13 Aralık 2007 Perşembe

Kadınlar... Erkekler...

Büyüdüğüm ortamda hep kadınlar vardı... Annem, babaannem, anneannem, anneannemin annesi, anneannemin annesinin teyzesi, anneannemin kızkardeşleri, komşu kadınlar, onların kızları, benim yakın mahalle arkadaşlarım... 70'li yıllardan mı, erkekler hep yoktular, kadınlar hep vardılar. Erkek dediğin ağır ve ulaşılmaz bir şeydi. Sabah çıkar, akşam gelirdi. Mahallenin köşelerinde bekçilik yapan delikanlılar ise hem mahallenin namusuna bekçilik yapar, hem de bizim asla ulaşamayacağımız, konuşamayacağımız karakterler olarak çok uzakta dururlardı. Bizim aile ise genelde kadın ağırlıklı olduğundan, babamla annem ayrı olduğundan, kardeşim de olmadığından böyle büyüdüm ben...

Bu yıl, benim için herşeyi ile o kadar özel ve inanılmaz gelişmeler getirdi ki, bunların en çarpıcı olanı, hayatımda var olmayan ama bundan sonra hep varolacak 3 önemli erkeği getirmesi oldu. 2007, sanırım ömrümün en önemli yılı olarak hiç zihnimden silinmeyecek heyecanlarla dolu. Artık hayatımda babam, erkek kardeşim ve tabii en önemlisi sırtımı dayayabileceğim, hayatımı paylaşacağım bir eşim var. Bütün bunların ne kadar önemli olduğunu kestirebiliyordum belki ama yaşamadan anlayamıyor insan. Artık düşündüğüm, endişelendiğim, kaybetmek istemediğim, iyi olmalarını ve hep yanımda olmalarını dilediğim bu 3 adam bana güven veriyor, kendimi yaşama daha bağlı ve mutlu hissediyorum. Artık omuzlarımda kaldıramayacağım bir yük hissetmiyorum...

Kadınlar ile erkeklerin yüzeysel olarak düşündüğümüzden çok daha derinlerde aslında ilişkileri. Bu iki cinsin birlikteliği, her anlamda birlikteliği, baba-kızlık, kardeşlik, yaşam ortaklığı, dostluk gibi, aslında ne kadar güzel, ne kadar güven verici olabilecekken, birbirimizi anlamayarak, anlamaya çalışmayarak, boşyere yıpratarak yıllarımızı tüketiyoruz. Hoşgörü, güven ve anlayışla iyi gitmeyecek hiç bir ilişki yok ve yarın birbirimizin yanında olacağımızdan asla %100 emin olamayacağımız bu yaşam oyununda gerçekten ama gerçekten kalp kırmaya değmiyor...

Ben yaşantımdaki 3 erkek için tanrıya şükrediyorum. İyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, hiç bilmediğim değerleri bana gösterdiğiniz için çok ama çok mutluyum... Yazıyı bu kadar klişe bir cümle ile bitirmek istemezdim ama :) hep içimden geldiği gibi yazıyorum işte... Hazır yazma fırsatını buldum, içimi dökeyim dedim. Tabii bu kadar aradan sonra günlüğü hala okuyan varsa...

12 Kasım 2007 Pazartesi

Durum...

Günlerdir ev ve ajans kurma çalışmaları ile uğraşıyorum. Günlüğü bu kadar ihmal etmem de bu yüzden. Affola... Bir yandan CC ile evimizi düzenliyoruz bir yanda FS ile ajansımızı. Merak edenler için ajansın web sitesini vereyim de sonra başka konulara gireyim... www.tekneadv.biz.

Ev biraz ihmal edilmiş durumda. Cumartesi yapılan detaylı temizlik ve Pazar günü kullanılmayacak eşyaların yollanması ile yüzü gözü açıldı, gözümüze daha bir güzel gelmeye başladı. Başka eşyaların gelmesi ile daha da güzelleşecek sanırım. Ama zor işmiş vesselam. Hala her yerim ağrıyor. :) Yine de heyecanlı ve güzel bir süreç. İnsanın sevdiği ile birlikte olması zaten tek başına güzel, o yüzden mırın kırın bolca etsem de, mutluyum bu ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan aslında...

Tekne ise kızağa çekilmiş durumda. Biz şimdi onu yavaştan yavaştan denize indiriyoruz. Henüz bir yolcusu yok ama olmak üzere. :) Biz, mürettebat çok heyecanlıyız. Ona çok misyon yüklüyoruz, ondan çok şey bekliyoruz, o iyi olsun, biz de mutlu ve huzurlu olalım istiyoruz. Güvertesine bir cila çektik, rotasını daha uzaklara ayarladık. Bakalım. Kendimize güveniyoruz. Herşey güzel olacak biliyoruz...

Aynı anda iki büyük olayla hem yorgun hem mutluyum... Yorulduğum, mızmızlandığım çok olsa da, bu değişikliklerle kendimi bazen kayıp hissetsem de desteğim çok fazla, kaprisimi çeken de. :)

25 Ekim 2007 Perşembe

Nasıl büyük bir adam bu!




Yaşam sürüyor...

Yaşam sürüyor... Gencecik çocuklar ölüyor, ellerine 3-4 kere silah almış, umutları, hayalleri, korkuları, anaları olan çocuklar... Amansız bir hastalık buluyor birini... Elden birşey gelmiyor... Başka bir hastalık haberi ile sarsılıyor insan sabahın bir saatinde... Çok uzun yıllardır görmediğin bir arkadaş mesaj atıyor facebook'ta... Yağmur yağıyor, yatağın güvenliğinde yağmurun sesini dinliyor insan... Trafikte Açık Radyo dinliyorsun, Nobel İktisat Ödülü'nü almış 3 Amerikalı iktisatçının kuramlarını, birinin yaşı ne kadar ileri ve yıllara rağmen hala yapacak şeyleri olması güven veriyor insana... Günlüğe yorum yazıyor biri, mutlanıyorsun... Fatura kesiliyor bir dolu, ödemeleri ne zaman gelir diye merak ediyorsun bir yandan, hesaplayarak ay başında verilecek maaşları... Bir elma alıyorsun evden çıkarken yolda yerim niyetiyle... Ajansa gelip az şekerli bir kahve içiyorsun, iptal edilmek zorunda kalınan toplantıyı haftaya hangi güne alsak diye tartışarak bir yandan... En yakın dostun arıyor, Cuma akşamı ne yapsak diye konuşuyorsun... Hangi kredi kartına ne yatıracaktım ve hangi fatura gelmiş dertleri, hiç bitmeyen... Yeni kampanyanın hazırlıklarına bakıyorsun ekiple, sevinerek çıkan işin başarısına ve sunuma güvenle gidecek olmanın rahatlığı ile... Bir yandan yeni evde hangi çamaşır makinesinin kullanılacak olması, perdelerin yıkanması, iyi bir temizlik yapılması gibi neşeli dertler... Bir yandan Kuzey Irak'a havalanan F16'lar... Başka canlar da gidecek mi... Başka yürekler yanacak mı... Bütün bunlar son mu... Yoksa zaman yok mu... Yaşam sürüyor, herşeye rağmen ve tüm güzelliği, tüm kötülüğü, tüm kahpeliğiyle... Yaşam bir yol, dikenli çalılar var, yemyeşil ağaçlar, doyumsuz nehirler, lezzetli meyveler ama durmak yok... Yol sürüyor... Sonu nerede bilmeden...

15 Ekim 2007 Pazartesi

Güzel şeyler...

Dünyada en güzel şeylerden biri kedi yavruları... Hani her canlının yavrusu güzel derler ya, elbette öyle ve elbette insan yavruları da muhteşem de, kedi yavrularının kendine has bir başka güzelliği var. Onları böyle sıkmak, bağrıma basmak ve saatlerce oynamak istiyorum. Hele de şu resimdekine özellikle bayılıyorum. O diken diken olmuş minicik tüyleri, masum bakışı, beni çok sev diyen gözlerine bitiyorum tek kelime ile... Hayvanlar muhteşem varlıklar. Kaplumbağaları da çok seviyorum, minik kertenkeleleri, kirpileri, sincapları, kuzuları daha bir çok sayabilirim ama hiç bir şey minik kedi yavrularının yerini tutamaz işte... ZB ile biz, ne zaman sokakta yürüsek, hele de Ortaköy'de çalışırken, minik yavruları sevmekten gidemezdik bir türlü gideceğimiz yere... Ama şuna baksanıza allahaşkına. İnsan bunu nasıl sevmez? :)

Bayram bayram, bayram da geçti...

