Gazeteleri okuyunca konu bitmiyor ki...
G-string külotların kadınların orasına burasına sürtünerek onları tahrik ettiğini söyleyen sapık manyak (bir de reklamcıymış, bu daha da güzel) bunun kirli reklamcılığın dili olduğunu söylemiş. Sanırım t-box iletişimini kastediyor olmalı. İyi de t-box markası ortaya çıkmadan vardı zaten g-stringler. G-stringler cinsellik satmak için ortaya çıkarılmışmış, ulan basbayağı önünde pantalonla yürüyen kadının donunu seyretme diye çıktı g-stringler ortaya. Kadınlar (kötü kötü konuşmak istemiyorum ama dayanılacak gibi değil) kıçlarına 1 beden küçük don giyip sonra donun çizgisini herkes arkadan seyredince, akıllının biri bu izden kurtulmak için g-stringi yarattı. Ama insanların saçlarının görünmesinin cinsel olarak çekici olduğunu düşünen sapık zihniyet zaten g-stringleri haydi haydi bu konuyla bağdaştıracaktır. Ne diyeyim ki?
Gayrettepe'deki Emniyet Müdürlüğü'ne şoförsüz araba girmiş! Tabii olayın aslı şöyle, adam arabasını yokuşa park etmiş, muhtemelen de el frenini çekmiş ya da el freni bozulmuş olmalı ki araba kayarak Emniyet Müdürlüğü'nün güvenlik kulübesine dalmış. Muhtemelen sıcaktan şaşkın şaşkın etrafı seyreden kapıdaki polis de, zavallı, son anda kaçarak kurtulmuş :) Ya, yemin ederim bu olay gerçekten sadece Türkiye'de olabilecek bir şey işte...
Daha bitmedi. Geçenlerde, Sivas'ta, 24 kişilik bir fındık işçisi kafilesini taşıyan minibüs devrilmiş, herkes ölmüştü ya, tabii o minibüs aslında 12 kişilikti! Bu kez de 22 kişiyi taşıyan bir minibüs devrilmiş, Diyarbakır'da. Şoför de şöyle demiş: "Çok fazla yolcu vardı, bagaj yüke dayanamadı!". Haa, bir de uyumuş zavallı, ne yapsın, yorgun! Delirmemek işten değil ne diyeyim...
Daha bunlardan çok var da yüreğim kaldırmıyor...
Sıradan bir kadının yaşamı, gitiği yerler, günlük düşünceleri, hayata bakışı, rahatsız oldukları, mutlu oldukları, çevresindeki insanlar, merak ettikleri, ilgilendikleri vs. vs. vs.
12 Ağustos 2007 Pazar
Yarma Şeftali...
Düşünün... Bir manav... Manava giriyorsunuz, parolayı söylüyorsunuz.... "Yarma Şeftali". Gayet anlamlı :) bu iki kelimeyi sarfedince, hoop! kendinizi manavın arkasında özel hazırlanmış bir aşk odasında buluyorsunuz. Manav diye iki kilo domates, bir kilo şeftali almaya gittiğiniz yer, doğru kelimeleri söylerseniz bir "kar"hane'ye dönüşebiliyor. Arkada bir bayan hazır bekliyor. Vizite 40 lira. 20'si manava, 20'si kendine. Ne kadar ucuz değil mi? 4 kilo şeftali parası, hem de yarma cinsinden.
Dünyadaki acılara bazen aklım ermiyor. 40 lira eden şeylerin bir listesini yapsan, ona bir "kadın"ın da dahil olmasına mı yanarsın, o kadının orada, manavın arkasında o iki kelimeyi söyleyecek insanı beklerkenki ruh haline mi yanarsın? İlk okuduğumda Hürriyet gazetesindeki bu habere çok güldüm, bir kaç dakika sonra aklım başıma geldi, güldüğüm için kendi zavallılığıma ve sığlığıma ağladım...
Dünyadaki acılara bazen aklım ermiyor. 40 lira eden şeylerin bir listesini yapsan, ona bir "kadın"ın da dahil olmasına mı yanarsın, o kadının orada, manavın arkasında o iki kelimeyi söyleyecek insanı beklerkenki ruh haline mi yanarsın? İlk okuduğumda Hürriyet gazetesindeki bu habere çok güldüm, bir kaç dakika sonra aklım başıma geldi, güldüğüm için kendi zavallılığıma ve sığlığıma ağladım...
11 Ağustos 2007 Cumartesi
Mutluluğu nasıl tarif edersin üstad?
Mutluluğu nasıl tarif edebilirsin ki?
Yani yağmurlu bir günde işe gitmek yerine evde, camın önünde oturup, en sevdiğin kitabı okurken ayakların da sıcacık kalorifere değerken mutluyum diyebilir misin? Ya da yemyeşil ağaçların çevrelediği bir yolda yavaşça araba ile giderken hafif bir yağmur çiselese ve açık camlardan içeri toprak kokusu dolsa ve güzel bir müzik çalsa hafiften ve çok ama çok güvendiğin birisi kullanıyor olsa arabayı, daha mutlu olduğun bir an olabilir mi? Ya da çok uzun zaman önce kırdığın ve aramaya bile cesaretin olmayan insanın telefonunu çaldırdığını duysan ve kalbin yerinden çıkacak gibi çarpsa bir an tereddüt içinde cevap verirken ve sana kırgın olmadığını anlasan sesinden daha mutlu olamazdım demez misin acaba? Şöyle bir şey de olabilir örneğin: çok ama çok büyük bir maddi sıkıntı içindeyken tesadüfen aldığın bilete en büyük ikramiye çıksa ve bütün sıkıntıların o an bittiğini hissetsen bu da dünyada en mutlu olabileceğin an olabilir belki de. Ya da çok uzun zamandır hayalini kurduğun bir şey başına gelse ve ona sarıldığın an, kollarının arasında yatarken mutluluktan o an öleceğini düşünsen ve gözlerini kapatmaktan çekinsen kaybolacağından korkarak ve belki de bir daha aynı anın hiç tekrarlanmayacağını bilsen ama yine de dünyanın en mutlu insanı olsan. Ya da ne bileyim çok emek verdiğin diplomayı almak için sahneye çıktığında o yürüyüşü yaparken ve seni çok özel birilerinin gururla seyrettiğini bilsen ve o bir kaç adım boyunca dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünmez miydin? Belki de herşeye rağmen sevdiğin insanla birlikte yarattığınız insan yavrusunu doğurduğun an onu kucağına verdiklerinde ve o minicik, korunmasız şeye ömür boyu göz kulak olmak için kendi kendine yemin etsen ve kendini çok ama çok yetersiz hissetsen ve çaresiz ve korkak ve sevdiğin elini tutarken ve birlikte ona bakarken tarif edilemeyecek kadar mutlu olduğunu hissedersin herhalde. Ya da en bedbaht halinde çok sevdiğin biri iki tane uçak bileti ile gelse sen tüm ümidini kesmişsen gitmekten ve İtalya'ya örneğin gidiverseniz elele hiç beklenmedik bir anda, mutluluk ona benzer bir şey olabilir mi?
Mutluluk gerçekte nedir ki? Birçok kısacık anın anılarda kalan ve zaman zaman anımsanan yansımaları mı? Güvenle, sıcaklıkla, sevgiyle, ışıkla, kokularla birleşen...
Yani yağmurlu bir günde işe gitmek yerine evde, camın önünde oturup, en sevdiğin kitabı okurken ayakların da sıcacık kalorifere değerken mutluyum diyebilir misin? Ya da yemyeşil ağaçların çevrelediği bir yolda yavaşça araba ile giderken hafif bir yağmur çiselese ve açık camlardan içeri toprak kokusu dolsa ve güzel bir müzik çalsa hafiften ve çok ama çok güvendiğin birisi kullanıyor olsa arabayı, daha mutlu olduğun bir an olabilir mi? Ya da çok uzun zaman önce kırdığın ve aramaya bile cesaretin olmayan insanın telefonunu çaldırdığını duysan ve kalbin yerinden çıkacak gibi çarpsa bir an tereddüt içinde cevap verirken ve sana kırgın olmadığını anlasan sesinden daha mutlu olamazdım demez misin acaba? Şöyle bir şey de olabilir örneğin: çok ama çok büyük bir maddi sıkıntı içindeyken tesadüfen aldığın bilete en büyük ikramiye çıksa ve bütün sıkıntıların o an bittiğini hissetsen bu da dünyada en mutlu olabileceğin an olabilir belki de. Ya da çok uzun zamandır hayalini kurduğun bir şey başına gelse ve ona sarıldığın an, kollarının arasında yatarken mutluluktan o an öleceğini düşünsen ve gözlerini kapatmaktan çekinsen kaybolacağından korkarak ve belki de bir daha aynı anın hiç tekrarlanmayacağını bilsen ama yine de dünyanın en mutlu insanı olsan. Ya da ne bileyim çok emek verdiğin diplomayı almak için sahneye çıktığında o yürüyüşü yaparken ve seni çok özel birilerinin gururla seyrettiğini bilsen ve o bir kaç adım boyunca dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünmez miydin? Belki de herşeye rağmen sevdiğin insanla birlikte yarattığınız insan yavrusunu doğurduğun an onu kucağına verdiklerinde ve o minicik, korunmasız şeye ömür boyu göz kulak olmak için kendi kendine yemin etsen ve kendini çok ama çok yetersiz hissetsen ve çaresiz ve korkak ve sevdiğin elini tutarken ve birlikte ona bakarken tarif edilemeyecek kadar mutlu olduğunu hissedersin herhalde. Ya da en bedbaht halinde çok sevdiğin biri iki tane uçak bileti ile gelse sen tüm ümidini kesmişsen gitmekten ve İtalya'ya örneğin gidiverseniz elele hiç beklenmedik bir anda, mutluluk ona benzer bir şey olabilir mi?
Mutluluk gerçekte nedir ki? Birçok kısacık anın anılarda kalan ve zaman zaman anımsanan yansımaları mı? Güvenle, sıcaklıkla, sevgiyle, ışıkla, kokularla birleşen...
10 Ağustos 2007 Cuma
Moda'nın adı, Ali Usta'nın tadı...
Yıllar sonra gençliğimdeki çalışma saatlerine dönmüş olmanın verdiği zorunluluk, bu akşam ZB'yle yaptığımız programı da tamamen tersine çevirdi. Ben işten çıkınca karşıya geçeceğime, o Anadolu yakasına geldi. Aslında 19:15 vapuru ile geçecekti, ben de onu Kadıköy'den alacaktım, ama (allaha şükür) o vapuru kaçırıp 19:45'e kaldı, ben de ajanstan zar zor çıkabildim...
Sonuçta akşam programımız Moda olarak değişti. Ben, güya Kadıköylüyüm, Moda'da nereye gitsek diye düşünürken, Zeynep, Mecidiyeköylü haliyle süper bir fikir koydu ortaya, Moda İskelesi'ne gittik. Moda İskelesi artık bir cafe-restaurant. Bira içtik, bir de bira sepeti diye bir şey var: Patates, sosis ve sigara börekleri ile dolu bir sepet. Süper bir şey. Tabii uzun zamandır görüşemediğimiz için de bol muhabbet. Ana konu da babam ve nasıl karşılaştığımız, neler konuştuğumuzdu elbette.
Moda İskelesi'nin manzarası olağanüstüdür. Sol yanda Moda koyu, sağda Fenerbahçe burnu ve fener, onun yanında adalar. Deniz de muhteşemdi, işin ilginç tarafı, denizde yüzen de bir bayan vardı. Bir müddet şaşkınlıkla ona baktık, sonra normale döndük. O kadar çok rüzgar vardı ki, nasıl üşümeden yüzüyordu o denizde, aklım şaştı... Kandil falan dinlemedik, bira içtik, pişman değilim vallahi, bütün haftanın yorgunluğunu üzerine kendimi affediyorum. :)
Önümüzdeki hafta ajansımızda birçok insan izinli, o yüzden bu haftasonu çok iyi dinlenmem gerekiyor, çok büyük olasılıkla daha da yoğun bir hafta olacak. Ama stres yok. Nasıl olsa ne olacaksa olacak, şimdiden kendimi bunaltmayayım, bu akşamın ve güzel gecenin tadını çıkarayım.
Ha, unutmadan, Ankara'da 13 yıldır Melih Gökçek'e oy verenlere de selam olsun, susuzluktan delirmek üzerelermiş. Melih Gökçek'in; tatile çıkın, 2 günde bir değil 3 günde bir yıkanın, tuvalete girmeyin gibi süper parlak fikirlerini de tebrik ediyorum, gerçek çözüm üreten başkan budur, helal olsun! Bakalım İstanbul'u ne zaman bulacak bu bela...
Sonuçta akşam programımız Moda olarak değişti. Ben, güya Kadıköylüyüm, Moda'da nereye gitsek diye düşünürken, Zeynep, Mecidiyeköylü haliyle süper bir fikir koydu ortaya, Moda İskelesi'ne gittik. Moda İskelesi artık bir cafe-restaurant. Bira içtik, bir de bira sepeti diye bir şey var: Patates, sosis ve sigara börekleri ile dolu bir sepet. Süper bir şey. Tabii uzun zamandır görüşemediğimiz için de bol muhabbet. Ana konu da babam ve nasıl karşılaştığımız, neler konuştuğumuzdu elbette.
Moda İskelesi'nin manzarası olağanüstüdür. Sol yanda Moda koyu, sağda Fenerbahçe burnu ve fener, onun yanında adalar. Deniz de muhteşemdi, işin ilginç tarafı, denizde yüzen de bir bayan vardı. Bir müddet şaşkınlıkla ona baktık, sonra normale döndük. O kadar çok rüzgar vardı ki, nasıl üşümeden yüzüyordu o denizde, aklım şaştı... Kandil falan dinlemedik, bira içtik, pişman değilim vallahi, bütün haftanın yorgunluğunu üzerine kendimi affediyorum. :)
Önümüzdeki hafta ajansımızda birçok insan izinli, o yüzden bu haftasonu çok iyi dinlenmem gerekiyor, çok büyük olasılıkla daha da yoğun bir hafta olacak. Ama stres yok. Nasıl olsa ne olacaksa olacak, şimdiden kendimi bunaltmayayım, bu akşamın ve güzel gecenin tadını çıkarayım.
Ha, unutmadan, Ankara'da 13 yıldır Melih Gökçek'e oy verenlere de selam olsun, susuzluktan delirmek üzerelermiş. Melih Gökçek'in; tatile çıkın, 2 günde bir değil 3 günde bir yıkanın, tuvalete girmeyin gibi süper parlak fikirlerini de tebrik ediyorum, gerçek çözüm üreten başkan budur, helal olsun! Bakalım İstanbul'u ne zaman bulacak bu bela...
9 Ağustos 2007 Perşembe
ES'den alıntılar...
Evdeyim... Sıcak... Sigara... Kültablası... Gece... Sesler... Ben... Şu anda...
