınıyorduk. Çok ucuz mağazaların olduğu bir caddeydi. Ben bir elbise denemek istedim, arkadaşım bir gömlek ve sonra bir kaç şey daha. Sürekli "bayan" diyordu. "Buyrun bayan", "bu şu kadar bayan", "şunun şu rengi de var bayan", "bunu da denemek ister misiniz bayan?". İçimize fenalık geldi, gülme krizi ile zor attık kendimizi dışarı. Bu satıcı kızı kim programlamış olabilirdi?

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Günün Sözü...

Happy families are all alike; every unhappy family is unhappy in its own way.
(Mutlu aileler hep birbirine benzer, mutsuz ailelerin ise her birinin kendine göredir mutsuzluğu)

Leo Tolstoy