Allahım ne bekledim; heyecanla, sabırsızca, iple çekerek... Bu bayramı o kadar çok istedim ki, hem hayatımın erkeği ile 20 yıl sonra geçireceğimiz ilk bayram olmasından (biliyorum biliyorum bu tip konuşmalarla çok dalga geçtim ama işte insanın başına gelince söylüyormuş!), hem tembellik yapmaya susamış olduğumdan, hem Ekim'i çok sevdiğimden yani Ekim ve tatil birbirine pek yakıştığından. Gerçi pek kısaydı sadece 4 gün, onun da 1 gününde çalıştım, sadece 3 gün oldu ama yine de güzeldi, hem de çok güzeldi... Bu bayram ilk kez, doğru dürüst kimseyi aramadım. Allah biliyor ya aramadım. Büyük teyzeme bile gitmedim, onun da sabırsızca beni beklediğini bile bile. Onun yerine sevgilimle gelecek planları yaptık, ND ve MD ile yemek yedik, ayrıca bol bol yemek yedik, gazete okuduk, kitap okuduk, kendimize yeni kanepeler aldık Tepe Home'dan, özenle seçtik kumaşlarını ve birlikte yaşayınca neler yapacağımız ile ilgili hayaller kurduk... En sevdiğim filmlerden biri "Snatch"i seyrettik. Sahilde yürüdük, çay bahçesinde oturduk, denizi seyrettik, Moda'ya gittik, Moda Çay Bahçesi'nde kitap okuduk... Çok ama çok güzel bir bayramdı. Gerçek bir bayramdı, kelimenin tam anlamı ile ve ben çok, çok mutluyum...

8 Ekim 2007 Pazartesi

Bize "salaklık madalyası" taktılar...

04:30'da kalktım yataktan bu sabah... Bir duş, küçük bir bavul hazırlama, giyinme, kahvaltı falan derken; 05:40'ta evden çıkış. Ne o? Bizim uçak 08:15'te. Arnavutluk'a geliyoruz yine. Güya tabii... 06:30'da havaalanına vasıl olduk. Güvenlik kontrolü boş, oohh, geçtik. Kontuar boş, ohh, yine geçtik. 5 dakikada da pasaporttan geçtik. İçeride, freeshop'un hemen karşısındaki cafe'ye çöktük. Çay, kaşar peynirli croissant, yine çay falan derken, bir ara saatin 07:20, bir ara da 07:45 olduğunu gördüm. :) Demem o ki, kalktık, sigara aldık freeshop'dan ve bankadakilere çikolata, kapıya doğru yürüdük, yürüdük, yine güvenlikten geçtik, manasız bir uygulama ile zaten 15 dakikada açılan bilgisayarımı açtım, neyse bütün bu işkence bitti; kapıya gittik ki kapı duvar. Saat 08:05 idi ve boarding bitmiş, herkes uçağa gitmiş, uçağın kapısı kapanmış, uçak taksiye çıkmış, biz aptal gibi kapıda şaşkın şaşkın kalmıştık. Uçağa binme umutlarımız çok kısa sürede tükendi. Nasıl bir çare buluruz diye düşünmeye başladık, yukarı kattaki danışmaya gidin, sizi yönlendirirler dedi birileri, elimizde prezentasyon çantası, bilgisayar çantası, yok bilmemne çantası, freeshop torbaları, koştura koştura oraya, oradan pasaportlarımıza çıkış iptali yaptırmak için yine bir alt kata, bir kapıyı açtırmaya, oradan transit deskine, oradan bizi alan bir görevli ile sadece bizim gibi şaşkınlara nasip olan hiç kimsenin bilmediği özel bir pasaport ofisine, oradan uçaktan indirilen bavullarımızı almaya, oradan Albanian Havayolları Satış Ofisi'ne... Tabii öyle bir satış ofisi yokmuş, elimizde çantalar bavullarla yine bir cafe'ye çöktük. Hırsımı yemekten almak için vişneli muffin ve portakal-havuç suyu aldım. Öğlen 12:30'da kalkacak uçak için yeni biletler aldık. Sabah kaçırdığımız uçaktan ne kadar zarar ettiğimizi hesaplarken, çıkış vergilerini yeniden yatırmamıza gerek olup olmayacağının derdine düştük ve çıkmadığımıza göre yatırmamamız gerektiğine hükmettik. Artık havaalanında yaşamaya karar verecektik ki, yeni uçuşun kontuarı açıldı. Aynı işlemleri, deliler gibi yeniden yaptık, bavulları ver, boarding kartlarını al, pasaport kontrolünden geç... Bu kez cafe'ye oturmadık, gittik yukarıdaki özel bir "lounge'a oturduk. Bildiğiniz salon işte. Ama kurabiyeler süperdi allah için, kendimi zaten yemeye vermiştim, 5 tane falan da onlardan yedim, bir de vişneli mekik ki çok severim. Ama küçük boydu. Yine çay içtik, artık yemek içmekten kusacaktık ki, bu kez geç kalmamak için erken erken boarding kapısına gittik. Bir de çok komik, herkes erken geldiği için uçak erken kalktı. Böyle şeyi de ilk defa gördüm hayatımda. Albanian Havayolları ile uçunca da Türk Hava Yolları'nın gözünü sevdim. O ne kötü bir uçak yahu. Ama pilot iyiydi allah için, kuş gibi kondu Tiran'a... Uçakta sızmışım, gözümü Adriyatik kıyalarında açtım. Çok ilginç bir doğası var. Heryer dağlar, kıyı boyunca ise kusursuz düzlükler ve Ege gibi dantel kıyılar... Arnavutluk'ta daha keşfedilecek çok şey var da, tabii hep iş için gelince pek bir anlamı kalmıyor. Ama ahdettim gideceğim Gjirokaster'a...

3 Ekim 2007 Çarşamba

Arnavutluk dönüşü, grip ve Madagaskar...

Evet, evet, tamam, biliyorum, günlüğü çok ihmal ettim, artık okumayı bırakmışsınızdır hatta ve belki bir şans yeniden girerseniz yeniden kazanabilirim az sayıdaki okurumu. Ve, fakat; ciddi nedenlerim vardı bu ara için... Hayat öyle hızlı akıp geçiyor ki, ben yetişemedim, günlük de arada gümbürtüye gitti diyeyim, bir başlangıç yapayım bakalım gerisinde neler gelecek...

Arnavutluk hızlı geçti, en azından günlüğe yazdığımın ertesi... 70'li yıllarda kalakalmış bu ülke ve insanlarını çok sevdim, medyasının ilkelliğine şaşırıp, biraz da takdir ettim çünkü muhtemelen herkesin sokaklarda yaşamasının önemli bir nedeni televizyon yayınlarının ilkelliği. Bu kadar güzel espresso, machiatto vs. yapılabilmesine şaşırdım, ikinci gecemizde gittiğimiz restaurant'ın yemekleri, bahçesi ve bardaktan boşanan yağmurla ıslanan ormanlardan gelen mis gibi toprak kokusu ile delirdim, Gjirokaster'e (bana anlatıldığı kadarı ile) aşık oldum, en kısa zamanda oraya gitmek istedim, hemen CC'ye söyledim, "götür beni orayaaa" dedim, bütün şımarıklığıma nazikçe katlanarak "elbette" dedi o da, Cumartesi sabahı oldu bir kalktım, fena halde şifayı kapmışım, burnum nasıl akıyor, hastayım, minik bir toplantı yapacaktık ama yatacağım dedim ben, uçak saatine kadar yattım. Sonra bir baktım, hoop İstanbul'dayız. Allaha şükür!

O gece hastalık, sevgilim, ben, yemek, muhabbet, uyku, hastalık geçti, Pazar iyice beterdi, tamamen yatakta geçti. Çocukluk günlerim gibi, gece annem beni 2 kere terletti, giysi değiştirtti, yıkadı, bir daha yatırdı, Tylolhot kürü yaptım derken Pazartesi sabahı oldu, baktım yok, kalkamıyorum, azıcık ateşim var, tel tel dökülüyor vücudum, işe gitsem bir türlü gitmesem bir türlü. Eh, tabii vazife bizi bekler, kalkıp gittim ama saat 14:00'e kadar dayanabildim. CC beni aldı, ilaçlar verdi, baktı, ilgilendi. Ertesi gün hoop, o da hastalandı. :) Hastalıktan başımızı alamadık, nazardır diyerek güldük geçtik, kocakarılar gibi...

Bu kadar açıklama niye günlükle ilgilenemediğim için, vallahi billahi bahane değil. :) Eski performansıma kavuşmak üzereyim bak söz. Aklımda yeni güzel şeyler, yeni yazılar, Arjantin, Madagaskar, bayram tatili, mendil satan önlüklü kız, bizim bakkal çırağı Bayram ve daha bir çok şey var. Bekleyin geliyorum. :)

27 Eylül 2007 Perşembe

Tiran diye bir şehir...