ARZ-I HAL
sen düşünce akla
bütün kararlar delimsirenk
bahçemin tüm fidanlarına cansuyu
odamda
tek ben nasıl ederim bir canlılık
yalnız kalmış çocuğun önünde
ışıldayan panayır yeri
ciğerleri havayla karşılaşan
şaşkın bir bebek gibi
böyle dilim dilim yürek
yine sevebilir mi
içimde depremi sezen hayvanın huzursuzluğu
kalbim kazana düşen
bir avuç ipekböceği
ARZ-I HAL
sen düşünce akla
bütün kararlar delimsirenk
bahçemin tüm fidanlarına cansuyu
odamda
tek ben nasıl ederim bir canlılık
yalnız kalmış çocuğun önünde
ışıldayan panayır yeri
ciğerleri havayla karşılaşan
şaşkın bir bebek gibi
böyle dilim dilim yürek
yine sevebilir mi
içimde depremi sezen hayvanın huzursuzluğu
kalbim kazana düşen
bir avuç ipekböceği
Sevmek, bağlanmak, vazgeçememek, alışmak...
Vazgeçemediklerimizin nedeni nedir? Alışkanlık mı? Sevgi mi? Bağlılık mı? Tembellik mi? Vazgeçmek işimize mi gelmiyor? Yeni başlangıçlardan mı korkuyoruz? Çaba göstermeye üşendiğimizden belki de... “Ne zor anlatmak kendini yeni birisine”. Bir de üstüne ekle; ne zor alışmak bu yeni yere... bu yeni duruma... onsuzluğa... o; bir iş olabilir, bir insan, bir yastık hatta... Tabii sigara... İçki bazen. Aşk bazen...
Yeni yaşamlar kurmak nasıl da zordur. Bazen size en yakın olduğunu düşündüğünüz insan ya da yaşamın küçük parçaları, yaşama (bizce) tat katan küçük şeyler bazen. Vazgeçmek, bırakmak, terkedip gitmek ölüm gibi gelebilir insana. Onsuzluğa cesaret edemezsiniz. Kendinizi çıplak hissedersiniz. Bir parçanız kopup gidecektir sanki. Bir türlü eliniz varmaz, diliniz varmaz. Kabul edemezsiniz. Erteledikçe ertelersiniz. Kaybetmeye yaklaştıkça daha çok bağlanırsınız. Daha çok bağlandıkça daha çok korkarsınız. Yaşamınızda o, hep olsun istersiniz. Zarar verdiğini ya da vazgeçmeniz gerektiğini bile bile olsun. Herşeyi göğüslemeye hazırsınız gibi gelir. Onsuzluğu hayal etmeye çalışırsınız. Bir türlü gözünüzün önüne gelmez. Onsuz hiç birşeyden zevk almayacaksınız gibi gelir. Yaşam sürmeyecek gibi. Dedik ya, ölüm gibi.
Sigarasız örneğin; kahve, içki içemeyeceksiniz gibi gelir. Kahvaltıdan sonra şaşkına döneceksiniz, o en sinirli olduğunuz anda, dikkatinizi başka yöne çekecek, sizi rahatlatacak aracınız olmayacaktır. Vapurda arka güvertede otururken, hafif de bir meltemin estiği bahar akşamlarında şöyle demli bir çayın bir zevki kalmayacak, arkadaşlarınızla hararetli muhabbetler olmayacak, karlı günlerde sıcacık evde, kapalı bir yerde olmanın mutluluğu azalacaktır sanki. Sıkışık trafikte arabanın içinde radyo dinleyerek ve sigara içerek avunmak mümkün olmayacaktır. Öğlen yemeklerinde, işten yarım saat olsun uzaklaşmışken bir köpüklü kahvenin tadı kalmayacaktır. Onsuz yaşam nasıl olacaktır?
Mekanlara da bağlanırız. Evimize, işimize... Binaya, duvarlara, odalara. Renklere, kokulara, seslere. İlişkiler kurarız. İnsanlarla, bitkilerle, çevredeki hayvanlarla bazen. Otoparkçıyla, kapıcıyla, gazeteciyle, yakındaki ayakkabı tamircisiyle, bakkalla, karşıdaki kuaförle, köşedeki tatlıcıyla, manavla, tekel bayisi ile, ekmek fırını ile, karşı komşu ile, alt kattakilerle, muhasebedekilerle, mesai arkadaşlarınızla, çay servisini yapanlarla, şoförlerle... O insanlar hayatınıza girer, sizi bilirler, sizi gülerek karşılarlar. Ya da kavgalısınızdır ama farkınızdadırlar. Yaşadığınızın kanıtıdırlar. Siz onlarla var olursunuz. Bir de mekanın detaylarına alışırsınız. O tuvaleti kullanmaya alışırsınız, o banyoyu, mutfak dolaplarını. Gardrobu gözünüz kapalı açarsınız. Peçetelerin, baharatların, çayın nerede durduğunu bilirsiniz. İş yerinizde masanız sizindir, resimler vardır üstünde, senelerdir sakladığınız bir sürü şey, yazılar, notlar, kalemler. Ataş kutusu, zımba. Elinizi attığınız anda bilirsiniz oradadır. Sabah günaydın diyerek içeri girdiğinizde hangi yüzleri göreceğinizi bilirsiniz. İçerinin rengini, kokusunu tanırsınız. Ne kadar rahatlatıcıdır. Ne kadar güven verir. Seneler geçtikçe daha da bağlanırsınız. Eve gelince anahtar neredeyse sizin kontrolünüz dışında girer kilide. Kopyası vardır bir kaç kişide. Kaybetmeyi dert etmezsiniz. İşten 2-3 saat izin alıp bir işinizi halletmek zor gelmez size. Bilirler sizi, nazınızı çekerler. Nasıl da farkında değilsinizdir orada mutlu olduğunuzun. Nasıl da bilinçsizce bağlanırsınız. Gün gelir ayrılık zamanı geldiğinde, cenaze töreni gibi gelir size. Ölü kimdir? Siz mi? Geride kalan yer, objeler ve insanlar mı? Hele de ani olmuşsa bu ayrılık. Yeni bir yere alışmak. Her gün ağlamak istiyorum diye düşünürsünüz. Nasıl da bilememişim değerini. Ah! Yaşam hep böyle değil midir? Elimizden kaçıp gidince anlarız. Ama çok geçtir. Geçmiştir.
Hele de aşk, arkadaşlık, aile. O insanlar siz’dir. Sizi bilirler, çekinmezsiniz, korkmazsınız (kurtulmayı çok istedikleriniz hariç elbette). Nazınızı çekerler, kaprislerinize katlanırlar. Affederler, anlarlar, dinlerler, özlerler, beklerler, ararlar. Yaşamınızdan çıkıp gittiklerinde, ölümse ayrılığın nedeni alışırsınız çünkü bilirsiniz ki çare yoktur, hepimizin birgün gideceği yer orasıdır. Ölüm yakar, yara kapanır, yapacak birşey yoktur. Ama hele de aşıksanız, hele de o kendi isteği ile gitmişse, ya da siz gitmek zorunda kalmışsanız, o insan size en büyük zararları da vermiş olsa, kokusu gelir burnunuza. Gece boşluğa sarınırsınız. Sabah gözleriniz onu arar. Bir telefon etse dersiniz, bir arasa. Sesini bir duysam. Özledim dese. Gelse, sarılsa, affet dese. Yeniden eski yaşamımıza dönsek... Hiç olmayacağını bildiğiniz şeyleri hayal eder, bunun nasıl olduğunu, nasıl bu hale geldiğinizi sorgular, kendinizi suçlar durursunuz boşyere. Alışkanlıklardan vazgeçmek ölümden de beterdir, yakar, yara kapanmasın diye siz de üstünü kaşır durursunuz. Herşey onu hatırlatır, herşeyin onsuz olması onu biraz daha uzağa taşır.
Sevmek belki alışmaktır, bağlanmaktır, sahiplenmektir. Gerçekten öyle midir? Belki de onsuz olabilmeyi başarabilmektir. Onun karşısında güçlü durabilmektir. İstediğin için onunla olabilmektir. Alıştığın için, muhtaç olduğun için değil. Karşılık beklememektir. Ona saygı duyabilmektir. Olduğu gibi kabullenmektir. Bencilce isyan etmemek, baskı yapmadan içinden geleni yapmasını seyretmektir.
Sevmek, bağlanmak, vazgeçememek, alışmak... Hangisi hangisidir? Hangisi daha çoktur? Bu işin doğrusu var mıdır? Elbette yoktur. En güzeli; doğru ya da yanlış, içimizden gelen sesi dinlemek, bildiğimizi okumak, kendi doğrularımızı takip edip acımızı çekmek ya da mutluluğun keyfine varmaktır.
Yeni yaşamlar kurmak nasıl da zordur. Bazen size en yakın olduğunu düşündüğünüz insan ya da yaşamın küçük parçaları, yaşama (bizce) tat katan küçük şeyler bazen. Vazgeçmek, bırakmak, terkedip gitmek ölüm gibi gelebilir insana. Onsuzluğa cesaret edemezsiniz. Kendinizi çıplak hissedersiniz. Bir parçanız kopup gidecektir sanki. Bir türlü eliniz varmaz, diliniz varmaz. Kabul edemezsiniz. Erteledikçe ertelersiniz. Kaybetmeye yaklaştıkça daha çok bağlanırsınız. Daha çok bağlandıkça daha çok korkarsınız. Yaşamınızda o, hep olsun istersiniz. Zarar verdiğini ya da vazgeçmeniz gerektiğini bile bile olsun. Herşeyi göğüslemeye hazırsınız gibi gelir. Onsuzluğu hayal etmeye çalışırsınız. Bir türlü gözünüzün önüne gelmez. Onsuz hiç birşeyden zevk almayacaksınız gibi gelir. Yaşam sürmeyecek gibi. Dedik ya, ölüm gibi.
Sigarasız örneğin; kahve, içki içemeyeceksiniz gibi gelir. Kahvaltıdan sonra şaşkına döneceksiniz, o en sinirli olduğunuz anda, dikkatinizi başka yöne çekecek, sizi rahatlatacak aracınız olmayacaktır. Vapurda arka güvertede otururken, hafif de bir meltemin estiği bahar akşamlarında şöyle demli bir çayın bir zevki kalmayacak, arkadaşlarınızla hararetli muhabbetler olmayacak, karlı günlerde sıcacık evde, kapalı bir yerde olmanın mutluluğu azalacaktır sanki. Sıkışık trafikte arabanın içinde radyo dinleyerek ve sigara içerek avunmak mümkün olmayacaktır. Öğlen yemeklerinde, işten yarım saat olsun uzaklaşmışken bir köpüklü kahvenin tadı kalmayacaktır. Onsuz yaşam nasıl olacaktır?
Mekanlara da bağlanırız. Evimize, işimize... Binaya, duvarlara, odalara. Renklere, kokulara, seslere. İlişkiler kurarız. İnsanlarla, bitkilerle, çevredeki hayvanlarla bazen. Otoparkçıyla, kapıcıyla, gazeteciyle, yakındaki ayakkabı tamircisiyle, bakkalla, karşıdaki kuaförle, köşedeki tatlıcıyla, manavla, tekel bayisi ile, ekmek fırını ile, karşı komşu ile, alt kattakilerle, muhasebedekilerle, mesai arkadaşlarınızla, çay servisini yapanlarla, şoförlerle... O insanlar hayatınıza girer, sizi bilirler, sizi gülerek karşılarlar. Ya da kavgalısınızdır ama farkınızdadırlar. Yaşadığınızın kanıtıdırlar. Siz onlarla var olursunuz. Bir de mekanın detaylarına alışırsınız. O tuvaleti kullanmaya alışırsınız, o banyoyu, mutfak dolaplarını. Gardrobu gözünüz kapalı açarsınız. Peçetelerin, baharatların, çayın nerede durduğunu bilirsiniz. İş yerinizde masanız sizindir, resimler vardır üstünde, senelerdir sakladığınız bir sürü şey, yazılar, notlar, kalemler. Ataş kutusu, zımba. Elinizi attığınız anda bilirsiniz oradadır. Sabah günaydın diyerek içeri girdiğinizde hangi yüzleri göreceğinizi bilirsiniz. İçerinin rengini, kokusunu tanırsınız. Ne kadar rahatlatıcıdır. Ne kadar güven verir. Seneler geçtikçe daha da bağlanırsınız. Eve gelince anahtar neredeyse sizin kontrolünüz dışında girer kilide. Kopyası vardır bir kaç kişide. Kaybetmeyi dert etmezsiniz. İşten 2-3 saat izin alıp bir işinizi halletmek zor gelmez size. Bilirler sizi, nazınızı çekerler. Nasıl da farkında değilsinizdir orada mutlu olduğunuzun. Nasıl da bilinçsizce bağlanırsınız. Gün gelir ayrılık zamanı geldiğinde, cenaze töreni gibi gelir size. Ölü kimdir? Siz mi? Geride kalan yer, objeler ve insanlar mı? Hele de ani olmuşsa bu ayrılık. Yeni bir yere alışmak. Her gün ağlamak istiyorum diye düşünürsünüz. Nasıl da bilememişim değerini. Ah! Yaşam hep böyle değil midir? Elimizden kaçıp gidince anlarız. Ama çok geçtir. Geçmiştir.
Hele de aşk, arkadaşlık, aile. O insanlar siz’dir. Sizi bilirler, çekinmezsiniz, korkmazsınız (kurtulmayı çok istedikleriniz hariç elbette). Nazınızı çekerler, kaprislerinize katlanırlar. Affederler, anlarlar, dinlerler, özlerler, beklerler, ararlar. Yaşamınızdan çıkıp gittiklerinde, ölümse ayrılığın nedeni alışırsınız çünkü bilirsiniz ki çare yoktur, hepimizin birgün gideceği yer orasıdır. Ölüm yakar, yara kapanır, yapacak birşey yoktur. Ama hele de aşıksanız, hele de o kendi isteği ile gitmişse, ya da siz gitmek zorunda kalmışsanız, o insan size en büyük zararları da vermiş olsa, kokusu gelir burnunuza. Gece boşluğa sarınırsınız. Sabah gözleriniz onu arar. Bir telefon etse dersiniz, bir arasa. Sesini bir duysam. Özledim dese. Gelse, sarılsa, affet dese. Yeniden eski yaşamımıza dönsek... Hiç olmayacağını bildiğiniz şeyleri hayal eder, bunun nasıl olduğunu, nasıl bu hale geldiğinizi sorgular, kendinizi suçlar durursunuz boşyere. Alışkanlıklardan vazgeçmek ölümden de beterdir, yakar, yara kapanmasın diye siz de üstünü kaşır durursunuz. Herşey onu hatırlatır, herşeyin onsuz olması onu biraz daha uzağa taşır.
Sevmek belki alışmaktır, bağlanmaktır, sahiplenmektir. Gerçekten öyle midir? Belki de onsuz olabilmeyi başarabilmektir. Onun karşısında güçlü durabilmektir. İstediğin için onunla olabilmektir. Alıştığın için, muhtaç olduğun için değil. Karşılık beklememektir. Ona saygı duyabilmektir. Olduğu gibi kabullenmektir. Bencilce isyan etmemek, baskı yapmadan içinden geleni yapmasını seyretmektir.
