2 Eylül 2007 Pazar

Bir hafta daha geçti...

Bir hafta daha geçti... Eylül... En sevdiğim iki aydan biri... Sanırım. Biri Eylül, biri de Mayıs. Aslında Nisan ve Ekim'i de seviyorum. Hatta doğduğum ay olan Mart'ı da. Herneyse...

Dün akşam; Cuma akşamı da olduğu gibi ND'deydim. Eskilerde sevdiklerim benim evimde çok kalırdı. Herkesin annesi gibiydim. Bu aralar da ND için ben öyleyim sanırım. Yine, herneyse...

Kuran'daki bir ayete takıldık bir iki gündür. Onu konuşuyorduk. Muhammed Suresi, 36. ayet diyor ki: Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır. Başka çevirilerde, "oyalanma" yerine "eğlence" de diyor. Bu, o kadar sık konuştuğumuz bir şey ki, bunu Kuran'da okuyunca iyice şaşaladık. Sonuçta inan inanma, yaşam o kadar da ciddiye alınacak bir şey olmasa gerek...

Bu hafta EG'nin babasını kaybettik. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın içinde küçücük bir cami varmış. Hiç bilmiyordum. Öylesine güzel bir törendi ki. Arkadaşımla, ailesiyle, babasının kurmayı başardığı aile ile çok gurur duydum. Kardeşliğin, birbirini seven ve bağlı kardeşliğin elbette, ne kadar güzel bir şey olabileceğini gördüm. Onca acısının arasında ne kadar güçlü olabildiğini takdir ettim. Herşeye rağmen içime bir rahatlama duygusu veren bir törendi. Yaşamda başarmamız gereken temel şeyin sevgi ve dostluk olduğunu bana bir kez daha gösteren bir tören. Ve yaşamın bir oyundan daha fazla ciddiye alınmaması gerektiğini de bir kez daha hatırlatan bir tören...

Ajansta artık daha fazla sorumluluğum olacak. Bu, bir yandan sevindirici, bir yandan zorlayıcı ama yaşam böyle işte, insanın karşısına oyalanacak şeyler çıkıyor. Bazen bu tam olarak senin istediğin şeyler olamıyor ama birşeyler oluyor işte... Gelen herşeyi sabırla ve kendine güvenle karşılamak, dürüstçe ve adaletle elinden geleni yapmak gerek sanırım. Olabildiğince... İnsanca duygular ve hormonlar elverdiğince...

Bu haftasonu babama gitmeyi hayal etmiştim. Dün toplantım olduğu için gidemedim. Telefonda konuştuk, "o kadar sıcak ki hava, nefes alamıyorum" diyor. Biraz nefes darlığı çekiyor. Bu, Almanya'ya alışmış ciğerlerinin Türkiye'nin iklimine alışma çabalarındanmış. Kendisini geç bulduğumdan içim cız ediyor. İyi ve sağlıklı olsun istiyorum. EG'nin babasının cenazesinde bunu düşündüm. Onun babası da tam benim babamın olduğu yaştaydı. Tam rahat edecekleri zaman, burayı terkedip gitmesi ne kadar adil? Yaşam ne kadar adil? Bilemiyorum. Tek bildiğim ölümün asla sorgulanamayacak tek son olduğu...

Eniştem de hastanede. Annemin kuzeninin eşi. Bizim ailenin neşesi olan insanlardandır. Güleryüzlü, hoşsohbet... Çocukluğumda benim şu anda olduğum yaştan genç olan bu insanların teker teker bu tip haberlerini almak çok şaşırtıyor beni. Anneannemin yeğeni de rahatsızlanmış, acile kaldırmışlar. Meğer 71 yaşındaymış. Şok oldum annem söyleyince! Amma da çabuk geçmiş zaman. Yine anneannemin bir kuzeni var. O kadar güzel bir kadınmış ki gençliğinde, peşinden koşarmış adamlar. :) Bizim ailenin efsanesidir... Herkes hep anlatmıştır onun güzelliğini. Hatta mühendis diye evlendiği kocasının taksi şoförü çıkması da onun efsanesinin başka bir yanı. :) 60'lı yılları ve insanların ne kadar saf, iletişimin ne kadar az olduğunu hatırlatır bana bu hikaye. O da, dün annemle konuşmuşlar telefonda, "bakamıyorum artık aynalara" demiş. Yaşam işte. Hiç bir şey aynı kalmıyor, güzellik de sana kalmıyor. :)

Özellikle ND ile ikimiz; belki de çalışmaya çok erken başladığımızdan ve herkese göre daha erken emekli olacağımızdan, o kadar çok emeklilik hayali kuruyoruz ki. Kendimize ve birbirimize daha çok zaman ayırmak, daha çok okumak, daha çok gezmek, daha sakin ve zamanı bol bir yaşam sürmek bazen çok çekici geliyor. Sabah kalkar, yavaştan Moda'ya yürürüz diyoruz, gazetelerimizi okuruz, kahvemizi içeriz, kurslara gideriz. Bilmem, yaşlanmanın da kendine göre rahatlatıcı bir yanı olmalı. Henüz bunu hiç hissedemiyorum ama nasıl olsa o da gelecek bir gün...

Bir hafta daha geçti. Eylül geldi. Bugün de havada hafiften bir sonbahar kokusu var. En sevdiğim filmlerden birini 15. kere belki, bir daha koydum, seyrediyorum... Müziklerini çok seviyorum özellikle. Şu anda bitti, yazıları geçiyor, emeği geçenler... Dido'nun "Thank You" adlı şarkısı çalıyor... Sakin bir Pazar daha geçiyor... Bir hafta daha bitiyor... Kalkmalı, bir kahve yapmalı. Gökyüzüne bakmalı. Bir duş almalı... Kitap okumalı... Yaşamalı... Oyun devam ediyor!

3 yorum:

ASLI AKER dedi ki...

İnsan, bazen beklemediği bir anda, ummadığı sorgulamaların içinde buluyor kendini. Düşündüğünü sandığı zamanlarda, aslında aklının hep yok'lar, yokluk'lar arasında dolandığını fark ediyor bazen.
Ve aslında her şeyin hakikaten bir oyalanma araç-gereci olduğunu..

Hayat, uzun bir yolculuğun arasında bir yerde, bir bekleme salonu; bol uykulu bir istasyon koltuğu..

Yazılarını okumak keyifli..

EA dedi ki...

Ben kendimi sürekli, gün içinde bile herşeyi sorgularken bulduğumdan, hiç bir şeye de ait hissedemiyorum, hatta yaşama bile, bazen. Bazen de tam tersi, bir o kadar ayaklarım yere basıyor, hissediyorum yaşamı! Bir durak değil de bir yolmuşcasına... Bu dengesizlikler çok yorucu...

Yazılarımı okumanız çok keyifli. :)

ASLI AKER dedi ki...

:)

Aman efendim, keyifler bizim.
Daim olun..