Bugün Arnavutluk'ta, Tiran'daki ilk günümdü... Çok ilginç bir yer burası. Minicik bir havaalanına iniş yaptık. Havaalanı yeni yapılmış, çok temiz bir yer ama küçüklüğü insanı sarsıyor, sadece 2 tane bagaj bantının olduğu bir yer ve zaten sadece 2 uçuş vardı. Biri İstanbul'dan gelen bizim uçuş, diğeri de Milano'dan gelen başka bir uçuş. Arnavutlar sıkı bavul ticareti yapıyor. Devasa paketlerle geliyorlar İstanbul'dan, hepsi de birbirine benziyor, sıkı sıkı koli bantları ile bantlanmış bu paketlerin hangisi kimin nasıl ayırıyorlar bir türlü anlayamadım...

Şehre girince iyice bir kültür karmaşası var. Bir bölüm aynen 70'li yılların Türkiye'si gibi. İnsanlar, giyimleri, davranışları aynı 30 yıl öncesinde kalmış gibi. Bu bölge ağırlıklı olarak Enver Hoca'nın komünist yönetiminin etkilerini hala taşıyor. Ama şehrin bazı bölgeleri var ki; Alsancak mı desem, Kızılay mı desem, Etiler mi desem, o kıvamda. Öyle ilginç ki, eskiden yasaklı olan ve sadece devlet görevlilerinin yaşadığı, şimdi "Blocked" olarak adlandırılan mahalle, serbestlik geldikten sonra en sıkı eğlence merkezi olmuş. Bayağı bir Nişantaşı havası var. Hani hep yasaklı olan çekicidir ya, sanırım o psikoloji ile bu duruma gelmiş olmalı...

Dünyada yediğim en güzel deniz mahsullerini burada yedim bugün. Öğlen yemeğinde, kaldığımız otelde yediğimiz kalamar, ahtapot, midye, karides ve deniz mahsülleri rizotto olağanüstüydü. Başka bir kelime bulamıyorum çünkü lezzeti şimdiye kadar hiç tatmadığım kadar muhteşemdi. Akşamda burada meşhur olan bir Yunan Lokantası'na gittik. Bir o kadar olağanüstü bir barbun yedik ki, normalde barbunda farklı bir deniz kokusu olur, hani dip çamuru gibi bir koku. Bu hiç öyle değildi. Bir de menemen sosuna benzer ama peynirli bir sosla bir midye yapmışlardı ki, hala tadı damağımda. Sözün özü burada deniz mahsülleri hiç bildiğiniz gibi değil...

Mimari de çok ilginç Tiran'da. Komünist dönemde binalar çok renksiz olduğundan, şu andaki belediye başkanı takmış kafaya şehri renklendireceğim diye, bir yandan renk renk modern binalar yapılıyor, bir yandan eski binalar yenileniyor, renklendiriliyor. Renklendirmek derken, pantone kataloğu gibi onlarca bina gördüm, çok komikler. Hatta belediye başkanı kendisi de ressammış ve desenler çiziyormuş binalara, kendi elleri ile. Bayağı matrak yani...

Buradaki kadar Mercedes markalı otomobil herhalde Almanya'da dahi yoktur. Herkeste Mercedes var, bu nasıl iş anlamadım. Bir de fazlasıyla Alpet istasyonu var. Alpet biraz da Albanian Petrol gibi bir isim çağrıştırmasını avantaj olarak kullanıyor sanırım.

İnsanlar çok güzel, çok güleryüzlü, çok canayakın. Özellikle de Türklere karşı çok ilgililer. Dünyada bizi gerçekten seven tek millet Türkler diyorlar, çok hoşuma gitti...

Yarın yakın başka bir kaç şehire gideceğiz. Burada yollar da, özellikle şehirlerarası yollar fena virajlıymış, Enver Hoca insanların ulaşım özgürlüğü olması diye özellikle yaptırıyormuş yolları böyle. Ne acaip paranoyaları olan bir adammış, anlata anlata bitiremiyorlar... Bunları da artık yarın bilahare anlatırım...

Dün gece çok geç yattım, 04:30'da kalktım. 08:15 uçağı ile geldik ve bütün gün toplantı yaptık. Kafam kazan gibi. O yüzden hemen yatmak istiyorum ama bugün güzel bir gündü ve vallahi ben Arnavutluk'u sevdim. Buradan Arnavut arkadaşlarım NÖ ve ND'ye de selamlar yollayayım, dönünce detaylı izlenimlerimi paylaşırım, sözlü olarak. :))

23 Eylül 2007 Pazar

Huzur...

Hep huzur arıyorum... Yıllardır... Her insan gibi... Huzur nasıl tanımlanır onu da tam olarak çözümleyebilmiş olduğumdan değil kafamda da, bulunca onu tanıyacağımı biliyordum bir şekilde... Bir dinginlik mi, sakinlik, sükunet mi belki, korkusuzca canının istediğini yapmak mı, saatleri umursamadan öylesine sarılıp yatmak mı, aklına estiğini yiyip, aklına eseni giyip, saatlerce konuşmak mı?.. Ne bileyim işte, insan yaşayınca anlıyor, tanımlaması öyle zor ki...

Bu haftasonu, yıllardır tam olarak bulamadığım o huzur duygusunu yaşadım ve içimden şükrettim, defalarca. Bunu yaşama fırsatına sahip olabildiğim için, bunun değerini bilecek olgunluğa eriştiğim için, onu bulduğum için, o beni bulduğu için, herşey bıraktığım gibi olduğu için, unutulmayan, değişmeyen şeylerin varlığı için, hayatımda ilk kez bir şey mükemmel bir zamanda olduğu için ve daha binlerce şey için... Bir kez daha bu kadar şanslı bir insan olduğum için şükrettim ve kendimi o dingin denizde yüzmeye bıraktım, o denizden hiç çıkmak istemiyorum. Çıkmayacağım da. Sonsuza kadar orada yüzmek istiyorum, hiç bir şey düşünmeden tadını çıkarmak, bir daha asla başka bir denizde yüzmemek, bunu aklıma bile getirmemek... O deniz benim, ben o denizim... Yaşam insana kolay kolay engin denizler sunmuyor, mutluluk kolay bulunmuyor... Ben gerçekten çok çok şanslı bir insanım...

21 Eylül 2007 Cuma

Güzel şeyler...

Battaniyeler... ND ile en büyük ortak noktalarımızdan biri... Renk renk, yumuşacık, sıcacık, insana evde olmanın güvenini hatırlatan bir ev eşyası. O kadar severim ki battaniyeleri, 10 kişilik bir evde olabilecek adette battaniyem var, ne kadar alsam doymam... Her renk battaniyesi olmalı insanın. Üzerindeki pijamaya göre rengini seçmelisin, sonra doku farkı da önemli, yatarken mesela, uyurken yani, böyle yumuşacık ama tiftik battaniyeler süperdir, oysa koltukta oturmuş uyurken daha hafif, polar gibi olanlar tercihim. Bir de çocukluğumdan kalma, anneannemden hatıra bir battaniyem var, somon rengi, ağzı burnu kaykılmış bir durumda ama o benim için hala en özel, favorim olan battaniyem. Bir de pikniklere battaniye götürmek çok güzeldir, tabii bunların daha pamuk ağırlıklı bir iplikle dokunmuş battaniyeler olması gerek, çünkü çayır çimende yatma zamanı genelde yaz, bahar ve insan pişebilir. :) Yağmurlu bir günde, evde, kanepede olmak, yumuşacık bir battaniyeye sarınmak, kitabına dalmak, sıcak çay ya da kahve de varsa hele, Allahım daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Battaniyeler güzeldir işte ya, paylaşılması da güzeldir, tek başına keyif sürmesi de, uyuması da, kestirmesi de...

19 Eylül 2007 Çarşamba

Allah Allah, hayırdır inşallah!