Sevmek, bağlanmak, vazgeçememek, alışmak... Hangisi hangisidir? Hangisi daha çoktur? Bu işin doğrusu var mıdır? Elbette yoktur. En güzeli; doğru ya da yanlış, içimizden gelen sesi dinlemek, bildiğimizi okumak, kendi doğrularımızı takip edip acımızı çekmek ya da mutluluğun keyfine varmaktır.
8 Ağustos 2007 Çarşamba
Deli gibi sevmek...
seni seviyorum.
seni çok seviyorum...
seni deliler gibi seviyorum...
kulağa ne hoş geliyor değil mi?
birisini seviyorum ben... hem de deliler gibi... deli nasıl sever acaba? hep merak etmişimdir... neden seni akıllı gibi seviyorum demeyiz de? deli gibi deriz...
sevmek pek de akıllı işi değil mi yoksa?
ya da deliler gibi sevmeye başlıyor, akıllı gibi mi bitiriyoruz sevgileri?
seni deliler gibi seviyorum... yani; şuursuzca, mantıksızca, anlamsızca, kendimde olmadan, elimde olmadan, bilinç dışı, ne yaptığımı, ne istediğimi bilmeden sevdim seni'yi kabul mü ediyoruz deli gibi sevdim'i derken...
peki sonrası... deli gibi sevdim'in sonrası... bir hafta, on gün, bir ay üç gün, ikibuçuk ay, yedi ay onsekiz gün, bir sene beş buçuk ay, iki sene sekiz ay, dört yıl üçbuçuk ay, yedi yıl, dokuz yıl iki ay, on dört yıl, onyedibuçuk yıl... ömür boyu mu?
delilik nereye kadar... nereye kadar deliyim ben?.. sınırım ne?
sevgimle deliliğim paralel mi?
ya birden akıllanırsam sevgim bitecek mi?
ya da sevgim bitince mi akıllanacağım?.. doğru hangisi?
deli gibi sevince mi sevgiler güzel? beklentisiz... fedakar... cefakar...
akıllı gibi sevince mi karışıyor? hoyrat, beklemeli. sev beni seveyim seni... mi?
doğru, yanlış, gerçek, çözüm hangisi?
ben seni seviyorum...
akıllı gibi...
ancak,
hem de
inan ki deli gibi...
[Annemden...]
seni çok seviyorum...
seni deliler gibi seviyorum...
kulağa ne hoş geliyor değil mi?
birisini seviyorum ben... hem de deliler gibi... deli nasıl sever acaba? hep merak etmişimdir... neden seni akıllı gibi seviyorum demeyiz de? deli gibi deriz...
sevmek pek de akıllı işi değil mi yoksa?
ya da deliler gibi sevmeye başlıyor, akıllı gibi mi bitiriyoruz sevgileri?
seni deliler gibi seviyorum... yani; şuursuzca, mantıksızca, anlamsızca, kendimde olmadan, elimde olmadan, bilinç dışı, ne yaptığımı, ne istediğimi bilmeden sevdim seni'yi kabul mü ediyoruz deli gibi sevdim'i derken...
peki sonrası... deli gibi sevdim'in sonrası... bir hafta, on gün, bir ay üç gün, ikibuçuk ay, yedi ay onsekiz gün, bir sene beş buçuk ay, iki sene sekiz ay, dört yıl üçbuçuk ay, yedi yıl, dokuz yıl iki ay, on dört yıl, onyedibuçuk yıl... ömür boyu mu?
delilik nereye kadar... nereye kadar deliyim ben?.. sınırım ne?
sevgimle deliliğim paralel mi?
ya birden akıllanırsam sevgim bitecek mi?
ya da sevgim bitince mi akıllanacağım?.. doğru hangisi?
deli gibi sevince mi sevgiler güzel? beklentisiz... fedakar... cefakar...
akıllı gibi sevince mi karışıyor? hoyrat, beklemeli. sev beni seveyim seni... mi?
doğru, yanlış, gerçek, çözüm hangisi?
ben seni seviyorum...
akıllı gibi...
ancak,
hem de
inan ki deli gibi...
[Annemden...]
Herkes evine...
Dışarı çıkıyorum. Hafif bir rüzgar yüzüme çarpıyor. Akşamın geç saatleri. Herkes evine gitmiş bile. Yavaşça arabaya doğru ilerliyorum. Acele edecek ne var ki? Eve gidiyorum...
Otopark ücretini ödüyorum. Görevlilerle yarenlik ediyorum, iyice oyalanmak için. Adamcağız trafik kazası geçirmiş, parmakları kırılmış. Üzülüyorum, geçmiş olsun diyorum. Arabaya biniyorum, radyoda hızlı bir rock parçası çalıyor. Kafam kaldırmıyor. Hafif bir şeyler ararken, vazgeçiyorum tamamen kapatıyorum. Yolun seslerine dalıyorum.
Araçların ışıkları, beyaz, kırmızı... İnsanın nasıl da gözünü alıyor. Herkes bir yerlere varmaya çalışıyor. Herkes evine gitmeye çalışıyor. Yükselebilsem, yukarıdan bakabilsem sanki kahkahalarla güleceğim yaşamın bu garip döngüsüne...
Hepimiz dönüp dolaşıp evlerimize gidiyoruz. Nerede olursak olalım, ne kadar uzak kalırsak kalalım, ne kadar kaçmak istersek isteyelim sonunda oraya gidiyoruz. Mutluluk, mutsuzluk, yalnızlık... Bekleyen birileri, merak eden birileri, kızgın birileri, özleyen birileri, seven birileri... Ya da hiç kimse. Ya neşeyle çalıyoruz kapıyı ya tereddütle, belki de isteksizce. Belki de gidecek başka bir yerimiz olmadığından. Ya da kendimiz açıyoruz anahtarımızla bomboş ve karanlık bir koridora açılan kapıyı, bir an önce ışığı yakma telaşı ile.
Ne garip insanın tüm yaşamının merkezinin bu dört duvar olması. İnsanı anlatan, yaşamının bilinmeyen ve belki de en gizli detaylarını saklayan. Alışkanlıklarını, bağlılıklarını, bağımlılıklarını, yapmayı sevdiği şeyleri, kullandığı eşyaları, en gizli sırlarını belki de. Mutsuzlukla dolu olabildiği gibi, mutlulukla delirtebilir de insanı bu dört duvar. Yalnızlıktan da mutlu olunabilir, tek başına ve özgür... Bakılan ve orada olmasından çok mutlu olunan birisi de olabilir içinde. Akşamları kavuşmak için acele edilen. Ya da nefret edilen, kaçmak istenilen... Keşke orada olmasaydı denilen.
Bunları düşünürken bu kez sitenin otoparkından içeri giriyorum aynı telaşsız halimle. Her yer dolu. Her yer eve gelmiş olmanın kanıtı olan arabalar ile dolu. Her yerden taşıyorlar. Her yerden evler taşıyor. Apartmanlar, ışıklar, yollar, yine apartmanlar, nereye baksan onlar. Nereye baksam evler, yaşamlar, mutluluklar, mutsuzluklar... Her gün yine akşam oluyor, ışıklar yanıyor. Evler, insanlar, yaşamlar... Sanki bakabilsem yukarıdan kaçıp gideceğim uçarak. Ama ayaklarım yere basıyor... Buradayım. Yine. Evde. Yarın yine sabah olacak. Yine evden çıkıp eve geleceğim, yine, yine, yine...
Eski bir yazıdan... 22 Eylül 2004
Otopark ücretini ödüyorum. Görevlilerle yarenlik ediyorum, iyice oyalanmak için. Adamcağız trafik kazası geçirmiş, parmakları kırılmış. Üzülüyorum, geçmiş olsun diyorum. Arabaya biniyorum, radyoda hızlı bir rock parçası çalıyor. Kafam kaldırmıyor. Hafif bir şeyler ararken, vazgeçiyorum tamamen kapatıyorum. Yolun seslerine dalıyorum.
Araçların ışıkları, beyaz, kırmızı... İnsanın nasıl da gözünü alıyor. Herkes bir yerlere varmaya çalışıyor. Herkes evine gitmeye çalışıyor. Yükselebilsem, yukarıdan bakabilsem sanki kahkahalarla güleceğim yaşamın bu garip döngüsüne...
Hepimiz dönüp dolaşıp evlerimize gidiyoruz. Nerede olursak olalım, ne kadar uzak kalırsak kalalım, ne kadar kaçmak istersek isteyelim sonunda oraya gidiyoruz. Mutluluk, mutsuzluk, yalnızlık... Bekleyen birileri, merak eden birileri, kızgın birileri, özleyen birileri, seven birileri... Ya da hiç kimse. Ya neşeyle çalıyoruz kapıyı ya tereddütle, belki de isteksizce. Belki de gidecek başka bir yerimiz olmadığından. Ya da kendimiz açıyoruz anahtarımızla bomboş ve karanlık bir koridora açılan kapıyı, bir an önce ışığı yakma telaşı ile.
Ne garip insanın tüm yaşamının merkezinin bu dört duvar olması. İnsanı anlatan, yaşamının bilinmeyen ve belki de en gizli detaylarını saklayan. Alışkanlıklarını, bağlılıklarını, bağımlılıklarını, yapmayı sevdiği şeyleri, kullandığı eşyaları, en gizli sırlarını belki de. Mutsuzlukla dolu olabildiği gibi, mutlulukla delirtebilir de insanı bu dört duvar. Yalnızlıktan da mutlu olunabilir, tek başına ve özgür... Bakılan ve orada olmasından çok mutlu olunan birisi de olabilir içinde. Akşamları kavuşmak için acele edilen. Ya da nefret edilen, kaçmak istenilen... Keşke orada olmasaydı denilen.
Bunları düşünürken bu kez sitenin otoparkından içeri giriyorum aynı telaşsız halimle. Her yer dolu. Her yer eve gelmiş olmanın kanıtı olan arabalar ile dolu. Her yerden taşıyorlar. Her yerden evler taşıyor. Apartmanlar, ışıklar, yollar, yine apartmanlar, nereye baksan onlar. Nereye baksam evler, yaşamlar, mutluluklar, mutsuzluklar... Her gün yine akşam oluyor, ışıklar yanıyor. Evler, insanlar, yaşamlar... Sanki bakabilsem yukarıdan kaçıp gideceğim uçarak. Ama ayaklarım yere basıyor... Buradayım. Yine. Evde. Yarın yine sabah olacak. Yine evden çıkıp eve geleceğim, yine, yine, yine...
Eski bir yazıdan... 22 Eylül 2004
7 Ağustos 2007 Salı
Korkarak Yaşamak...
Herşeyden korkuyoruz... Geçmişten; yaptığımız hatalardan, birgün onları tekrar yapmaktan, yaşadıklarımızdan, onları tekrar yaşamaktan, bize yapılanlardan, tekrar yapılmasından... Bugünden; bugünün nasıl geçeceğinden, hangi problemlerin karşımıza çıkacağından, havanın nasıl olacağından, patronun bugün neye takacağından, yapacak yemek bulamamaktan, sevdiğimiz diziyi seyredememekten, onun aramamasından, başka birinin aramasından, kredi kartı borcundan, aidatın son günü olmasından, buna benzer benzemez binlerce şeyden...
Gelecekten; işsiz kalmaktan, yaşlanmaktan, yalnız kalmaktan, parasız kalmaktan, hasta olmaktan, muhtaç olmaktan, huzurevinden, çocuklarımızı kaybetmekten, eşimizi kaybetmekten, ölmekten... Korkarak yaşıyoruz... Duygularımızı söylemekten, duygularımızı belli etmekten, sinirlerimize hakim olamamaktan, sıkıntıdan patlamaktan, onu kaybetmekten, onsuz yaşamak zorunda kalmaktan, onunla yaşamak zorunda kalmaktan, çocuk doğurmaktan, çocuğumuza bir şey olmasından, bağlanmaktan, özgürlüğümüzü kaybetmekten, terkedilmekten, aldatılmaktan, gururumuzun kırılmasından, evlenememekten, evlenmekten...
Bütün bunlara bir de fobi olarak nitelendirilen korkularımızı ekleyin; karanlıktan, yüksekten, asansörden, böcekten, köpekten, kediden, trafikten, evde yalnız kalmaktan, cinden, periden, fırtınadan, depremden, selden, yangından vs. vs... Milyarlarca farklı insan, milyarlarca farklı korku ve endişe ile yatıyor geceleri ve sabahları aynı korkuların büyümüş hali ile kalkıyor yataklarından... Mutlu olduğumuz her 5 dakikaya karşılık en iyi olasılıkla en az 15 dakika korku... Sonlu oluşu belli ama sonu asla belli olmayan yaşamı hep birlikte tüketiyoruz...
Gelecekten; işsiz kalmaktan, yaşlanmaktan, yalnız kalmaktan, parasız kalmaktan, hasta olmaktan, muhtaç olmaktan, huzurevinden, çocuklarımızı kaybetmekten, eşimizi kaybetmekten, ölmekten... Korkarak yaşıyoruz... Duygularımızı söylemekten, duygularımızı belli etmekten, sinirlerimize hakim olamamaktan, sıkıntıdan patlamaktan, onu kaybetmekten, onsuz yaşamak zorunda kalmaktan, onunla yaşamak zorunda kalmaktan, çocuk doğurmaktan, çocuğumuza bir şey olmasından, bağlanmaktan, özgürlüğümüzü kaybetmekten, terkedilmekten, aldatılmaktan, gururumuzun kırılmasından, evlenememekten, evlenmekten...
Bütün bunlara bir de fobi olarak nitelendirilen korkularımızı ekleyin; karanlıktan, yüksekten, asansörden, böcekten, köpekten, kediden, trafikten, evde yalnız kalmaktan, cinden, periden, fırtınadan, depremden, selden, yangından vs. vs... Milyarlarca farklı insan, milyarlarca farklı korku ve endişe ile yatıyor geceleri ve sabahları aynı korkuların büyümüş hali ile kalkıyor yataklarından... Mutlu olduğumuz her 5 dakikaya karşılık en iyi olasılıkla en az 15 dakika korku... Sonlu oluşu belli ama sonu asla belli olmayan yaşamı hep birlikte tüketiyoruz...
Nice nice mutlu yıllara VD!
6 Ağustos 2007 Pazartesi
İlana bak! :)
Açıklamayacaktım. Yemin ederim. Kimseye söylememiştim. Ama yandaki ilanı görünce dayanamadım. Kendisi de gazlayınca artık açıklıyorum: VD motor ehliyeti sınavından kaldı Hem de hani daha önce yazdığım, "o" soruların sorulduğu sınavdan. :)) 20 soru var. 14'ünü doğru cevaplamak gerekiyor. Kendisi 13 doğru cevap vermiş. Ay öleceğim gülmekten. Yukarıdaki ilanı da babası vermiş. Mesela yani! :))
"Mutluyum" diyen olsa kafamı kıracağım...
Bu insan ruhu ne garip şey. Siz hiç sahip oldukları ile yetinene, mutlu olduğunu, her işinin rast gittiğini söyleyene, asla şikayet etmeyene rastladınız mı? Hepimiz dışımızdan şükredip içimizden yetinmeyerek kocaman bir kandırmacanın rol arkadaşları olmuyor muyuz? Topluca bir şikayet kumkumasıyız vesselam!