Vallahi ne diyeyim, küçümsediğim için kendimden utandım, mutlu oldum, zevkten kudurdum. Bizim takımı seyretmekten zevk aldığım kaç maç var desem; saysam saysam 5 tane ya çıkar ya çıkmaz ama bugün, Kadıköy'de, Inter'e karşı, Fenerbahçe, tek kelime ile "muhteşemdi". Deniz her şeye rağmen saçma sapan pasları ile beni delirtmesine rağmen ona bile bir şey demeyeceğim. 90. dakika olmuş, hala koşturan bir Fenerbahçe görmeyeli kaç sene oldu bilmem ki. Son saniyeler gerçekten kalpten öleceğim dedim ama helal! Gol de güzeldi, sayamayacağım kadar çok atağımız da, olmayan gollerin pozisyonları da. David de. Kejman bile neredeyse. :)

Artık ne diyeyim? Herhalde bizim takıma Turkcell Süper Ligi dar geliyor, ciddiye almıyoruz, o yüzden amatör lig takımları gibi oynuyoruz diyeceğim artık. :) Bu sene Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olurmuşuz mesela!!! Yok artık, devenin nalı demeden duramayacağım. Ama neden olmasın ki? Yani şu dünyada mucizeler olmuyor mu? Ben şahidim oluyor. Yalnız böyle bir durumda Galatasaraylıların durumunu düşünemiyorum. Ay düşünmesi bile insana kahkaha attırmaya yetiyor vallahi. Sırf onların yüzünü görmek için bile bunun için her akşam dua etmeye değer. :))

Güzel şeyler...

Günlüğü yazmaya başladığımdan beri "güzel şeyler" başlığı için fotoğraf topluyorum... Bir türlü yazmaya başlayamadım da, bu akşam ilham geldi diyelim, simit+kaşar+çay'la bir giriş yapayım dedim...

Türk olmanın en güzel yanlarından biri de simit bence. Bildiğim kadarı ile dünyanın başka bir kültüründe onun yerine tutabilecek bir şey yok. Amerikalıların tatsız tuzsuz bir şeyi var şimdi adını hatırlayamıyorum, bagel değil de başka bir şey, diğer kültürlerde de var bir şeyler ama yok kardeşim yok, simit gibisi yok. Hele de yanında taze kaşar, yeni demlenmiş çay, hele de Beyazıt'da Çınaraltı'ndaysan ya da Çengelköy'de, hele de günün gazeteleri ya da sevdiğin bir kitap varsa, hava da şöyle şeker gibi bir bahar havası ise... Ne diyeyim yani değme keyfine... Ama simitin nereden alındığı da çok önemli. Kumkapı'da bir fırın var mesela, bildiğim kadarı ile, simit fırını, orası olağanüstü. Bir de Cumartesi günleri bizim Kadıköy'de, Altıyol'da hemen, saat 14:00 civarları boğanın oradaki simitçinin simidi olağanüstü olur. Ha, bir de Ortaköy'de, Dereboyu'nda Garanti Bankası'nın hemen önündeki simitçiyi de unutmamalıyım. O da olağanüstü güzel simit satıyor. Bir de pastane simidi var ki ben pek de sevmem aslında ama burada yine Ortaköy'de ara sokakta bir fırın vardı, adını MS hatırlar çünkü onunla alıyorduk bazı sabahlar, oranın simidi böyle daha büyük, tadı biraz daha değişik ve bol susamlıdır ve tek kelime ile muhteşemdir. Kaşar da ayrı bir hikaye tabii. Kaşar peynirinin kalitelisi de önemli mükemmel bir simide eşlik etmesi için. Burada da Ortaköy'deki peynircilerin hakkını teslim etmek gerek ya da Sarıyer'dekilerin. Bir de Yeniköy'deki Şütte, Bebek'teki Santral Şarküteri ya da bizim Çiftehavuzlar'daki Kardeşler süper kaşar peyniri satar ama tabii bunlar pahalı alternatifler, gidip bir Pınar Kaşar da alınabilir. Bence en güzeli standart küçük tekerlek, nasıl oluyor bilmiyorum ama tekerlek ve diğer formların tadı farkediyor. Bazıları simit yanında krem peynir alıyor ya, Karper falan, ben her zaman kaşar peynirini tercih ederim açıkçası. Hiç bir şey yerini tutamaz. Bazen Cumartesileri bizim Yeniyol'daki köşedeki simitçiden alıp, içine kaşar koyup, akşam çayında annemle keyif yapıyoruz, tabii evde olunca onları mini fırına atıp ısıtabiliyorsun, böylece içindeki kaşarlar da eriyor, oohh, nefis bir şey...

Sonuçta hayatta en sevdiğim şeylerden biri bu üçlü... Daha da gelecek sevdiğim şeyler. Hele de dünyada en sevdiğim yiyecek olan çileğe önemli bir yazı yazacağım ama biraz araştırma yapmak istiyorum bakayım neymiş ne değilmiş, nasıl evrilmiş?

Simit olsa da yesek ama değil mi? :)

17 Eylül 2007 Pazartesi

Koştur koştur...

Ne oldu anlamıyorum, eskiden evden çıkmayan ben, kendimi bir attım sokaklara, iş bir yandan, diğer şeyler bir yandan, evi otel gibi kullanır oldum. Günlüğe de ilgi gösteremedim son zamanlarda, bazen böyle oluyor işte, herşey üst üste geliyor...

Geçen hafta bir tempo geçti. Cuma akşamı CC ile buluştuk. Caddebostan'daki House Cafe'yi kapattık, artık bizi neredeyse kovuyorlardı... CC benim çok çok eskiden, ah ne desem, nasıl betimlesem bilemedim. Onu mevzubahis'e dahi ekleyemedim daha. Söylenecek o kadar çok şey var ki. En iyisi yavaş yavaş konuya girmek. Henüz çok birşey söylemeyeyim...

Cumartesi film çekimimiz vardı, günüm orada geçti. Gizlilik malum, bir şey söylemeyeceğim ama hikayeyi daha sonra unutmazsam anlatırım. Tek söyleyebileceğim Beykoz sırtlarında Mahmutşevketpaşa köyü'nde (ki dünya güzeli bir köy), harika bir noktada, muhteşem bir evde çekim yaptık. Doğa, yeşillik beni büyüledi her zamanki gibi. Yolu bir başka güzel. İki yanı ağaçlıklı yollara deliriyorum ya, orası da rüya gibiydi...

Akşam Fenerbahçe-Rizespor maçına gittik. NÖ sağolsun kartlarını vermişti, yoksa yine gitmezdik ya, ondan önce VD ile Moda'ya gittik, Moda Çay Bahçesi'nde oturduk, sonra yavaştan stada yürüdük, dünyanın en kötü futbol maçlarından birini seyrettik, ben zaten yarı seyrettim, yarı niye geldim buraya diye düşünerek etrafı seyrettim, zaten maç 21:00'deydi, eve perişan yorgun geldim. Bir daha maça gidersem kafamı kessinler. Fenerbahçe artık hiç ama hiç zevk vermiyor. Eskiden stadın şenliği ile idare ediyorduk, artık o da azaldı taraftarın tepkisinden. Vallahi de gitmeyeceğim bak bu da burada belge olsun. :)

Pazar sabahı EE kahvaltıya geldi, mükellef sofra hazırlayıp, kuş kadar yedik, sonra onun yeni aldığı N95 telefonuna bir çok resim ve şarkı yükledik, baktık ben çekime o flüt dersine gecikiyor, koşarak çıktık evden. Bu kez çekim Hayal Kahvesi'ndeydi ama Çubuklu'da. Orada da denizi ve geçen gemileri seyretmekten monitöre bakamadım. :) Gerçi akşama doğru üşüdük ama o manzaraya değdi. Dur daha bitmedi, akşam MH geldi İngiltere'den onunla buluştuk, her zaman gittiğimiz artık gelenekselleşmiş Fish Var akşamlarından birini yaptık, yine yiyemedim doğru dürüst, iştahım kesildi bu ara nedense... :)

Dün akşam eve geldim. 22:30'du. Ramazan'ın en güzel tarafı yollar akşamları çok açık. 15 dakikada Çubuklu'dan İstinye'ye, 20 dakikada İstinye'den Göztepe'ye gelinebiliyor. Ayıp etmeyeyim tabii Ramazan güzel de yolların açık olması en güzel... Hemen yattım. Bitap durumdaydım artık.

Bu akşam da kızlarla buluşuyoruz; ND'nin evinde. Yarın akşam gerçekten eve gideceğim. Gerçekten. Artık yeter. Ama belli de olmaz, belki yine sokaklarda olabilirim, bu sene kaderim böyle sanırım, şikayet etmeyeyim ben kaşındım. 2007 bitse de yine eve girsem. Vallahi yılbaşında evde olmayı dileyeceğim, bak vallahi... :)

16 Eylül 2007 Pazar

Hayatım bir masal...

O kadar zor ki anlatmak... Hayatım bir masala dönmeye başladı. 2007 öyle bir sene oldu ki, anlatılmaz yaşanır derler ya öyle... Eskiden mucizelere inanmazdım. Böyle şeyler söyleyenlere de aptal Pollyanna'lar olarak bakar ve aşağılardım ama sanırım gerçekten sen yaşamını nasıl yönlendirmek istiyorsan öyle gidiyormuş herşey... Bu yılbaşı kendi kendime söz vermiştim, hatta bir yılbaşı kartı yapmıştım arkadaşlarıma ve herkese daha fazla zaman ayıracağımı, yaşamın değerini bileceğimi ve kendi küçük mucizelerimi gerçekleştireceğimi vaad etmiştim... Görüyorum ki, 8,5 aylık bilançoya baktığımda bunu gerçekleştirdim, kendimce de olsa... Geçmişte umutsuzluk, bedbahtlık, karamsarlıkla geçirdiğim yıllara bile yanmaktan, pişmanlıktan, kendimi suçlamaktan vazgeçtim bu yıl çünkü gördüm ki gerçekten herşey insanı başka bir yola sokmak için oluyor ve muhtemelen de o yol senin için daha iyi seçimlerin olduğu yol tabii çoğu zaman bunu kabul etmek çok zor oluyor ve acı veriyor ama öyle işte. Kendime baktığımda artık olan her olayı, olayların istediğim şekilde gitmemesini, istediklerimin istediğim şekilde olmamasını çok daha rahat kabul ettiğimi ve o kadar hayıflanmadığımı görüyorum ve ben böyle yaptıkça herşey daha bir yolunda gidiyor sanki. Bu bile kendi başına bir mucize... Neyse bu yazı geyiğe kaçmadan bitireyim, hala mutlu bir insan olmayı kabul etmekte zorlanıyor ve kendimi suçlu hissediyorum. :) Dünyada bu kadar olumsuzluk ve acı varken ben nasıl kendimi mutlu hissedebilirim? Bilmiyorum. Sanırım her atasözü gibi "her koyun kendi bacağından asılır" da doğru bir söyleyiş... Tabii bir de şu var: Kendimi biliyorum, en ufak bir olumsuzlukta bu düşüncelerim değişebilir, değişir mi acaba? Ben, ben olmaktan çıktım mı acaba? O kadar inanmışım ki akıllı bir insanın mutlu olmasının olanaksızlığına. Yoksa ben aptallaşıyor muyum? Yoksa bu sadece hakikaten herşeyin bir oyun olduğunu kabullenişten mi kaynaklanıyor? Belki de akıllı ve mutsuz olmaktansa, aptal ve mutlu olmak daha iyidir. Ama dünyada insan aklı ile varolmuyor mu? Of iyice ikilemler içine düşeceğim... Değişim değil de gelişim diyerek kendimi rahatlatayım ve çekileyim en iyisi... :)

13 Eylül 2007 Perşembe

İkilem...

Bir insan sana kaldıramayacağın şeyler söylese ve bilsen ki aslında çok da isteyerek ve onu kastederek söylemedi ve o anda sinirlerine hakim olamadığından söyledi ve muhtemelen o da pişman ama bir duruşu var ve geri de dönemiyor, özür dileyemeyecek kadar korkularına, gururuna kapılmış biri ve aslında özür dilese sen de herşeyi unutmaya fazlasıyla gönüllüsün ama muhtemelen asla dilemeyeceğini de biliyorsun ve senin de bir duruşun var ve gerekli karşılığı vermek zorundasın ama aslında içinden de gelmiyor çünkü hissediyorsun olayın aslını, feda da etmek istemiyorsun onu ama...!

Ne yapar insan? Ne kadar zor bir ikilem, öyle değil mi?.. Hani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; hani iki ucu pis değnek der ya büyüklerimiz aynen öyle bir durum... Olmamasını dileyeceğin şeyler oluyor ve aslında içten içe biliyorum ki hepsi de olması gerektiği için oluyor ve bazen hakikaten olacak olanı durduramıyorsun çünkü ikiniz için de ya da olay herneyse herkes için de ve olması gerekenler için de bunun olması hayırlı! Ama yine de zor geliyor bana. Zor!

12 Eylül 2007 Çarşamba

Abraham Lincoln'ün oğlunun öğretmenine yazdığı mektup... Anneme saygılarla...

Bu mektubu bilmiyordum. Tesadüfen okudum. Belki bilenler çoktur. Ama çok etkilendim.
Kendimden pek tatmin olan bir insan sayılmam, hatta birçok konuda yetersiz, bilgisiz görürüm kendimi bazı konularda öyle olmadığımı birçok insan söylediği halde. Ama anneme baktım, şu mektubu okudum, ne kadar başarılı olduğunu bilemem, bunu yargılamak bana düşmez ama aşağıda yazılan mektuptaki değerleri ısrar, inat ve çoğu zaman da sevgiyle bana vermeye çalıştığını gördüm. Bu yüzden; isteyerek, istemeyerek ona yaptığım birçok haksızlığa rağmen, iyi bir insan yetiştirme çabası karşısında bir kez daha saygıyla eğilmek istiyorum. Bu mektup; anneme saygılarımla...

...

Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya kendini adamış bir lider vardır. Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını... Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı... Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret... Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini... Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır... Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım... O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum...

9 Eylül 2007 Pazar

Tarih Eğitimi Meselesi...

Tarih Vakfı'nın dergisi Toplumsal Tarih'te bu ay Eğitim Bülteni diye bir ek var. Konu da tarih eğitimi. Tarih olgusunu ancak üniversitenin 3. sınıfında tam olarak anlayabilen, ilgi duyup okumaya başlayan ve kaçırdığı yıllara çok pişman olan biri olarak çok ilgimi çekti. Burada önce tarih eğitimindeki problemlerin bir özeti ile başlamışlar konuya. Şöyle bir bakınca o kadar vahim bir tablo var ki, buraya yazmadan duramadım.

1. Ezberi sürekli kılan bir eğitim yöntemi,
2. Çok kötü düzenlenmiş, tamamen ideolojik kılıflarla üretilmiş bir müfredat,
3. Sınav uygulamalarının tamamen anımsamaya dönük sorulardan oluşması,
4. ÖSS hazırlık aşamasında ezberin bu kez test tekniği ile geri dönülmez bir biçime sokulması,
5. Öğretmenlerin şikayetçi olması, ancak ne yapacaklarını bilmemesi ve üstüne üstlük denetime tabi oldukları için yapılan çalışmalar konusunda isteksiz davranmaları, bir başka deyişle müfettiş korkusu,
6. Mesleki eğitimin tamamen öğretmenlik üzerine kurulu "pedagojik" ağırlıkta seçilmesi ve akademik alana taşınmaması,
7. Ders kitaplarının, yazarından seçenine ve pazarlamasına kadar çok büyük bir rant oluşturması,
8. Tarih müfredatının Atatürk'ün ölümüyle bitmesi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan düzenin yıkıldığı bir dünyada yaşadığımızın unutulması ya da unutturulması,
9. Görsel malzeme yetersizliği ya da görsel malzemenin kullanılmaması inadı,
10. Öğrencilerin tamamen pasif durumda yer almaları.

Daha pek çok sorun dile getirilebilir yazmış Tuğrul Yakarçelik; gerçi bence sadece Tarih dersi de değil orta hatta yüksek eğitimdeki birçok dersteki sorunları özetlemiş. İçinde bulunduğumuz karanlık tabloya çok da şaşırmıyorum bunları okuyunca. Yıllardır biz dahil yetiştirilen insanların kaderi sadece ailelerinin ilgi ve bilgisine, kişisel yetenek ve çabalarına terk edilmiş durumda. Okullardan aldığımız şeyin çoğunlukla travma olduğunu düşünüyor ve artık üzülmekten vazgeçmeye karar verdiğim halde yine, yine üzülüyorum... Bu ülkeye çocuk doğurmak da büyük cesaret işi, bu ülkede yaşamak da. Üzgünüm ama artık böyle düşünüyorum...

Neyse ilgisini çekenler için bu ayki Toplumsal Tarih almaya değer. Konuya nasıl çözümler getirilebileceği de işlenmiş çünkü. Hatta tarih dostu olmak gerek. Her ay 5-10 lira bile yeter. Kendi tarihimize sahip çıkalım bari, ülkemize sahip çıkamıyoruz. Ülkemizi kaybedersek elimizde sadece o kalacak!

Bir daha bu Pazar olmayacak...

20 yıl öncesinden bir rüzgar esti... Üniversiteye başlamamın ilk yıllarından... 17-18 yaşlarından...