Hiç dikkat ettiniz mi maaşınıza zam gelir, 2 ay sonra para yetmemeye başlar!? Kredi alıp borçları kapatırsınız 3 ay sonra iyice batağa sürüklendiğinizi fark edersiniz, bunalım daha da artar. Patrondan borç istemeye kalkarsınız o sırada da en önemli proje batar. Hele patronsanız zaten asla özkaynaklar borçları karşılamamakta, repo faizleri iyice düştüğünden kolay para da kazanılmamaktadır.
Deli gibi aşık olursunuz, 3 ay sonra bütün kötü huyları ortaya çıkar. Diğer kızlar/erkekler dikkatinizi çekmeye başlar, karşılaştırmaya başlarsınız. Eski sevgilinizi/karınızı/kocanızı, onunla neler yaptığınız hatırlamaya çalışır, onun size nasıl hitap ettiğini, onun aslında ne kadar da iyi bir insan olduğunu ve o kadar da mutsuz olmadığınızı düşünmeye başlayıverirsiniz.
Sevgiliniz mümkünse bütün gün evde oturup sizi beklemeli, çok zorunlu hallerde dışarı çıkacaksa da, cep telefonu tek çalışta cevap vermelidir. Cevap veren telefondan gelen arka plan sesleri mutlaka hemcinslerine ait olmalıdır. Siz olmadan kendi arkadaşları ile bir yere gitmesi, hele de içip içip dağıtması sümme haşa ayıp ve yasak, hele de sizden ayrı tatile gitmesi asla kabul edilemeyecek, ayrılmayı gerektirecek bir durumdur. Hele de bu kişi karınız / kocanız ise zaten bu durumlar imza ile yasaklanmış olup gündeme getirilmesi bile olanaksızdır.
En yakın arkadaşınız bir sırrınızı dayanamayıp en yakın arkadaşına çıtlatır, bir bakarsınız sırrınız internette gezmeye başlar. Sonra bir yere giderken hep onun istediği oluyordur, aslında ne kadar da bencil bir insandır ama siz onu çok sevdiğiniz için çekiyorsunuzdur. Diğer bir arkadaşınız hiç sizi aramıyor hep siz onu arıyorsunuzdur ve üstelik ne zaman bir yere gitseniz ay para çekmeyi unutmuşum, hay allah kredi kartlarımı da almamışım diyerek çaktırmadan size ısmarlatıyordur. Sonuçta fedakarlık yapmak hep size düşmektedir.
Evde mutlaka sifon bozulmakta ve yapılamamakta, duştan su az akmakta, banyonun tavanı akmakta, dolabın kapakları düşmekte, apartman kapısı çarpmakta, asansör de sürekli bozulmaktadır. Villada otursanız bile problemler bitmez; çimler biçilecek, havuz temizlenecek, bodrumu su basmış şimdi ne halt edilecektir. Gecekonduyu bedavadan kondurursun yine dertler bitmez, kendi ellerinle yaptığın ev her yerinde su ve rüzgara boğulur, malzemeleri aldığın adamlara türlü küfürler savrulur.
Sonra eve yeni eşyalar aldınız diyelim keşke eskileri de atmasaydım, bir yerlere sığar mıydı ya da ay eskisinin de kumaşı çok kaliteliydi canım diye düşünmeye başlarsınız. Zaten aldığınız şeyleri teslim etmeleri 5 hafta sürer, onda da mutlaka geleceğiz derler gelmezler. Gelseler de doğru yere yerleştiremezler, yerleştirseler de kulbu, yastığı bir şeyi mutlaka unutulmuştur. Ne kadar çok ayakkabınız olsa size az gelir ve her zaman giyecek hiç bir şeyiniz yoktur. Erkekseniz ütülü güzel bir gömlek, kadınsanız bluzunuza çok uyan o kolyeyi bulamaz ve mutlaka işe geç kalırsınız.
İş yerinde mutlaka maaşınız az geliyor, primler verilmiyor, zaten yeterince sıkıntı çekerken bir de çok çalışarak kendinize hiç zaman ayıramıyorsunuzdur. Yöneticiyseniz patronun baskısı bir yandan elemanları motive etmek bir yandan, evdekini idare etmek diğer yandan bunalım arttıkça artıyordur. Patronsanız şirket mutlaka zarar ediyor, elemanlar az çalışıp çok kaytarıyordur, üstelik artan sabit giderler sizi bunalıma sokuyordur. Emekliyseniz 40 sene çalışıp aldığınız para ile günde bir ekmek ancak alıyor, zengin bir emekliyseniz çocuklar sizi yeterince ziyarete gelmiyor, yapayalnız iseniz felek zaten tokadını işte böyle vuruyordur.
Hava o gün güzelse aman ne sıcak, uyunmuyor; soğuksa aman ne soğuk, yağmur yağıyorsa trafik stresi, ıslanma derdi, hay allah zaten ne zaman yağmur yağsa ben şemsiyemi evde unuturum geyiği, bulutluysa şu güneş de hiç yüzünü göstermedi, sisliyse iyice bunalımdayız, göz gözü görmüyordur.
Enflasyon çıktıysa yandık, indiyse aman bir de başımıza bu enflasyon muhasebesi çıktı olur. Ev sahibiyseniz kiracı felakettir, kiracıysanız ev sahibi baş belasıdır. Su parası her ay çok gelir, bu kadar elektriği kim yakar, ev buz gibiyken bu doğalgaz parası nasıl bu kadar çok gelir şaşarız. Hele de en güzeli, ben bu ay hiç bir yeri aramadım nasıl bu kadar çok telefon parası geldi'dir kii, bu büyük bir yalandır asla inanmamak gerekir. Pazara gideriz pazarcı çürükleri kakalar, markete gideriz fiyatlar ateş pahasıdır, bakkala gideriz kredi kartı geçmiyordur, indirimli marketlere gideriz istediğimiz markalar bulunmaz. Evde yemek yapsak bir derttir, ne alsak bozulur atılır, almasak dışarıda yesek bütçe şişer, her akşam dışarıdayızdır, evin yolunu unutur yine mızmızlanırız.
Çöp birikir kapıcı gelmez, çöpü kapıya koyarız karşı komşu kokuyor diye mırın kırın eder. Kapıcı yoksa, kapının önüne koyarsınız zaten çöp kamyonu gelmez, kediler köpekler onları eşeler, mahalle Ümraniye çöplüğüne döner. Sonra incecik torbalarla kapıya onları hep başkaları koyarmış gibi şikayet etmek için hakkımız doğar. Hepsinin üstüne çöp vergisi iyice tuz biber eker!
Bebeğimiz varsa hep ağlıyor, yaşı büyüdükçe asla ders çalışmıyor, iyice büyünce cep telefonu istiyordur. Bir de üstüne ÖKS, ÖSS falan gibi detaylar girince her konuda olduğu gibi bunalım artıyor hele de bunların parasının nasıl ödeneceğini düşünmek gece uykularımızı kaçırıyordur. Çocuğumuz yoksa allahım niye olmuyor, 40 doktora gittim allah bana bunu layık görmüyor olur. Koca bulamadıysak kısmetsizlikten, karı bulamadıysak uygun bir aday karşımıza çıkmadığından, sevgilimiz bile yoksa aman evden çıktığım mı var nerede tanışacağım ki yeni biriyle şeklinde mızmızlanır, yok bunların hepsi varsa zaten o kadar çok şikayet edecek yanı vardır ki hiç olmasa yeridir şeklinde içimizi rahatlatırız.
Arabamız varsa ayrı bir derttir; bakım masrafı, benzini, yağı, suyu, kışın zincir, antifriz, yazın pişer içine girilmez, yıkama masrafı, otopark derdi cabası. Arabamız yoksa, otobüs, minibüs, metro derdi, taksi paralarının hesabı şaşırması bir yandan ah bir araba alamadım diye mızmızlanır ya şu şirketin servisi de eve biraz daha yakın geçse ne olur diye mutlaka şikayet edecek şeyler buluruz.
Televizyonda ne varsa kötüdür. Televole seyredenler sunucusunu, sanat filmi seyredenler yorumcusunu, maç seyredenler anlatıcısını, trt seyredenler şarkıcısını beğenmez. En sevdiğimiz dizide de zaten elektrik kesilir, kablolu yayın bozulur, digiturk sapıtır, yine şikayet edecek birşey mutlaka ve mutlaka bulunur. Bir kitap alsak başlayamayız, başlasak bizi sarmaz, gazete okusak sinirimiz bozulur, dergi alsak zaten fiyatı pahalıdır içinde fazla birşey yoktur. Fotoğraf çeksek makinenin flaşı bozulur, örgü örsek yün yetmez, 5000 parçalık puzzle yapmaya kalksak evde yer olmaz, sessiz sinema oynamaya kalksan film isminden kavga çıkar. Zaman geçirecek birşey de bulunmaz, bu hayat zaten böyledir.
Bütün bunların üstüne en güzeli elektrikli aletlerdir. Çamaşır makinesinin tamburu, bulaşık makinesinin sepeti, mikrodalganın düğmesi, ocağın gaz bağlantısı, kombinin bacası, buzdolabının motoru, mikserin çırpıcısı ve de ütünün fişi mutlaka bozulur, servis çağırırsın gelmez, gelse de daha çok bozar. Bir daha çağırırsın kavga çıkar. Yenisi alırsın şu saatte getireceğiz derler asla o saatte getirmezler, getirseler de birşey eksiktir takılamaz, takılsa da zaten taksitleri ömür boyu bitmez.
Kahve yaparsın köpüğü kaçar, çay yaparsın demli olmaz, zeytinyağlı fasulyenin şekeriz az gelir, pilav tane tane dökülmemiştir, et yeterince pişmemiştir, tavuk kokar, kıyma çok yağlı, semizotu sünük, ıspanak kumlu, limonlar susuz, şeftaliler tatsız, domatesler renksiz, kavunlar kelektir. Zaten bize vuran da felektir.
Arasak daha şikayet edecek çooook şey buluruz. Kimse asla mutlu olmaz, şikayet etmeden duramaz. Gerçek budur!
Hiç dikkat ettiniz mi maaşınıza zam gelir, 2 ay sonra para yetmemeye başlar!? Kredi alıp borçları kapatırsınız 3 ay sonra iyice batağa sürüklendiğinizi fark edersiniz, bunalım daha da artar. Patrondan borç istemeye kalkarsınız o sırada da en önemli proje batar. Hele patronsanız zaten asla özkaynaklar borçları karşılamamakta, repo faizleri iyice düştüğünden kolay para da kazanılmamaktadır.
Deli gibi aşık olursunuz, 3 ay sonra bütün kötü huyları ortaya çıkar. Diğer kızlar/erkekler dikkatinizi çekmeye başlar, karşılaştırmaya başlarsınız. Eski sevgilinizi/karınızı/kocanızı, onunla neler yaptığınız hatırlamaya çalışır, onun size nasıl hitap ettiğini, onun aslında ne kadar da iyi bir insan olduğunu ve o kadar da mutsuz olmadığınızı düşünmeye başlayıverirsiniz.
Sevgiliniz mümkünse bütün gün evde oturup sizi beklemeli, çok zorunlu hallerde dışarı çıkacaksa da, cep telefonu tek çalışta cevap vermelidir. Cevap veren telefondan gelen arka plan sesleri mutlaka hemcinslerine ait olmalıdır. Siz olmadan kendi arkadaşları ile bir yere gitmesi, hele de içip içip dağıtması sümme haşa ayıp ve yasak, hele de sizden ayrı tatile gitmesi asla kabul edilemeyecek, ayrılmayı gerektirecek bir durumdur. Hele de bu kişi karınız / kocanız ise zaten bu durumlar imza ile yasaklanmış olup gündeme getirilmesi bile olanaksızdır.
En yakın arkadaşınız bir sırrınızı dayanamayıp en yakın arkadaşına çıtlatır, bir bakarsınız sırrınız internette gezmeye başlar. Sonra bir yere giderken hep onun istediği oluyordur, aslında ne kadar da bencil bir insandır ama siz onu çok sevdiğiniz için çekiyorsunuzdur. Diğer bir arkadaşınız hiç sizi aramıyor hep siz onu arıyorsunuzdur ve üstelik ne zaman bir yere gitseniz ay para çekmeyi unutmuşum, hay allah kredi kartlarımı da almamışım diyerek çaktırmadan size ısmarlatıyordur. Sonuçta fedakarlık yapmak hep size düşmektedir.
Evde mutlaka sifon bozulmakta ve yapılamamakta, duştan su az akmakta, banyonun tavanı akmakta, dolabın kapakları düşmekte, apartman kapısı çarpmakta, asansör de sürekli bozulmaktadır. Villada otursanız bile problemler bitmez; çimler biçilecek, havuz temizlenecek, bodrumu su basmış şimdi ne halt edilecektir. Gecekonduyu bedavadan kondurursun yine dertler bitmez, kendi ellerinle yaptığın ev her yerinde su ve rüzgara boğulur, malzemeleri aldığın adamlara türlü küfürler savrulur.
Sonra eve yeni eşyalar aldınız diyelim keşke eskileri de atmasaydım, bir yerlere sığar mıydı ya da ay eskisinin de kumaşı çok kaliteliydi canım diye düşünmeye başlarsınız. Zaten aldığınız şeyleri teslim etmeleri 5 hafta sürer, onda da mutlaka geleceğiz derler gelmezler. Gelseler de doğru yere yerleştiremezler, yerleştirseler de kulbu, yastığı bir şeyi mutlaka unutulmuştur. Ne kadar çok ayakkabınız olsa size az gelir ve her zaman giyecek hiç bir şeyiniz yoktur. Erkekseniz ütülü güzel bir gömlek, kadınsanız bluzunuza çok uyan o kolyeyi bulamaz ve mutlaka işe geç kalırsınız.
İş yerinde mutlaka maaşınız az geliyor, primler verilmiyor, zaten yeterince sıkıntı çekerken bir de çok çalışarak kendinize hiç zaman ayıramıyorsunuzdur. Yöneticiyseniz patronun baskısı bir yandan elemanları motive etmek bir yandan, evdekini idare etmek diğer yandan bunalım arttıkça artıyordur. Patronsanız şirket mutlaka zarar ediyor, elemanlar az çalışıp çok kaytarıyordur, üstelik artan sabit giderler sizi bunalıma sokuyordur. Emekliyseniz 40 sene çalışıp aldığınız para ile günde bir ekmek ancak alıyor, zengin bir emekliyseniz çocuklar sizi yeterince ziyarete gelmiyor, yapayalnız iseniz felek zaten tokadını işte böyle vuruyordur.
Hava o gün güzelse aman ne sıcak, uyunmuyor; soğuksa aman ne soğuk, yağmur yağıyorsa trafik stresi, ıslanma derdi, hay allah zaten ne zaman yağmur yağsa ben şemsiyemi evde unuturum geyiği, bulutluysa şu güneş de hiç yüzünü göstermedi, sisliyse iyice bunalımdayız, göz gözü görmüyordur.