Vezneciler'den Laleli'ye doğru uzanan o cadde... Edebiyat Fakültesi binası ve Hadigari... Antropoloji dersleri... Nescafe diye bir mekan... Osmanlıca okuma anahtarı, hala sakladığım... Artık Osmanlıca da biliyorum üstelik. Taksi şoförleri... Onlara hep tıp okuduğumu söylerdim, gülerek anımsıyorum şimdi... Adını hatırlayamadığım bir yerde dans eden iki kişi... Cerrahpaşa... Orada dar bir sokak... Bir ev... "Olmasa Mektubun" diyen Yeni Türkü grubunun sesi... Hiç oynanmayan bir tenis raketi... Hiç çalınamayan bir gitar... İçten içe kıskandığım çok güzel siyah saçları olan bir kız fotoğrafı... Neuchatel Xamax maçı... Balık sırtı bir palto... Bir ada vapuru... Tepelerdeki sapsarı süsen çiçekleri... Karlı bir kış, sıcak bir yaz ve bölük pörçük başka bir çok şey... Çok acı bir olay ve çok mutlu anlar... Yine sesler, yine renkler, yine kokular...

Bu Pazar öylesine büyük bir sürprizle geldi ki, bir daha hiç bir Pazar böyle olmayacakmış gibi geliyor... :) Yaşam insana bazen çok büyük sürprizler hazırlıyor... Hem de çok çok büyük...

8 Eylül 2007 Cumartesi

Bir Cumartesi daha...

Boyuna haftaların geçmesi, bir Cuma daha, yok bir Cumartesi daha falan diye yazılar yazıyorum, okuyanlara da gına gelmiştir büyük olasılıkla ama elimde değil çünkü geçiyor işte... Şu zaman kavramı ya da boyutu mu demeliyim ve göreceliği üzerine de çok yazıyorum çünkü o da çok gerçek... Şuraya bak, günlüğe başlayalı da ki bunu yılbaşı olarak alabilirim, 8 ay bitti, 9. ay geçiyor... Kendimi takdir etmeliyim, malum Koç burcu maymun iştahlılığı, bu kadar zamandır bunu sürdürüyor olmam bile büyük başarı...

Bu hafta bir yoğunluk, bir yoğunluk, müşteri ziyaretleri, binbir problem, bir o kadar kahkaha, üzülecek şey, sıkıntı, neşe falan geçti gitti... Ajansta yerleri değiştirdik, biz FS ile bir odaya taşındık. Hem de aynı masayı paylaşıyoruz. Devasa sayılabilecek bir masa ama FS sadece bir laptop büyüklüğünde yer kaplıyor. Kalan yerde, ben, her zamanki çıfıtçılık özelliğimle, bilgisayarım, çok sevdiğim büyük silindir kalem kutum, aslında cam bir vazo olan ama içinde günlük kullandığım kalemler, post-itler, hemen lazım olabilecek kartvizitler, silgiler, sigara, kibritler vs. ne kadar gereksiz şey varsa olan objem, not defterim, küçük ajandam, büyük ajandam, toplantılarda kullandığım şık not defterim, telefon defterim, bir sürü kağıt, mousepad vs. bir sürü şeyle onun kapladığı yerin 1000 katını kaplayarak yine kendi rekorumu kırmaktayım. İkimiz de anlaşmış gibi sigara üzerine sigara içmekteyiz, bir de ajansta bizim oda ve toplantı odası dışında oturarak sigara içilecek yer olmadığından gelen herkes de içiyor ve bu hafta klimamız yağmur ormanları benzeri tepkiler vererek ajansa seller bastırmakla tehdit ettiğinden bizi, hep kapalıydı gibi birşey, dolayısı ile sıcak ve sigara dumanı ile hayal ettiğimiz ortamın çok daha gerisinde, oldukça komik, neredeyse mizah dergisi gibi bir ortamımız var. Ayrıca FS kreatif direktör olduğundan sakin ve huzurlu bir insan (GG'yi tenzih ederim) ben ise idari işler, mali işler, müşteri işleri vs. ile, sürekli gelip bana birşeyler soranlarla, aynı anda çalan cep ve iş telefonları ile uğraştığımdan kendisi müsait oldukça odadan kaçıyor. :)

Bu sabah aslında bir toplantım vardı, hem de 10:00'da, hem de Tuzla'da. Ama düne ertelendi ya da geri alındı diyeyim. O yüzden bu sabahın tadını çıkardım. Erken kalktım, çay ve dün akşamdan kalan püre+mısır ikilisi ile pek kimsenin anlayamayacağı kahvaltımı yaptım. Gazeteleri okudum, haberlere şamşırıp kaldım çoğu gün olduğu gibi, sonra kalktım BG'ye gittim. Kahve içtik, muhabbet ettik, manikür pedikür de yanında. Yalnız bu işe ayda bir kere falan zaman ayırabildiğimden ve çok sıkıldığımdan işi zordu kızcağızın. Sonra göz doktoruna gittim, ameliyatlı gözlerimin neredeyse ameliyattan önceki numarasına yükseldiğini ve ameliyat sonrası oluşan astigmatımın da iyice azdığını öğrenip yine de görebildiğim için tanrıya şükrettim. Ne yapayım, çare var mı? Caddebostan'a doğru yürüdüm. Gazeteciden Rolling Stone, Bilim Teknik ve sonunda çıkan Uykusuz dergisini aldım. Yiğit Özgür'ü çok çok seviyorum ve orada toplanan çoğu çizeri de. Yalnız derginin adını pek sevmedim ama onlar öyle uygun görmüş bize de kabul etmek düşer artık...

Eve geldim... Günlüğü açtım, ne yazsam diye düşündüm... ND ile sohbet ettim... Akşam bizde buluşmaya karar verdik... Eve birilerinin gelmesi süper birşey... Hele de sevdiğin insanlarsa daha da süper... Özellikle de Cumartesi ise, yarın Pazar olduğunu bilmek insanın içini rahatlatıyor. Bu yazı da pek iyi bir yere gitmiyor. En iyisi keseyim... Bir kahve yapayım. Bir de sigara yakayım. Kitabıma dalayım... Bayılıyorum Cumartesi akşamüstleri evde olmaya.

6 Eylül 2007 Perşembe

Dünyadaki son günüm bugün olsaydı...

Bu dünyadaki son günüm olsaydı ne yapardım?

Son 24 saat.

Her gün, her saat kafamı kurcalayan, binlerce kez düşündüğüm, endişelendiğim, korktuğum şeyleri ne kadar düşünürdüm? Bütün bunlardan uzak olmak nasıl bir şey olurdu? Dünyada olup olmamak bir şey fark eder miydi acaba? Dünyada yapmayı sevdiğim şeylerin tadını çıkarmaya mı bakardım acaba tüm gelecek endişelerinden sıyrılmış olarak? Yoksa söyleyemediğim şeyleri mi söylerdim insanlara, bana kızacaklarını, acıyacaklarını, ağlayacaklarını, üzüleceklerini bile bile? Ya da yapmayı hep düşündüğüm ama hiç fırsatım olmayan şeyleri yapmak için kendimi sokaklara mı atardım acaba, yarın onları yapamayacağımı bile bile? 24 saate ne sığdırabilirsiniz? 24 saat ne kadar uzun? 24 saat ne kadar da kısa... Dünyadaki son günüm olduğunu bilseydim, kötü olmayı mı seçerdim acaba? İyi olmayı mı? Sevgimi mi sunardım insanlara, yoksa içimde gizli kalmış, belki de hiç olduğuna inanmadığım nefret ve kin mi açığa çıkardı, nasıl olsa yarın bunların hepsinden uzak olacağımı bilmenin verdiği güvenle?

Dünyadaki son günüm olsaydı, sevdiğim herkesi tek tek arardım herhalde. Veda etmek için değil, hatırlarını sormak için. Şimdi çeşitli bahanelerle, zamansızlıktan, yorgunluktan, telefonla konuşmanın verdiği bıkkınlıkla ertelediğim, unuttuğum, görmezden geldiğim konuşmaları yapardım tek tek. En sevdiğim yemeği yerdim, son kez, çok güzel bir sofrada. Güneşin doğuşunu seyretmek isterdim ve batışını eğer hava durumu elverirse. Son kez yemyeşil çimlere yatmak isterdim, dev bir ağacın altında eğer bulabilirsem İstanbul'da. En sevdiğim kitabın, en sevdiğim bölümünü okumaya da zaman ayırırdım üşenmeden. Annemin koynunda uyumak isterdim bir 15 dakika da olsa. En yakın dostlarıma, onları ne kadar da çok sevdiğimi söyleyip, teşekkür etmek isterdim yaşamımda var oldukları, beni destekledikleri, eleştirdikleri, paylaştıkları için güzel ya da kötü anları. En sevdiğim filmlerden birinin en etkilendiğim planlarından bir kaçına da zaman ayırırdım. Belki sıcacık bir banyo yapardım son kez. Suyun tadını çıkararak. Eski resimlere bakardım biraz, geçmişte, benden önce bu dünyadan ayrılmış ve belki de kısa bir süre sonra kavuşacağım insanlara, geçmişte kalan dostluklara, çocukluğuma, ilk gençlik zamanlarına. Kitaplarımı okşardım, dağıtırdım onları değerini bileceğini düşündüğüm insanlara. Kendime saklamak, kimseyle paylaşmamak takıntımdan kurtulurdum, onları yanımda götüremeyeceğimi bilmenin zorunlu kabullenişi ile. Son bir kez yazmak isterdim içimden geçenleri, benden sonra birilerinin okuması için, bir iz bırakmak ümidi ile...