Enflasyon çıktıysa yandık, indiyse aman bir de başımıza bu enflasyon muhasebesi çıktı olur. Ev sahibiyseniz kiracı felakettir, kiracıysanız ev sahibi baş belasıdır. Su parası her ay çok gelir, bu kadar elektriği kim yakar, ev buz gibiyken bu doğalgaz parası nasıl bu kadar çok gelir şaşarız. Hele de en güzeli, ben bu ay hiç bir yeri aramadım nasıl bu kadar çok telefon parası geldi'dir kii, bu büyük bir yalandır asla inanmamak gerekir. Pazara gideriz pazarcı çürükleri kakalar, markete gideriz fiyatlar ateş pahasıdır, bakkala gideriz kredi kartı geçmiyordur, indirimli marketlere gideriz istediğimiz markalar bulunmaz. Evde yemek yapsak bir derttir, ne alsak bozulur atılır, almasak dışarıda yesek bütçe şişer, her akşam dışarıdayızdır, evin yolunu unutur yine mızmızlanırız.
Çöp birikir kapıcı gelmez, çöpü kapıya koyarız karşı komşu kokuyor diye mırın kırın eder. Kapıcı yoksa, kapının önüne koyarsınız zaten çöp kamyonu gelmez, kediler köpekler onları eşeler, mahalle Ümraniye çöplüğüne döner. Sonra incecik torbalarla kapıya onları hep başkaları koyarmış gibi şikayet etmek için hakkımız doğar. Hepsinin üstüne çöp vergisi iyice tuz biber eker!
Bebeğimiz varsa hep ağlıyor, yaşı büyüdükçe asla ders çalışmıyor, iyice büyünce cep telefonu istiyordur. Bir de üstüne ÖKS, ÖSS falan gibi detaylar girince her konuda olduğu gibi bunalım artıyor hele de bunların parasının nasıl ödeneceğini düşünmek gece uykularımızı kaçırıyordur. Çocuğumuz yoksa allahım niye olmuyor, 40 doktora gittim allah bana bunu layık görmüyor olur. Koca bulamadıysak kısmetsizlikten, karı bulamadıysak uygun bir aday karşımıza çıkmadığından, sevgilimiz bile yoksa aman evden çıktığım mı var nerede tanışacağım ki yeni biriyle şeklinde mızmızlanır, yok bunların hepsi varsa zaten o kadar çok şikayet edecek yanı vardır ki hiç olmasa yeridir şeklinde içimizi rahatlatırız.
Arabamız varsa ayrı bir derttir; bakım masrafı, benzini, yağı, suyu, kışın zincir, antifriz, yazın pişer içine girilmez, yıkama masrafı, otopark derdi cabası. Arabamız yoksa, otobüs, minibüs, metro derdi, taksi paralarının hesabı şaşırması bir yandan ah bir araba alamadım diye mızmızlanır ya şu şirketin servisi de eve biraz daha yakın geçse ne olur diye mutlaka şikayet edecek şeyler buluruz.
Televizyonda ne varsa kötüdür. Televole seyredenler sunucusunu, sanat filmi seyredenler yorumcusunu, maç seyredenler anlatıcısını, trt seyredenler şarkıcısını beğenmez. En sevdiğimiz dizide de zaten elektrik kesilir, kablolu yayın bozulur, digiturk sapıtır, yine şikayet edecek birşey mutlaka ve mutlaka bulunur. Bir kitap alsak başlayamayız, başlasak bizi sarmaz, gazete okusak sinirimiz bozulur, dergi alsak zaten fiyatı pahalıdır içinde fazla birşey yoktur. Fotoğraf çeksek makinenin flaşı bozulur, örgü örsek yün yetmez, 5000 parçalık puzzle yapmaya kalksak evde yer olmaz, sessiz sinema oynamaya kalksan film isminden kavga çıkar. Zaman geçirecek birşey de bulunmaz, bu hayat zaten böyledir.
Bütün bunların üstüne en güzeli elektrikli aletlerdir. Çamaşır makinesinin tamburu, bulaşık makinesinin sepeti, mikrodalganın düğmesi, ocağın gaz bağlantısı, kombinin bacası, buzdolabının motoru, mikserin çırpıcısı ve de ütünün fişi mutlaka bozulur, servis çağırırsın gelmez, gelse de daha çok bozar. Bir daha çağırırsın kavga çıkar. Yenisi alırsın şu saatte getireceğiz derler asla o saatte getirmezler, getirseler de birşey eksiktir takılamaz, takılsa da zaten taksitleri ömür boyu bitmez.
Kahve yaparsın köpüğü kaçar, çay yaparsın demli olmaz, zeytinyağlı fasulyenin şekeriz az gelir, pilav tane tane dökülmemiştir, et yeterince pişmemiştir, tavuk kokar, kıyma çok yağlı, semizotu sünük, ıspanak kumlu, limonlar susuz, şeftaliler tatsız, domatesler renksiz, kavunlar kelektir. Zaten bize vuran da felektir.
Arasak daha şikayet edecek çooook şey buluruz. Kimse asla mutlu olmaz, şikayet etmeden duramaz. Gerçek budur!
5 Ağustos 2007 Pazar
Reklam seyretmek için maç seyretmek süper...
Maç seyretmek süper vallahi, yeni filmlerin hepsi kuşakların içinde... Önce Sunny filmi dikkatimi çekti. Helal olsun. Bence çok başarılı strateji, bir o kadar başarılı prodüksiyon. 10 üzerinden 10 verdim, not kıracak bir şey bulamadım. Türk Hava Yolları da var; gelmiş geçmiş en başarılı THY kampanyasının filmleri tek tek yayınlanıyor... Ama onun da prodüksiyonunda (naçizane) takıldığım şeyler var. Bence casting çok da başarılı değil, çok yapay geliyor bana. Ama genel strateji ve kavramsal yapıyı takdir ettiğimden ancak 1 puan kırıyorum, 10 üzerinden 9. Bu arada Vodafone'un kampanyası çıkıyor, şu yurtdışında konuşma meselesi; film yurtdışından galiba ama yakışmış, değilse de prodüksiyona helal olsun. Diyecek lafım yok. Müzik de süper, marka gittikçe ısınıyor, sıcaklaşıyor. Hala üst hedef kitlelere ulaşması nispeten zor görünse de, bence 1-2 yıla kadar ne olacağı hiç belli olmaz. Ona da 10 üzerinden 9 verelim. Starpet reklam filmi var bir de, buna verilecek not bulamıyorum. Otur"0". Doritos filmi tabii "Black Eyed Peas" olduğu için çok güzel geliyor bana. Objektif bakamıyor olabilirim. Gerçi web sitesi de süper. İyi strateji her halükarda. Bu arada Rocco kampanyası da son zamanların en başarılı işlerinden biri. 10 üzerinden 9 da ona vereyim. Fenerbahçe 100. yıl özel telefonu reklam filmi tam bir rezalet. 10 üzerinden 2. Evkur, hem marka olarak yaşlı ve iç bayıcı hem de reklam filmleri berbat. 10 üzerinden 3 de ona. Aklımda kalan başka da bir şey yok. O yüzden maça geçeyim en iyisi...
Geçen hazırlık maçından sonra, takımıma hiç güvenmiyordum ama ilk yarıda gözüme girdi Fenerbahçe. David'i zaten beğenmiştim, bugün daha da beğendim. Roberto Carlos, şık bir kaç hareketi ile gözümüze hoş görünüyor ama hala "Evet yaa! Budur!" diyemedim, Allah biliyor ya! Serdar, çok çalışkan, seviyorum onu. Kejman fena değil, bak şimdi güzel bir hareket yaptı :) Alex de bugün çalışkan. Deniz'i zaten hep tutmuşumdur. Aurelio ise her zaman en iyilerden biri bana göre. Herşeyi bırak, takımın genel çalışkanlığı, organizasyonu bugün çok daha iyi. Ben öyle çok teknikten anlamam, itiraf edeyim, benim için seyir zevki önemli. Sonuçta bugünkü maç güzel. David'in golü de süperdi, Beşiktaş'ın gölü de güzeldi. Daha 35 dakika var, gerçi biz 2. yarıya çok iyi başlamadık ama bence maçı alma şansımız fazla... Görelim bakalım, neler olacak.
Benim dediğim çıktı, önce kendimi sonra Fenerbahçe'yi tebrik edeyim. Yalnız Beşiktaş'ın iki İbrahim'inin de kalitesi çıktı ortaya, saçma sapan hareketler yaptılar. Biri de kaptan güya. Bizim milletin en önemli şahsiyetlerinden biri de asla yenilgiyi kaldıramamamız. Biz de çok farklı değiliz tabii, sadece Beşiktaş değil. Neyse... Biz kupayı aldık önemli olan o. Kejman'ın gol atması da ayrıca güzel oldu tabii... Bu arada; bu Digiturk, "korku filmi" reklam filmi de süper. Buna da 10 üzerinden 10. :)
Geçen hazırlık maçından sonra, takımıma hiç güvenmiyordum ama ilk yarıda gözüme girdi Fenerbahçe. David'i zaten beğenmiştim, bugün daha da beğendim. Roberto Carlos, şık bir kaç hareketi ile gözümüze hoş görünüyor ama hala "Evet yaa! Budur!" diyemedim, Allah biliyor ya! Serdar, çok çalışkan, seviyorum onu. Kejman fena değil, bak şimdi güzel bir hareket yaptı :) Alex de bugün çalışkan. Deniz'i zaten hep tutmuşumdur. Aurelio ise her zaman en iyilerden biri bana göre. Herşeyi bırak, takımın genel çalışkanlığı, organizasyonu bugün çok daha iyi. Ben öyle çok teknikten anlamam, itiraf edeyim, benim için seyir zevki önemli. Sonuçta bugünkü maç güzel. David'in golü de süperdi, Beşiktaş'ın gölü de güzeldi. Daha 35 dakika var, gerçi biz 2. yarıya çok iyi başlamadık ama bence maçı alma şansımız fazla... Görelim bakalım, neler olacak.
Benim dediğim çıktı, önce kendimi sonra Fenerbahçe'yi tebrik edeyim. Yalnız Beşiktaş'ın iki İbrahim'inin de kalitesi çıktı ortaya, saçma sapan hareketler yaptılar. Biri de kaptan güya. Bizim milletin en önemli şahsiyetlerinden biri de asla yenilgiyi kaldıramamamız. Biz de çok farklı değiliz tabii, sadece Beşiktaş değil. Neyse... Biz kupayı aldık önemli olan o. Kejman'ın gol atması da ayrıca güzel oldu tabii... Bu arada; bu Digiturk, "korku filmi" reklam filmi de süper. Buna da 10 üzerinden 10. :)
4 Ağustos 2007 Cumartesi
Evlerinin önü boyalı direk...
Uzun zamandır yaşamadığım kadar yoğun, koşuşturmacalı bir günün ardından dün akşam koşa koşa çıktım ajanstan. Arabayı trafik canavarı gibi kullanarak Kadıköy’e, Deniz Otobüsü İskelesi’nin arkasına bırakıp, yine koşa koşa Karaköy Vapuru’na yetişme derdine düştüm. Gittim, nefes nefese, vapurun kalkmasına iki dakika var, kızlarla da buluşacağız; EE ve ŞE ile. Aaa, bakıyorum bakıyorum yoklar. Kaçtı 20:00 vapuru. Bir sonraki vapur da 20:30’da. Oturdum kaldım, bir baktım karşıdan geliyor kızlar, ellerinde tostlar. Sakin sakin. :) Aaa, bir sinirlendim! Ben onlara, "neredesiniz, neden yemek yiyorsunuz, yemeğe gidiyoruz, vapuru kaçırdık sizin yüzünüzden, o kadar koştum ben" falan diye beş karış suratla posta koyarken anlaşıldı ki onlar da çoktan gelmişler ama birbirimizi bulamamışız iskele içinde nasıl olduysa. Neyse bekledik, 20:20 Eminönü vapuruna bindik, dedik bari oradan bir taksiyle çıkarız Tünel'e. İstikamet Refik Meyhanesi çünkü. Vapurdan bir indik, yine birbirimizi kaybettik! :) İyi ki cep telefonu çıkmış anasını satayım, vapurdan bile topluca inmeyi başaramayan bizim gibi şaşkınların kurtarıcısı...
Asmalımescit'e vasıl olduk, baktık NÖ ile MD çoktan içmeye başlamış, yavaştan da kaymışlar, sandalyede yan durmuşl gelen geçeni seyire dalmışlar. Birazdan VD de geldi. Bu arada 20 dakika geçti masada rakı, biraz kavun ve iki gıdım peynir dışında bir şey olmadığından topluca sarhoşluğa doğru geçmeye başladık. Refik'i (ki sürekli gideriz malum) hiç böyle kalabalık görmemiştim ve servis hiç bu kadar kötü olmamıştı. Asmalımescit de Nevizade Sokağı'na dönmüş diye konuşuyordu herkes, biz de katıldık. Refik'in oturması, mezeleri, muhabbeti iyidir ama dün gece çok da zevk vermedi bize. Hepimiz de yorgunduk sanırım, kafalar da dolu galiba, her zamanki neşemiz yoktu. VD ise tüm ısrarlarımıza rağmen bize Fesleğen'i bile okumadı. "O, şiir değil şarkı!" diye de topumuzu azarladı. :) Bir de üzerine benim defterime iki şiir yazdı, "bari şiir yazayım" diye... Birini koyayım hatta:
Masa
Yeşil, beyaz, mor, kırmızı
Bir rengi eksikti masanın
Gelip geçenler kül rengiydi
Hiç yeri değildi tasanın
Ne gökler delinecekti
Ne tufanlar kopacaktı
Ne de dünyanın bütün rengi
Birbirine karışacaktı
Yeşil, beyaz, mor, kırmızı
Bir duygusu eksikti masanın
Öfke, sel, sevinç fırtınası
Gelip geçecekti gemiler
Ve sarıydı fenerlerin rengi
Her halükarda Beyoğlu'nda olmak güzel. Arkamızdaki ilginç grubun söylediği, çoğunu anlayamadığım şarkılar bizim ŞE'ye söylettiğimiz şarkılara karışırken ve masadaki az meze ile oyalanırken 2 şişeyi (ayıptır söylemesi) devirmişiz... Ekip şarkımız olan (ya da türkü demeliyim) "Evlerinin önü boyalı direk" i de söylemeyi ihmal etmedik. Saat 01:00'i geçmişti kalktık, Lebiderya'da bir kapanış yapalım diye. Müthiş manzara, kahve ve fındıklı votka (nasıl lezzetli bir şey yahu) ile saatin nasıl geçtiğini anlamamışız ki bir baktım 03:00'e geliyordu saat.
Eh yeni işimin ilk Cuma akşamı için iyi bir kapanış oldu. Gözlerimiz ND ve eşi MD'yi aradı, onlar Didim'de tatildelerdi. 04:00'e geliyordu yatağa kendimi attığımda, dişlerimi fırçalamak bile işkence oldu ama gecenin sonunda aklımda güzel bir tat kaldı. Seviyorum İstanbul'da yaşamayı ve (deliyim evet) bu koşturmacalı yaşamı. Binaların, trafiğin, denizin, vapurların, insanların, akıp giden hayatın içinde olmayı. Yok yok kardeşim, hep diyorum ya, ben öyle Datça'da bir ev alayım da inzivaya çekileyim tip bir insan değilim. Bu keşmekeş lazım bana. Acele, stres, heyecan. :) Allah akıl fikir versin diyeyim kendime ve artık bugünlük yazılara bir son vereyim.
Asmalımescit'e vasıl olduk, baktık NÖ ile MD çoktan içmeye başlamış, yavaştan da kaymışlar, sandalyede yan durmuşl gelen geçeni seyire dalmışlar. Birazdan VD de geldi. Bu arada 20 dakika geçti masada rakı, biraz kavun ve iki gıdım peynir dışında bir şey olmadığından topluca sarhoşluğa doğru geçmeye başladık. Refik'i (ki sürekli gideriz malum) hiç böyle kalabalık görmemiştim ve servis hiç bu kadar kötü olmamıştı. Asmalımescit de Nevizade Sokağı'na dönmüş diye konuşuyordu herkes, biz de katıldık. Refik'in oturması, mezeleri, muhabbeti iyidir ama dün gece çok da zevk vermedi bize. Hepimiz de yorgunduk sanırım, kafalar da dolu galiba, her zamanki neşemiz yoktu. VD ise tüm ısrarlarımıza rağmen bize Fesleğen'i bile okumadı. "O, şiir değil şarkı!" diye de topumuzu azarladı. :) Bir de üzerine benim defterime iki şiir yazdı, "bari şiir yazayım" diye... Birini koyayım hatta:
Masa
Yeşil, beyaz, mor, kırmızı
Bir rengi eksikti masanın
Gelip geçenler kül rengiydi
Hiç yeri değildi tasanın
Ne gökler delinecekti
Ne tufanlar kopacaktı
Ne de dünyanın bütün rengi
Birbirine karışacaktı
Yeşil, beyaz, mor, kırmızı
Bir duygusu eksikti masanın
Öfke, sel, sevinç fırtınası
Gelip geçecekti gemiler
Ve sarıydı fenerlerin rengi
Her halükarda Beyoğlu'nda olmak güzel. Arkamızdaki ilginç grubun söylediği, çoğunu anlayamadığım şarkılar bizim ŞE'ye söylettiğimiz şarkılara karışırken ve masadaki az meze ile oyalanırken 2 şişeyi (ayıptır söylemesi) devirmişiz... Ekip şarkımız olan (ya da türkü demeliyim) "Evlerinin önü boyalı direk" i de söylemeyi ihmal etmedik. Saat 01:00'i geçmişti kalktık, Lebiderya'da bir kapanış yapalım diye. Müthiş manzara, kahve ve fındıklı votka (nasıl lezzetli bir şey yahu) ile saatin nasıl geçtiğini anlamamışız ki bir baktım 03:00'e geliyordu saat.
Eh yeni işimin ilk Cuma akşamı için iyi bir kapanış oldu. Gözlerimiz ND ve eşi MD'yi aradı, onlar Didim'de tatildelerdi. 04:00'e geliyordu yatağa kendimi attığımda, dişlerimi fırçalamak bile işkence oldu ama gecenin sonunda aklımda güzel bir tat kaldı. Seviyorum İstanbul'da yaşamayı ve (deliyim evet) bu koşturmacalı yaşamı. Binaların, trafiğin, denizin, vapurların, insanların, akıp giden hayatın içinde olmayı. Yok yok kardeşim, hep diyorum ya, ben öyle Datça'da bir ev alayım da inzivaya çekileyim tip bir insan değilim. Bu keşmekeş lazım bana. Acele, stres, heyecan. :) Allah akıl fikir versin diyeyim kendime ve artık bugünlük yazılara bir son vereyim.
Hatırlıyorum...
[Baş Not: Bu yazı Georges Perec'nin (hayatta en sevdiğim 3 yazardan biridir kendisi) "Je me souviens" (Hatırlıyorum) adlı kitabından tamamen esinlenilmiştir.]
Uludağ'ı hatırlıyorum. Çok küçük bir çocuktum. Henüz kendine sosyete diyen sonradan görmeler tarafından istila edilmemişti. Büyük bir otelde; hangisi hatırlamıyorum, bir o kadar büyük bir ateş yanıyordu. Anneannem ve arkadaşları sucuk kızartıyorlardı. Hafiften uykum geliyordu...
En yakın arkadaşım Emel'i hatırlıyorum. 9-10 yaşlarında olmalıydık. Onun büyük aşkının (adını hatırlamıyorum) yazdığı mektuplardan parçalar okuyordu bana. Mektuplar çok komikti. Pembe kağıtlara yazılmışlardı. Şimdi düşününce 11-12 yaşlarında (sanırım) bir erkeğin pembe kağıtlara aşk mektupları yazması ne kadar da komik geliyor. O zaman çok romantik bulmuştuk...
Bir papatya tarlası hatırlıyorum. Annemle tarlanın içinde koşuşturmuş sonra da (hala duran) bir resim çektirmiştik. Resimde ben 9 numara gözlüklerimle spastik gibi görünüyorum. O ise her zamanki gibi çok güzel. Şimdi benim olduğum yaşlarda olmalı, hatta biraz daha genç. Bir başka papatya tarlası daha hatırlıyorum. Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Göztepe'deki evin önünde boylu boyunca uzanıyordu. Şimdi yerinde büyük büyük apartmanlar var. Hayranlıkla seyrederdim papatyaları...
Çok ama çok karlı bir günü hatırlıyorum. 86-87 falan olmalı. O kadar çok kar yağmıştı ki, tüm yollar kapanmış; işyerleri, okullar her yer tatil olmuştu. Bostancı İskelesi'ne doğru yürümüştük annemle. Karlara batıp çıkıyor, kendimizi karların içine atıp izimizi çıkarıyorduk. Daha sahil yolu yapılmamıştı. O zaman artık kullanılmayan plajlar bile duruyordu daha...
Bir yaz gecesi hatırlıyorum. Gece nöbetinden eve gitmek üzere çıkmıştık. Her zamanki servis şoförümüz hasta olduğundan başka bir araç bizi almaya gelmişti. Araç çok ama çok eski bir VW minibüstü. E5'te giderken rampada, en sağ şeritte, önümüzdeki kamyona tam 3 kere arkadan çarptık. Kamyon şoförü sonunda cinnet geçirip, kamyonu sağa çekti ve bizim gitmemizi bekledi. Arabadaki belki 10, belki daha fazla kız o kadar çok gülmüştük ki kahkalarımızdan şoför minibüsü kullanamamıştı. Sonra aynı gece aynı minibüsün tam 3 kere de lastiği patladı ama o çok ayrı bir hikaye...
Bir seçim gecesi hatırlıyorum. Sevgilimle bizim evde, annem tatilde olduğu için onun yatak odasına televizyonu taşımış, bütün gece yiyip içip ve de (neyse buraları sansürleyelim) konuşup seçim sonuçlarını seyretmiştik. Ha bir de 9,5 haftayı. Asla unutulmayacak bir geceydi...
Sahip olduğum tek bisikleti hatırlıyorum. Münih'de bir parkta babam bana ona binmeyi öğretmeye çalışmıştı ama becerememiştim, o da kızmıştı. İlk ve tek binişim olmuştu. Sonra annem onu arkadaşının oğluna hediye etti...
Anneannemin bana aldığı (bir çok kereler almıştı da bu bir tanesi) 2 civcivi hatırlıyorum. 9. kat balkonundan aşağı düşmüşlerdi. Ben öldüler diye kendimi parçalarcasına ağlarken 3. kat komşusu getirdi onları. Onun balkonuna düşmüşler ve ölmemişler. Daha da çok ağlamıştım. Ama bu kez sevinçten...
Bir yaz günü öğlen yemeğini hatırlıyorum. Anneannemi Develi'ye götürmüştüm (Kalamış'ta bir restoran, aslı Samatya'da). O kadar mutluydu ki. Hem benim parasını ödediğim bir yemeği yemekten. Hem onunla zaman geçiriyor olmamdan. Hem sohbetimizden. Hem havanın güzelliğinden. Hem canın ne istiyorsa ye tamam mı dememden...
Üsküdar'daki konağın tuvaletini hatırlıyorum. O kadar uzundu ki, korkardım girmekten. Nalınlar ve taaaa en dibinde bir alaturka hela. Her yer taştı.
Emel'in öldüğünü öğrendiğim günü hatırlıyorum. Cilt kanseriydi. Daha 21 yaşındaydı. Nişanlıydı. Pembe mektupları yazan çocukla hem de. İnanmadım. Hala inanmıyorum...
Bir Cumartesi gününü hatırlıyorum. Kadıköy'de, gittiğim üniversiteye hazırlık kursunun olduğu sokağın başında duruyordum. Sevgilimi bekliyordum. Sanırım maça gidecektik. 3 saat bekledim. Geleceğini biliyordum. 3 saat sonra geldi. O, böyleydi...
Başka bir yaz gecesi hatırlıyorum. Çınarcık'taki yazlık evde, sivrisineklerin bombardımanına uğramış, üzerimize camdan kopartarak aldığımız tülü sermiştik. Ama sivrisinekler tabii tülü falan umursamamış daha da büyüyen bir hırsla yolmuşlardı her tarafımızı...
Bir Aralık akşamı hatırlıyorum. O kanserdi. Onu görmeye gidiyordum. Ama geç kalmıştım. Biraz önce ölmüştü. 32 yaşındaydı. Bütün gece gülme krizi geçirmiştik. Duvar kağıtlarındaki çiçekleri saymıştık. Sayısını hatırlamıyorum şimdi...
Bahar günlerinden birini hatırlıyorum. 83 yılı olmalı. Okuldan çıkmış Galata Köprüsü'nden Eminönü'ne yürüyordum. Vapura binmek için. O arkamdan geliyordu. Biliyordum. Yavaşlamaya çekiniyordum. Onu ne kadar da çok seviyordum. Sonunda o bana yetişti. İkimiz de bunu bilerek yaptığımızı biliyorduk. Ama asla birbirimize itiraf etmedik. Bir kaç ay sonra ayrıldık...
En yakın arkadaşımla otobüste bir akşam hatırlıyorum. Eve gidiyorduk. Aylardır vapurda kesiştiğimiz yakışıklı çocuk önümüzde ayakta duruyordu. Hangimiz daha çok aşık kestiremiyorduk. Künyesinden ismini okumak üzereydik. Vee işte. "Şevket". O an aşkımız bitti...
Troleybüsleri hatırlıyorum. Sürekli tepesindeki sopası çıkardı. Ne kadar eğlenceli araçlardı. Sabah okula gitmek için binerdim. ..
Moda, Caddebostan, Bostancı vapurunu hatırlıyorum. Her akşam okuldan çıkınca anneme gider, o işten çıkınca, o, ben, onun arkadaşları hep birlikte o vapurla giderdik eve. Kendimi onların yanında büyük sanırdım...
Teyzemin ilk işini hatırlıyorum. Karaköy'de bir şirketteydi. Kocaman bir salonda, ortada bir masası vardı. Ne iş yapıyordu? Muhasebe ile ilgili bir şey olmalı. Ona ne kadar özenmiştim...
Onun deli gibi ağladığı günü hatırlıyorum. Aşık olduğu çocuktan ayrılmış, aşık olmadığı ama statü olarak kendine çok uygun bulduğu çok zengin çocukla evlenmeye karar vermişti. Son bir kez buluşmuşlardı. Çok üzgündü. Ona olan saygımı yitirmiştim...
İlk maaşımı aldığım günü hatırlıyorum. 107.000 TL. Ne kadar da çok paraydı. Kendimle ne kadar da gurur duymuştum...
... devamı haftaya.
Uludağ'ı hatırlıyorum. Çok küçük bir çocuktum. Henüz kendine sosyete diyen sonradan görmeler tarafından istila edilmemişti. Büyük bir otelde; hangisi hatırlamıyorum, bir o kadar büyük bir ateş yanıyordu. Anneannem ve arkadaşları sucuk kızartıyorlardı. Hafiften uykum geliyordu...
En yakın arkadaşım Emel'i hatırlıyorum. 9-10 yaşlarında olmalıydık. Onun büyük aşkının (adını hatırlamıyorum) yazdığı mektuplardan parçalar okuyordu bana. Mektuplar çok komikti. Pembe kağıtlara yazılmışlardı. Şimdi düşününce 11-12 yaşlarında (sanırım) bir erkeğin pembe kağıtlara aşk mektupları yazması ne kadar da komik geliyor. O zaman çok romantik bulmuştuk...
Bir papatya tarlası hatırlıyorum. Annemle tarlanın içinde koşuşturmuş sonra da (hala duran) bir resim çektirmiştik. Resimde ben 9 numara gözlüklerimle spastik gibi görünüyorum. O ise her zamanki gibi çok güzel. Şimdi benim olduğum yaşlarda olmalı, hatta biraz daha genç. Bir başka papatya tarlası daha hatırlıyorum. Çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim Göztepe'deki evin önünde boylu boyunca uzanıyordu. Şimdi yerinde büyük büyük apartmanlar var. Hayranlıkla seyrederdim papatyaları...
Çok ama çok karlı bir günü hatırlıyorum. 86-87 falan olmalı. O kadar çok kar yağmıştı ki, tüm yollar kapanmış; işyerleri, okullar her yer tatil olmuştu. Bostancı İskelesi'ne doğru yürümüştük annemle. Karlara batıp çıkıyor, kendimizi karların içine atıp izimizi çıkarıyorduk. Daha sahil yolu yapılmamıştı. O zaman artık kullanılmayan plajlar bile duruyordu daha...
Bir yaz gecesi hatırlıyorum. Gece nöbetinden eve gitmek üzere çıkmıştık. Her zamanki servis şoförümüz hasta olduğundan başka bir araç bizi almaya gelmişti. Araç çok ama çok eski bir VW minibüstü. E5'te giderken rampada, en sağ şeritte, önümüzdeki kamyona tam 3 kere arkadan çarptık. Kamyon şoförü sonunda cinnet geçirip, kamyonu sağa çekti ve bizim gitmemizi bekledi. Arabadaki belki 10, belki daha fazla kız o kadar çok gülmüştük ki kahkalarımızdan şoför minibüsü kullanamamıştı. Sonra aynı gece aynı minibüsün tam 3 kere de lastiği patladı ama o çok ayrı bir hikaye...
Bir seçim gecesi hatırlıyorum. Sevgilimle bizim evde, annem tatilde olduğu için onun yatak odasına televizyonu taşımış, bütün gece yiyip içip ve de (neyse buraları sansürleyelim) konuşup seçim sonuçlarını seyretmiştik. Ha bir de 9,5 haftayı. Asla unutulmayacak bir geceydi...
Sahip olduğum tek bisikleti hatırlıyorum. Münih'de bir parkta babam bana ona binmeyi öğretmeye çalışmıştı ama becerememiştim, o da kızmıştı. İlk ve tek binişim olmuştu. Sonra annem onu arkadaşının oğluna hediye etti...