Son 24 saatim olmadığını düşündüğüm bu anda, keşke öyleymiş gibi yaşayabilsem biraz, yarını umursamadan, takmadan korkularımı, endişelerimi, ümitleri, ümitsizlikleri.

Ama olmuyor işte. İnsanız değil mi? Olmuyor işte. Keşke olabilse. Keşke yarın ölecekmiş gibi yaşayabilsek, hiç ölmeyecekmiş gibi de bağlanabilsek yaşama. Söylemek kolay, yapmak zor.

4 Eylül 2007 Salı

Her dağa kaldırabileceği kadar kar...

Ajans boş... Ne zaman çıkmış herkes... Queen çalıyor. Bohemian Rapsody... Bazen nasıl da iyi geliyor yalnızlık... Hele de en sevdiğin arkadaşlarından birini bekliyorsan, hele de evde seni bekleyen biri varsa...

Oyunun kurallarının ağırlığından konuşuyorduk bugün. Bu konuya sardım bu aralar ya, her fırsatta bunu gıdıklayıp duruyoruz... Kurallar ağır; kurallar ağır olmasa zaferlerin değeri olmaz sanırım. Maraton ve 100 m. aynı ağırlıkta mı örneğin? Acaba? Biri çok uzun, sanki daha ağır... Bir diğeri de çok hızlı. Ağırlık, zorluk da ne kadar göreceli kavramlar aslında. Tüm soyut kavramların olduğu gibi... Hep üzülmüşümdür soyut kavramlarla ilgili net fikirlere sahip olanlara. Üzülmek de demeyelim de şaşırmak daha çok. Bilmediğin bir yere giderken hani, yol daha uzun gelir insana da dönüş o kadar uzun gelmez, hatta ikinci gidişte iyice kısalır. Yakacık'ta otururken bunu çok net görürdüm (o zaman Tarabya'da çalışıyordum hem de). 55 km yol bana çok kısa gelirdi de, yanımda biri varsa, o, genelde, "nasıl oturuyorsun bu kadar uzak yerde" diye sorardı. Oysa ben alışmıştım. Farkında bile olmuyordum artık. Demem o ki, kaldırdıkça alışılıyor ağırlıklara da...

Hani derler ya, her dağa kaldırabileceği kadar kar verir Allah. Gerçekten de öyle. Evladını kaybeden bir anneye, annesini kaybetmek o kadar da acı gelmez belki ama ben annemi kaybetsem evladımı kaybetmekten fazla acı çekebilirim, çocuğum olmadığından o duyguyu bilemeyeceğimden elbette. Çok çalışmak da böyle, çalıştıkça alışıyorsun. Biz haftasonu bir gün çalışsak şikayet ediyoruz da ND mesela; 7 gün çalışıyor bizim kadar şikayet etmeyebiliyor. İnsanlara da alışıyor insan. Öylesine hayatının bir parçası oluyorlar ki, bir nedenle çıksalar hayatından sudan çıkmış balığa dönüyorsun. Belki de bu korkuyla hiç kimseyi kolay kolay çıkaramam hayatımdan ben. Belki bu yüzden kinci değilimdir pek, hatta hiç değilim sanırım. Yükü karşına değil sana yüklüyor sanki intikam duygusu. Oyunun net kurallarından biri bence, sabır. Ama tahammül değil, içten içe yanıp dışarıdan belli etmemek değil. Gerçekten olanı olduğu gibi kabul edebilmek. Başımıza gelen herşeye bardağın dolu tarafı ile bakabilmek. An geliyor bunu yapabilmek ne kadar zor olabiliyor, oysa aradan yıllar geçtiğinde pek bir anlamı kalmadığını görüyor insan...

Her zamanki gibi konuyu dağıttım. Başlarken ne anlatacağıma da karar vermemiştim zaten... Çıkayım... ND ile buluşayım, Kadıköy'deki Beşiktaş İskelesi'nin üzerinde Deniz Atı var, oraya gidelim, bir bira iyi gelir... Hatta kısa bir yürüyüş bile yapabiliriz. Yaz akşamlarının tadını çıkarmak gerek. Şurada ne kaldı?

Oyundan bir mevsim daha eksiliyor... Haydi bakalım!

Günün Sözü...

Hiçbir okul bizi Türkiye'deki hayata hazırlayamadı!..

VD

3 Eylül 2007 Pazartesi

Kokular... kokular... anılar... kokular...

Anımsayabildiğim ilk koku, beyaz sabun kokusu... Çarşafların kokusu mudur giyeceklerin kokusu mu bilinmez... Mutfaktan gelen muhallebi kokusu sanki, belli belirsiz. Un helvasının kavrulurken çıkardığı o büyüleyici koku. Ne kadar da sever(d)im... Ihlamur, leylak, hanımeli kokuları birbirine karışmış bir halde sanki evin bahçesinden içeri giren... Büyük babaannemin çiğböreğinin kokusu... Pazar günleri mi yapardı? Tam anımsayamıyorum. Herhalde. Annemin işten geldiğindeki kokusu... Çok ama çok küçük olmalıyım, saçlarının kokusu bir başkaydı sanki, çok ama çok tanıdık ve beni büyüleyen. Anneannemin kendine has kokusu. Tanımlanamayan ama güven veren. Babamın tütün ve çok eski model traş kremi ile karışık bir erkek kokusu... Hala bir yerden burnuma geldiğinde içimi cızlatan... Alkol kokusu belli belirsiz... Nefret ettiğim ama yıllar sonra sevmeyi başardığım rakı kokusu, eski model teyplerin kendine has acaip kokusu ile karışık... Evdeki kocaman radyodan gelen bir o kadar garip ve tanımlanamayan koku bazen... Bir de kocaman kırmızı telefonun, bozulmuş pil kokusuna benzer kokusu... Büyük babaannemin hastalığının kokusu... Çocuklukla genç kızlık arasında, tam olarak üzülemediğim ama üzülmem gerektiğini düşünüp kendimi suçlu hissettiğim zamanlarda aklıma gelen o koku... Ev sahibimizin evinin kokusu tanımlanamayan; lavanta mıdır, kendine has başka bir parfüm mü ama kesinlikle zengin bir ev kokusu, belki ağır tahta eşyalardan yayılan... Kara lahana kokusu, kapıcıların evinden bütün apartmana dalga dalga yayılan... Kitaplarımın kokusu, artık benim satın almaya başladığım ya da benim için satın alınan, benim olan en önemli şeyler... Bana hediye edilen o teybin kokusu, kaset çalar bir teybim olduğu için ne kadar da gururlanmış ve bir kaç gece başucumda onunla yatmıştım... Okulun koridorlarının çamaşır suyu ve arap sabunu kokusu... Sınıflardaki tebeşir kokusu... Beyoğlu'nun kendine has karmaşık kokuları ile ter kokusunun bir araya geldiği bahçe... Okulun kantininden yayılan, bazen mide bulandırıcı olan döner ve karışık tost kokusu... Çiçek Pasajı'nın ve Şampiyon'un kokuları, neydi o yediğimiz şey her öğlen? "Zümküfül" müydü adı? Kınalıada'nın denizinin ve tepedeki sarı süsen çiçeklerinin kokusu... Mac Donald's Taksim'de ilk şubesini açtığında hepimizi büyüleyen ve şimdi nefret ettiğim Big Mac kokusu... İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin kendine has taş kokusu, artık üniversiteli olma gururu ile birlikte gelen... Sokak köşelerindeki sidik kokusu... Vezneciler Kız Yurdu'nun önünden geçerken nasıl olur bilinmez burnuma gelen gurbet kokusu... Sevdiğimin kokusu, uzun yıllar hiç değişmeyen... Taşındığımız hiç bir evde değişmeyen ve hala aynı olan o koku... Eskiden yağan karların kokusu... Yağmurlu günlerin çamurla karışık çimen kokusu... Vapurların makine dairesinden gelen koku ile karışan deniz kokusu... Londra kışlarının sisle dolu ağır kokusu...

Yazmaya kalksan bitmeyecek binlerce koku...

Çocukluğun, genç kızlığın kokuları...Kokular, anılar... Anılar, kokular... Sanki birbirleri ile varlar...