Anneannemin bana aldığı (bir çok kereler almıştı da bu bir tanesi) 2 civcivi hatırlıyorum. 9. kat balkonundan aşağı düşmüşlerdi. Ben öldüler diye kendimi parçalarcasına ağlarken 3. kat komşusu getirdi onları. Onun balkonuna düşmüşler ve ölmemişler. Daha da çok ağlamıştım. Ama bu kez sevinçten...
Bir yaz günü öğlen yemeğini hatırlıyorum. Anneannemi Develi'ye götürmüştüm (Kalamış'ta bir restoran, aslı Samatya'da). O kadar mutluydu ki. Hem benim parasını ödediğim bir yemeği yemekten. Hem onunla zaman geçiriyor olmamdan. Hem sohbetimizden. Hem havanın güzelliğinden. Hem canın ne istiyorsa ye tamam mı dememden...
Üsküdar'daki konağın tuvaletini hatırlıyorum. O kadar uzundu ki, korkardım girmekten. Nalınlar ve taaaa en dibinde bir alaturka hela. Her yer taştı.
Emel'in öldüğünü öğrendiğim günü hatırlıyorum. Cilt kanseriydi. Daha 21 yaşındaydı. Nişanlıydı. Pembe mektupları yazan çocukla hem de. İnanmadım. Hala inanmıyorum...
Bir Cumartesi gününü hatırlıyorum. Kadıköy'de, gittiğim üniversiteye hazırlık kursunun olduğu sokağın başında duruyordum. Sevgilimi bekliyordum. Sanırım maça gidecektik. 3 saat bekledim. Geleceğini biliyordum. 3 saat sonra geldi. O, böyleydi...
Başka bir yaz gecesi hatırlıyorum. Çınarcık'taki yazlık evde, sivrisineklerin bombardımanına uğramış, üzerimize camdan kopartarak aldığımız tülü sermiştik. Ama sivrisinekler tabii tülü falan umursamamış daha da büyüyen bir hırsla yolmuşlardı her tarafımızı...
Bir Aralık akşamı hatırlıyorum. O kanserdi. Onu görmeye gidiyordum. Ama geç kalmıştım. Biraz önce ölmüştü. 32 yaşındaydı. Bütün gece gülme krizi geçirmiştik. Duvar kağıtlarındaki çiçekleri saymıştık. Sayısını hatırlamıyorum şimdi...
Bahar günlerinden birini hatırlıyorum. 83 yılı olmalı. Okuldan çıkmış Galata Köprüsü'nden Eminönü'ne yürüyordum. Vapura binmek için. O arkamdan geliyordu. Biliyordum. Yavaşlamaya çekiniyordum. Onu ne kadar da çok seviyordum. Sonunda o bana yetişti. İkimiz de bunu bilerek yaptığımızı biliyorduk. Ama asla birbirimize itiraf etmedik. Bir kaç ay sonra ayrıldık...
En yakın arkadaşımla otobüste bir akşam hatırlıyorum. Eve gidiyorduk. Aylardır vapurda kesiştiğimiz yakışıklı çocuk önümüzde ayakta duruyordu. Hangimiz daha çok aşık kestiremiyorduk. Künyesinden ismini okumak üzereydik. Vee işte. "Şevket". O an aşkımız bitti...
Troleybüsleri hatırlıyorum. Sürekli tepesindeki sopası çıkardı. Ne kadar eğlenceli araçlardı. Sabah okula gitmek için binerdim. ..
Moda, Caddebostan, Bostancı vapurunu hatırlıyorum. Her akşam okuldan çıkınca anneme gider, o işten çıkınca, o, ben, onun arkadaşları hep birlikte o vapurla giderdik eve. Kendimi onların yanında büyük sanırdım...
Teyzemin ilk işini hatırlıyorum. Karaköy'de bir şirketteydi. Kocaman bir salonda, ortada bir masası vardı. Ne iş yapıyordu? Muhasebe ile ilgili bir şey olmalı. Ona ne kadar özenmiştim...
Onun deli gibi ağladığı günü hatırlıyorum. Aşık olduğu çocuktan ayrılmış, aşık olmadığı ama statü olarak kendine çok uygun bulduğu çok zengin çocukla evlenmeye karar vermişti. Son bir kez buluşmuşlardı. Çok üzgündü. Ona olan saygımı yitirmiştim...
İlk maaşımı aldığım günü hatırlıyorum. 107.000 TL. Ne kadar da çok paraydı. Kendimle ne kadar da gurur duymuştum...
... devamı haftaya.
Çocuk sokakta ölür mü ?
Hürriyet 3. sayfada, aşağıda, 7 sütunluk Chevrolet ilanı, yanında 2 sütunluk bir haber, yanakları kızarmış, gözlerinden zeka fışkıran bir çocuk fotoğrafı...
"Küçük midyeciyi öldüren oyun"
İlköğretim okulunda okuyan ve yaz aylarında midye dolma satarak ailesine katkıda bulunan 10 yaşındaki Abdülmecit Önen, önceki gece saat 23:00 sıralarında, Kalamış Parkı'na geldi. Birkaç kişiye satış yapan Abdülmecit Önen, bir süre sonra tadilat halindeki futbol sahasının kale direkleriyle oynamaya başladı. Ancak asılarak sallandığı kale direği, Abdülmecit Önen'in üzerine devrildi. Başı, kalenin üst direğinin altında kalan küçük çocuk ağır yaralandı. Parktakilerin Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırdığı küçük çocuk, aşırı kan kaybı ve kafatasındaki kırıklar nedeniyle hayatını kaybetti...
10 yaşında... Çocuk... Annesinin masal okuyup uyutacağı yaşta... Gece 23:00'de sıcacık yatağına yatıp rüyalara dalacak yaşta... Bahçelerde oynamalı, ağaçlara tırmanmalı, yaz tatilinin sonsuz özgürlüğünün tadını çıkarmalı. Tereyağlı ekmek yemeli, Nutella kaşıklamalı, çikolataya boğulmalı, arkadaşları ile maç yapmalı... Gece 23:00... Delirmek işten değil... Yatağında uyumalıydı. Ne işi vardı midye satmakla?.. Çocuktu, oyun oynamalıydı. Oynadı. Öldü... Bu haksızlığa, bu fırsat eşitsizliğine, bu adaletsizliğe dayanamıyorum. Çevremde birçok arkadaşım çocuğunun bir yeri çizilince bile içi parçalanırken, bu çocukların yaşadığı işkenceye katlanamıyorum. Dünya bir gün çocukların çalışmak zorunda kalmadığı ve sokakta ölmediği bir yer olacak mı? Dünya olsa Türkiye olacak mı? Bilemiyorum... Ümidimi kaybetmek istemiyorum ama çok zorlanıyorum. İçim acıyor... Çocukların 3. sayfa haberi olmadığı bir ada olsun, orada yaşayayım istiyorum.
"Küçük midyeciyi öldüren oyun"
İlköğretim okulunda okuyan ve yaz aylarında midye dolma satarak ailesine katkıda bulunan 10 yaşındaki Abdülmecit Önen, önceki gece saat 23:00 sıralarında, Kalamış Parkı'na geldi. Birkaç kişiye satış yapan Abdülmecit Önen, bir süre sonra tadilat halindeki futbol sahasının kale direkleriyle oynamaya başladı. Ancak asılarak sallandığı kale direği, Abdülmecit Önen'in üzerine devrildi. Başı, kalenin üst direğinin altında kalan küçük çocuk ağır yaralandı. Parktakilerin Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırdığı küçük çocuk, aşırı kan kaybı ve kafatasındaki kırıklar nedeniyle hayatını kaybetti...
10 yaşında... Çocuk... Annesinin masal okuyup uyutacağı yaşta... Gece 23:00'de sıcacık yatağına yatıp rüyalara dalacak yaşta... Bahçelerde oynamalı, ağaçlara tırmanmalı, yaz tatilinin sonsuz özgürlüğünün tadını çıkarmalı. Tereyağlı ekmek yemeli, Nutella kaşıklamalı, çikolataya boğulmalı, arkadaşları ile maç yapmalı... Gece 23:00... Delirmek işten değil... Yatağında uyumalıydı. Ne işi vardı midye satmakla?.. Çocuktu, oyun oynamalıydı. Oynadı. Öldü... Bu haksızlığa, bu fırsat eşitsizliğine, bu adaletsizliğe dayanamıyorum. Çevremde birçok arkadaşım çocuğunun bir yeri çizilince bile içi parçalanırken, bu çocukların yaşadığı işkenceye katlanamıyorum. Dünya bir gün çocukların çalışmak zorunda kalmadığı ve sokakta ölmediği bir yer olacak mı? Dünya olsa Türkiye olacak mı? Bilemiyorum... Ümidimi kaybetmek istemiyorum ama çok zorlanıyorum. İçim acıyor... Çocukların 3. sayfa haberi olmadığı bir ada olsun, orada yaşayayım istiyorum.
3 Ağustos 2007 Cuma
İlk Gün...
Güneşli bir gündü diye hatırlıyorum. Annemin üzerinde kadife bir etek vardı. Simsiyah saçları beline kadar uzanıyor, her zaman hayran olduğum apartman topuk ayakkabıları ile salınarak yürüyordu. Renkleri, sesleri tam hatırlayamıyorum. Sadece yaşamımda ilk defa o kadar insanı bir arada gördüğümü ve gerçekten kendimi çok ama çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum... Ama bunu itiraf edemezdim. Çünkü çok istemiştim okula gitmeyi. Çantam vardı. Kırmızı. Kırmızı ayakkabılarım da vardı. Üstelik dedemle hep söylediğimiz İstiklal Marşı'nı söyleme fırsatı da tam önümdeydi. Herkese marşı ne kadar iyi bildiğimi kanıtlamalıydım. O kadar bağırarak söyledim ki, hem de daha kimse söylemeye başlamamıştı, sonunda öğretmenler beni susturmak zorunda kaldı. Sınıflara girdik. Benim yanıma Aslı oturdu. O da emzik emiyordu. Annemin gittiğini hatırlamıyorum. Leyla Öğretmeni ilk gördüğümde sevdim. Çok güzeldi bir kere. Bir de nişanlıydı. Hem de bir askerle. Ben de bir askerle evlenecektim. Hem de beyaz giysili olanlardan biriyle. Önünde papatya tarlası olan bir evimiz olacaktı. Bizim sokağın başındaki taş ev gibi. 6,5 yaşındaydım ama hayatımla ilgili çok net fikirlerim vardı...
Yine güneşli bir gündü. Çok ama çok olaylı bir yaz geçmiş, sonu ise bir acaip gelmişti. Bazılarının "Devrim" bazılarının "İhtilal" dediği ne olduğunu tam olarak anlamadığımız olaylar olmuş, çoğumuzun ailesinden, eşinden, dostundan birileri hapse girmeye başlamış, çocukluğumuza damgasını vuran silah sesleri ve duvarlara yazı yazan insanlar bıçak gibi kesilmişti. Bütün bunlar olmuş, hemen de okul başlamıştı. Emin değilim ama galiba 1 hafta da geç başlamıştı. Artık kendimi bir genç kız gibi hissediyordum, fiziksel özelliklerimle de yaşıtlarımdan çok büyük olmanın verdiği kompleksle kendimi o dünyaya ait hissetmiyor, 3 sınıf yukarıdakilere hatta lise sondakilere özeniyordum. O yaz Anna Karenina'yı, Sefiller'i, Karamazof Kardeşler'i, Nazım Hikmet'in şiirlerini, bir dolu Agatha Cristie'yi, bir o kadar anneannemin eski Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant aşk romanlarını okuduğumu hatırlıyorum hayal meyal. Hatta bir roman da ben yazmaya kalkmıştım. Büyük bir kültür karmaşası içinde yaşamla ilgili fikirlerimi oluşturmaya çalışıyor ve kendimi yaşıtlarımın arasına daha da bir ait hissetmiyordum. Üstelik artık öğretmenim yok hocam vardı. Ve her derse ayrı bir hoca olacaktı. Yaşamak ne kadar da zordu...
Bu kez nasıl bir gündü tam hatırlamıyorum. Ama şok olmuştum. Çünkü fen sınıfına gitmek istemezken, sadece notlarım iyi diye fen sınıfına verilmiştim ve üstelik hayatımın en büyük aşkı! da edebiyat'a girmişti. Yani olaylar beklediğimin tam tersi şekilde gelişmiş, tüm yaşamım yıkılıp paramparça olmuş, üstelik biz (bize göre) okulun en havalı sınıfı A'lar "B" şubesinin tüm aptal erkekleri ve onlardan daha aptal 3 kızı ile aynı sınıfta okumak zorunda bırakılmıştık. Tabii, o aptallardan biri ile o tarihten 14 sene sonra evleneceğimi ve hayatımın yarısına damgasını vuracağını o an asla düşünemezdim. Öylesine melankolik ve içine kapalıydım ki sanki dünya sadece benden ve kitaplardan oluşsaydı belki biraz da olsa mutlu olma şansım olurdu. Yaşamak gerçekten, gerçekten de çok zordu...
Öylesine heyecanlıydım ki, kalbimin atış hızını hala hatırlayabiliyorum. Üniversite yaşantımın ilk günü ne giymem gerektiğini 3 ay önceden düşünmeye başlamıştım. Şimdi ne giydiğimi hiç hatırlamıyorum oysa, ne garip... Devasa binanın en üst katına tırmanıp, küçük bir anfiye girdik. Liseden 2 kız arkadaşım, neyse ki yanımdaydı. Aynı bölümdeydik. Kendimizi olgun kadınlar gibi hissediyor ama içten içe ödümüz patlıyordu. Fakat her şey çok ama çok güzeldi. Artık özgürdük. Özgürlük bu olmalıydı... Çevrede tanımadığımız, çoğu kız 80-100 kişi daha. İlk ders için hazırdık... Yaşamak belki de o kadar da kötü değildi canım!
İlk yılın korkunç olayları geride kalmış, ben yeni bir bölümü kazanmıştım. Bu kez çok daha küçük, köşeye fırlatılmış, ihmal edilmiş gibi boynu bükük duran bir binada ilk güne başlarken kafam iyice karışmış ama umutlarım belki de artmıştı. Hep yazı yazmak isteği vardı içimde... Herhalde bu kez doğru yerdeydim. Ama nasıl oluyor da bu insanlar bu kadar ait olmadığım bir dünyaya ait geliyordu bana? Bu işin bir doğrusu yoktu. Olduğu gibi kabul etmeliydim. Bu kez kendimi her zamankinden daha da yalnız hissettiğimi hatırlıyorum...
Yabancı bir ülke... Yabancı insanlar... Buraya ilk kez 6 ay önce gelmiş, sınavlara girmiş, ortama alışmış, kendime minicik bir ev tutmuş (ev içinde daire desek daha doğru olacak), bir sürü ıvır zıvır almıştım. Sevgilimden ayrı olmayı bir yana koyarsak, yaşantımda kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmediğimi hatırlıyorum. Bu kez gerçekten özgürdüm. Hesap verecek hiç kimse yoktu. Üniversite bitmişti. Artık bu yüksek lisanstı. Yine de ilk günden deli gibi korktuğumu hatırlıyorum. Neyse ki ilk gün kendim gibi yabancı, Yunanlı bir kızla tanıştık... Daha sonra ömür boyu sürecek bir dostluğun, hatta kan kardeşliğinin temelini attığımızı bilemezdik o anda tabii... Her şey ne kadar da farklıydı. İnsanlar, konuşmalar, ders verme biçimi. İlk gün eve sarhoş gibi geldiğimi hatırlıyorum. Bir de hiç bir anlatılandan en ufak bir şey anlamadığımı...
Yeni iş, ilk gün, ilk hafta derken aklıma bunlar geldi işte...
Yine güneşli bir gündü. Çok ama çok olaylı bir yaz geçmiş, sonu ise bir acaip gelmişti. Bazılarının "Devrim" bazılarının "İhtilal" dediği ne olduğunu tam olarak anlamadığımız olaylar olmuş, çoğumuzun ailesinden, eşinden, dostundan birileri hapse girmeye başlamış, çocukluğumuza damgasını vuran silah sesleri ve duvarlara yazı yazan insanlar bıçak gibi kesilmişti. Bütün bunlar olmuş, hemen de okul başlamıştı. Emin değilim ama galiba 1 hafta da geç başlamıştı. Artık kendimi bir genç kız gibi hissediyordum, fiziksel özelliklerimle de yaşıtlarımdan çok büyük olmanın verdiği kompleksle kendimi o dünyaya ait hissetmiyor, 3 sınıf yukarıdakilere hatta lise sondakilere özeniyordum. O yaz Anna Karenina'yı, Sefiller'i, Karamazof Kardeşler'i, Nazım Hikmet'in şiirlerini, bir dolu Agatha Cristie'yi, bir o kadar anneannemin eski Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant aşk romanlarını okuduğumu hatırlıyorum hayal meyal. Hatta bir roman da ben yazmaya kalkmıştım. Büyük bir kültür karmaşası içinde yaşamla ilgili fikirlerimi oluşturmaya çalışıyor ve kendimi yaşıtlarımın arasına daha da bir ait hissetmiyordum. Üstelik artık öğretmenim yok hocam vardı. Ve her derse ayrı bir hoca olacaktı. Yaşamak ne kadar da zordu...
Bu kez nasıl bir gündü tam hatırlamıyorum. Ama şok olmuştum. Çünkü fen sınıfına gitmek istemezken, sadece notlarım iyi diye fen sınıfına verilmiştim ve üstelik hayatımın en büyük aşkı! da edebiyat'a girmişti. Yani olaylar beklediğimin tam tersi şekilde gelişmiş, tüm yaşamım yıkılıp paramparça olmuş, üstelik biz (bize göre) okulun en havalı sınıfı A'lar "B" şubesinin tüm aptal erkekleri ve onlardan daha aptal 3 kızı ile aynı sınıfta okumak zorunda bırakılmıştık. Tabii, o aptallardan biri ile o tarihten 14 sene sonra evleneceğimi ve hayatımın yarısına damgasını vuracağını o an asla düşünemezdim. Öylesine melankolik ve içine kapalıydım ki sanki dünya sadece benden ve kitaplardan oluşsaydı belki biraz da olsa mutlu olma şansım olurdu. Yaşamak gerçekten, gerçekten de çok zordu...
Öylesine heyecanlıydım ki, kalbimin atış hızını hala hatırlayabiliyorum. Üniversite yaşantımın ilk günü ne giymem gerektiğini 3 ay önceden düşünmeye başlamıştım. Şimdi ne giydiğimi hiç hatırlamıyorum oysa, ne garip... Devasa binanın en üst katına tırmanıp, küçük bir anfiye girdik. Liseden 2 kız arkadaşım, neyse ki yanımdaydı. Aynı bölümdeydik. Kendimizi olgun kadınlar gibi hissediyor ama içten içe ödümüz patlıyordu. Fakat her şey çok ama çok güzeldi. Artık özgürdük. Özgürlük bu olmalıydı... Çevrede tanımadığımız, çoğu kız 80-100 kişi daha. İlk ders için hazırdık... Yaşamak belki de o kadar da kötü değildi canım!
İlk yılın korkunç olayları geride kalmış, ben yeni bir bölümü kazanmıştım. Bu kez çok daha küçük, köşeye fırlatılmış, ihmal edilmiş gibi boynu bükük duran bir binada ilk güne başlarken kafam iyice karışmış ama umutlarım belki de artmıştı. Hep yazı yazmak isteği vardı içimde... Herhalde bu kez doğru yerdeydim. Ama nasıl oluyor da bu insanlar bu kadar ait olmadığım bir dünyaya ait geliyordu bana? Bu işin bir doğrusu yoktu. Olduğu gibi kabul etmeliydim. Bu kez kendimi her zamankinden daha da yalnız hissettiğimi hatırlıyorum...
Yabancı bir ülke... Yabancı insanlar... Buraya ilk kez 6 ay önce gelmiş, sınavlara girmiş, ortama alışmış, kendime minicik bir ev tutmuş (ev içinde daire desek daha doğru olacak), bir sürü ıvır zıvır almıştım. Sevgilimden ayrı olmayı bir yana koyarsak, yaşantımda kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmediğimi hatırlıyorum. Bu kez gerçekten özgürdüm. Hesap verecek hiç kimse yoktu. Üniversite bitmişti. Artık bu yüksek lisanstı. Yine de ilk günden deli gibi korktuğumu hatırlıyorum. Neyse ki ilk gün kendim gibi yabancı, Yunanlı bir kızla tanıştık... Daha sonra ömür boyu sürecek bir dostluğun, hatta kan kardeşliğinin temelini attığımızı bilemezdik o anda tabii... Her şey ne kadar da farklıydı. İnsanlar, konuşmalar, ders verme biçimi. İlk gün eve sarhoş gibi geldiğimi hatırlıyorum. Bir de hiç bir anlatılandan en ufak bir şey anlamadığımı...
Yeni iş, ilk gün, ilk hafta derken aklıma bunlar geldi işte...
1 Ağustos 2007 Çarşamba
Toplantıda ağladım...
Evet bir bu eksikti... Toplantıda ağladım. Yeni işim, 3. günüm, müşterimle ilk tanışmam ve ben ağladım. Tabii hüngür şakır değil canım ama gözlerim doldu... Hikaye çok etkiledi beni. O yüzden günlüğe yazayım dedim. Herkes ağlasın. :)
Yeni patronum Melih Kibar'ın arkadaşıymış. Hikayeyi o anlattı. Malum Melih Kibar ve Çiğdem Talu birlikte mükemmel şarkılar üretmiş, aralarında çok özel, kolay rastlanmayacak bir ilişki olan bir çift. Birlikte güzel şarkılar ürettikleri dönemde, 70'li yılların sonunda Melih Kibar İngiltere'ye master eğitimi yapmaya gidiyor. Yine, mektuplar vasıtasıyla karşılıklı şarkılar üretmeye de devam ediyorlar. Melih Kibar büyükçe bir evde yaşamakta. Çok çok fırtınalı, camlardaki panjurların vurduğu çok yağmurlu bir gecede, evde boş bir salonda bir piyano keşfediyor. Yanında da eski kocaman kayıt teyplerinden var. Alıp geliyor ve o fırtınalı geceden de ilham alarak bir melodi çıkarıyor. Melodiyi beğeniyor, şarkı halinde çalıyor ertesi gün ilk postayla Türkiye'ye yolluyor. Aynı gece, Türkiye'de, Çiğdem Talu da, hem ona olan özlemin de etkisiyle, meşhur "Fırtına" şarkısının sözlerini yazıyor ve ertesi sabah postayla Melih Kibar'a yolluyor. Karşılıklı mektupları aldıklarında şok oluyorlar çünkü ayrı ayrı yazdıkları şeyler herşeyiyle (evet çok olanaksız gibi ama), hem kavramsal yapısı, hem notası ile birebir birbirine uyuyor.
İşte hikaye bu. Bu derin sevgi, bu ilişki... Söyleyecek şey bulamıyorum. Böyle sevgiler kaldı mı? Belki de kalmıştır. Belki de böyle tanımsız, uçsuz bucaksız sevgiler hala vardır. Umarım vardır. Ben inanıyorum, sonsuz sevgiye hala inanıyorum. Hala yılmadım. Klasik kadın erkek aşkından daha derin ve fiziksellik üzerine inşa edilmemiş, iki insanın ruh birlikteliğine, ısrarla, inatla inanıyorum. :) Hayalci bir kadınım ben. Sıradan ve hayalci bir kadın.
Yeni patronum Melih Kibar'ın arkadaşıymış. Hikayeyi o anlattı. Malum Melih Kibar ve Çiğdem Talu birlikte mükemmel şarkılar üretmiş, aralarında çok özel, kolay rastlanmayacak bir ilişki olan bir çift. Birlikte güzel şarkılar ürettikleri dönemde, 70'li yılların sonunda Melih Kibar İngiltere'ye master eğitimi yapmaya gidiyor. Yine, mektuplar vasıtasıyla karşılıklı şarkılar üretmeye de devam ediyorlar. Melih Kibar büyükçe bir evde yaşamakta. Çok çok fırtınalı, camlardaki panjurların vurduğu çok yağmurlu bir gecede, evde boş bir salonda bir piyano keşfediyor. Yanında da eski kocaman kayıt teyplerinden var. Alıp geliyor ve o fırtınalı geceden de ilham alarak bir melodi çıkarıyor. Melodiyi beğeniyor, şarkı halinde çalıyor ertesi gün ilk postayla Türkiye'ye yolluyor. Aynı gece, Türkiye'de, Çiğdem Talu da, hem ona olan özlemin de etkisiyle, meşhur "Fırtına" şarkısının sözlerini yazıyor ve ertesi sabah postayla Melih Kibar'a yolluyor. Karşılıklı mektupları aldıklarında şok oluyorlar çünkü ayrı ayrı yazdıkları şeyler herşeyiyle (evet çok olanaksız gibi ama), hem kavramsal yapısı, hem notası ile birebir birbirine uyuyor.
İşte hikaye bu. Bu derin sevgi, bu ilişki... Söyleyecek şey bulamıyorum. Böyle sevgiler kaldı mı? Belki de kalmıştır. Belki de böyle tanımsız, uçsuz bucaksız sevgiler hala vardır. Umarım vardır. Ben inanıyorum, sonsuz sevgiye hala inanıyorum. Hala yılmadım. Klasik kadın erkek aşkından daha derin ve fiziksellik üzerine inşa edilmemiş, iki insanın ruh birlikteliğine, ısrarla, inatla inanıyorum. :) Hayalci bir kadınım ben. Sıradan ve hayalci bir kadın.
30 Temmuz 2007 Pazartesi
Yaşam sık sık sağ gösterip sol vuruyor...
Anneannem hep "hayatın dikenli yolları" deyimini kullanırdı. Yaşam gerçekten de dikenli bir yol. Bazen bir güç geliyor insana, can havliyle ilerliyorsun, bazen dikenler öyle katlanılmaz geliyor ki, düşmeyi bile umursamıyorsun. Yaşam hiç dümdüz ilerlemiyor. Dünyanın, ikilik ya da karşıtlık mı demeliyim, prensibi aynen geçerli; gece gündüz, iyi kötü, güzel çirkin. Bazen çok büyük haksızlık geliyor bana bu karşıtlıklar, bazen de yaşam bu karşıtlıklar olmasa tüm anlamını yitirir diye düşünüp avutuyorum kendimi. Ah, bilemiyorum, keşke bilebilsem, keşke bilebilsek... Keşke, keşke kelimesinden kurtulmanın bir yolu olsa.
Bu şiir VD'nin yazdıklarından. Eski, aslında dünya zamanıyla çok yeni ama benim için eski ve anlamı büyük. Şu anda iyi gelecek işte.
içinden geçerken kemirgenliğin sesi
tut ki çocukluğun deniz mahsülleri ofisi
daha çocukken döndürmüşler seni
bu dut yemiş bir bülbülün hikayesi
ne uzaktı o zaman ankara'daki telgraf telleri
ve üstündeki kuşlar kalkmadan ulaşmazdı sana haberi
bir yüzünde dut bir yüzünde yalnızlık lekesi
bu mudur çocukluğunun noter onaylı hikayesi
işte burada döner bu şiirin burgacı
ben de yitip gittim çünkü o seslerin içinde
aynı dublaj stüdyosunda seslendirmişler bizi
şimdi gel döşeyelim hayalarına inadına alt yazı
sen anlatmadan önce de biliyordum ben bu hikayeyi
1986'da bir soba başında dinlemiştim
anlatan toprak oldu anlatılan altın
bense sadece yediğim köfteyi hatırlıyorum
geçtiğin ağaçların altına baktın hep
meyvesinden kaçtın gölgesine taş attın
ben de diyorum ki sana, aç da içine bak
ya bulursun sesini durulsun diye içi
Bu şiir VD'nin yazdıklarından. Eski, aslında dünya zamanıyla çok yeni ama benim için eski ve anlamı büyük. Şu anda iyi gelecek işte.
içinden geçerken kemirgenliğin sesi
tut ki çocukluğun deniz mahsülleri ofisi
daha çocukken döndürmüşler seni
bu dut yemiş bir bülbülün hikayesi
ne uzaktı o zaman ankara'daki telgraf telleri
ve üstündeki kuşlar kalkmadan ulaşmazdı sana haberi
bir yüzünde dut bir yüzünde yalnızlık lekesi
bu mudur çocukluğunun noter onaylı hikayesi
işte burada döner bu şiirin burgacı
ben de yitip gittim çünkü o seslerin içinde
aynı dublaj stüdyosunda seslendirmişler bizi
şimdi gel döşeyelim hayalarına inadına alt yazı
sen anlatmadan önce de biliyordum ben bu hikayeyi
1986'da bir soba başında dinlemiştim
anlatan toprak oldu anlatılan altın
bense sadece yediğim köfteyi hatırlıyorum
geçtiğin ağaçların altına baktın hep
meyvesinden kaçtın gölgesine taş attın
ben de diyorum ki sana, aç da içine bak
ya bulursun sesini durulsun diye içi
Cümleten Günaydın...
Yeni iş yerimde ilk gün... Sabah kalktım, zaman geçmek bilmedi. 9'a çeyrek kala evden çıktım. 9'da işe geldim. Amma da büyük bir lüksmüş yakında çalışmak... Geldim, çok fazla insan yoktu. İçeri girdim, gülen yüzüyle sekreter arkadaşımız karşıladı, onu çok sevdim. Adını tam öğrenemediğim bir kaç kişi daha, aynı odayı paylaşacağımız bir arkadaş, başka güler yüzlü 86 doğumlu!!! bir stajyer arkadaşımız... Kreatif şurada çalışıyor, mutfak şurası, lavabo, sigara içilen merdiven boşluğu... Eh yarı yarıya herşeyi öğrendim sayılır. Toplantı yaptık, tüm müşterileri gözden geçirdik, kim ne iş yapacak belirledik. Artık bana onları öğrenmek, hazmetmek, ele almak kaldı. Bunun için 1 günüm bile yok. :))
Güzel, güzel. Yarım günde alıştım. Yapacak çok iş var. Malum işleyen demir de ışıldar :))
Güzel, güzel. Yarım günde alıştım. Yapacak çok iş var. Malum işleyen demir de ışıldar :))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