2 Eylül 2007 Pazar

Günün Sözü...

"Hayatı mutlu kılan sevdiğimiz şeyleri yapmak değildir, yapmak zorunda olduğumuz şeyleri sevmektir"

Goethe

Bir hafta daha geçti...

Bir hafta daha geçti... Eylül... En sevdiğim iki aydan biri... Sanırım. Biri Eylül, biri de Mayıs. Aslında Nisan ve Ekim'i de seviyorum. Hatta doğduğum ay olan Mart'ı da. Herneyse...

Dün akşam; Cuma akşamı da olduğu gibi ND'deydim. Eskilerde sevdiklerim benim evimde çok kalırdı. Herkesin annesi gibiydim. Bu aralar da ND için ben öyleyim sanırım. Yine, herneyse...

Kuran'daki bir ayete takıldık bir iki gündür. Onu konuşuyorduk. Muhammed Suresi, 36. ayet diyor ki: Doğrusu dünya hayatı oyun ve oyalanmadır. Başka çevirilerde, "oyalanma" yerine "eğlence" de diyor. Bu, o kadar sık konuştuğumuz bir şey ki, bunu Kuran'da okuyunca iyice şaşaladık. Sonuçta inan inanma, yaşam o kadar da ciddiye alınacak bir şey olmasa gerek...

Bu hafta EG'nin babasını kaybettik. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın içinde küçücük bir cami varmış. Hiç bilmiyordum. Öylesine güzel bir törendi ki. Arkadaşımla, ailesiyle, babasının kurmayı başardığı aile ile çok gurur duydum. Kardeşliğin, birbirini seven ve bağlı kardeşliğin elbette, ne kadar güzel bir şey olabileceğini gördüm. Onca acısının arasında ne kadar güçlü olabildiğini takdir ettim. Herşeye rağmen içime bir rahatlama duygusu veren bir törendi. Yaşamda başarmamız gereken temel şeyin sevgi ve dostluk olduğunu bana bir kez daha gösteren bir tören. Ve yaşamın bir oyundan daha fazla ciddiye alınmaması gerektiğini de bir kez daha hatırlatan bir tören...

Ajansta artık daha fazla sorumluluğum olacak. Bu, bir yandan sevindirici, bir yandan zorlayıcı ama yaşam böyle işte, insanın karşısına oyalanacak şeyler çıkıyor. Bazen bu tam olarak senin istediğin şeyler olamıyor ama birşeyler oluyor işte... Gelen herşeyi sabırla ve kendine güvenle karşılamak, dürüstçe ve adaletle elinden geleni yapmak gerek sanırım. Olabildiğince... İnsanca duygular ve hormonlar elverdiğince...

Bu haftasonu babama gitmeyi hayal etmiştim. Dün toplantım olduğu için gidemedim. Telefonda konuştuk, "o kadar sıcak ki hava, nefes alamıyorum" diyor. Biraz nefes darlığı çekiyor. Bu, Almanya'ya alışmış ciğerlerinin Türkiye'nin iklimine alışma çabalarındanmış. Kendisini geç bulduğumdan içim cız ediyor. İyi ve sağlıklı olsun istiyorum. EG'nin babasının cenazesinde bunu düşündüm. Onun babası da tam benim babamın olduğu yaştaydı. Tam rahat edecekleri zaman, burayı terkedip gitmesi ne kadar adil? Yaşam ne kadar adil? Bilemiyorum. Tek bildiğim ölümün asla sorgulanamayacak tek son olduğu...

Eniştem de hastanede. Annemin kuzeninin eşi. Bizim ailenin neşesi olan insanlardandır. Güleryüzlü, hoşsohbet... Çocukluğumda benim şu anda olduğum yaştan genç olan bu insanların teker teker bu tip haberlerini almak çok şaşırtıyor beni. Anneannemin yeğeni de rahatsızlanmış, acile kaldırmışlar. Meğer 71 yaşındaymış. Şok oldum annem söyleyince! Amma da çabuk geçmiş zaman. Yine anneannemin bir kuzeni var. O kadar güzel bir kadınmış ki gençliğinde, peşinden koşarmış adamlar. :) Bizim ailenin efsanesidir... Herkes hep anlatmıştır onun güzelliğini. Hatta mühendis diye evlendiği kocasının taksi şoförü çıkması da onun efsanesinin başka bir yanı. :) 60'lı yılları ve insanların ne kadar saf, iletişimin ne kadar az olduğunu hatırlatır bana bu hikaye. O da, dün annemle konuşmuşlar telefonda, "bakamıyorum artık aynalara" demiş. Yaşam işte. Hiç bir şey aynı kalmıyor, güzellik de sana kalmıyor. :)

Özellikle ND ile ikimiz; belki de çalışmaya çok erken başladığımızdan ve herkese göre daha erken emekli olacağımızdan, o kadar çok emeklilik hayali kuruyoruz ki. Kendimize ve birbirimize daha çok zaman ayırmak, daha çok okumak, daha çok gezmek, daha sakin ve zamanı bol bir yaşam sürmek bazen çok çekici geliyor. Sabah kalkar, yavaştan Moda'ya yürürüz diyoruz, gazetelerimizi okuruz, kahvemizi içeriz, kurslara gideriz. Bilmem, yaşlanmanın da kendine göre rahatlatıcı bir yanı olmalı. Henüz bunu hiç hissedemiyorum ama nasıl olsa o da gelecek bir gün...

Bir hafta daha geçti. Eylül geldi. Bugün de havada hafiften bir sonbahar kokusu var. En sevdiğim filmlerden birini 15. kere belki, bir daha koydum, seyrediyorum... Müziklerini çok seviyorum özellikle. Şu anda bitti, yazıları geçiyor, emeği geçenler... Dido'nun "Thank You" adlı şarkısı çalıyor... Sakin bir Pazar daha geçiyor... Bir hafta daha bitiyor... Kalkmalı, bir kahve yapmalı. Gökyüzüne bakmalı. Bir duş almalı... Kitap okumalı... Yaşamalı... Oyun devam ediyor!

30 Ağustos 2007 Perşembe

Şehirden uzaklaşmak...

Şehirden uzaklaşmak ne kadar da iyi geliyor... Hele de iş günüyse... Hele de ajanstan kaçarak, zar zor izin alarak çıkmışsan... Muhteşem bir şey... Bu arada bugünün 30 Ağustos Zafer Bayramı olduğunu unutmuş değilim ama doğrusu bencilce keyfime bakmayı seçtim, yalan yok!

14:00 gibi ajanstan çıktım, motorla yola çıktık, Üsküdar'a, oradan Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Kandilli... Kanlıca'da mola verdik. Kanlıca yoğurdu, bana göre artık hiç eski tadında olmasa da ve oradaki çay bahçesi (tabii yoğurt da satılan çay bahçesi) içindeki insanlar ile birlikte hiç ama hiç aynı olmasa da yine de oturduk, yoğurt yedik, biraz da denize baktık. Ucundan acık çünkü çok çok kalabalıktı.

Oradan ver elini Çubuklu, Paşabahçe, Beykoz... Ara yollardan ve köylerden geçerek kendimizi Anadolu Feneri yoluna attık. Allahım o yol, orada motorla gitmek (arada biraz korktuğum anlar olduğunu itiraf etmeliyim) o kadar muhteşem ki, bir noktaya geliyorsunuz, karşınıza Boğaz'ın Karadeniz çıkışı geliyor... Oradan küçücük Fener kasabasına iniyorsunuz. Manzara muhteşem, hele Fener'in dibindeki minik plaj ve oranın denizi daha da muhteşem. İnsanlar sakin, mutlu, hayat yavaş. Şehrin gürültüsünden uzakta insan büyülenip sanki orada kaybolmak istiyor.

Neyse gerçek hayata dönelim... Fener'den çıktık, Anadolu Kavağı'na. Denizin kenarında minik bir restoran'da, adını da nasıl unuttum; İsmail'in yeri galiba, biraya, son zamanlarda yediğim en güzel midye tava, kalamar tava ve midye dolmayı ekleyerek minik yemeğimizi yedik... Anadolu Kavağı'na giden yol, ağaçlık, hafif virajlı nasıl güzel bir yoldur, oldum olası çok ama çok sevmişimdir. Dönüş yolu da bir o kadar güzeldi ama dönmek değil elbette. Neyse ki motorun en güzel yanı; onlarca yol tamiratına çok da fazla takılmadan, sağdan soldan kaçarak gelmek... Ha, bu arada Vaniköy'de verdiğimiz molayı unutmayalım. 2 köprünün arasındaki bu çay bahçesini de çok severim, yazık ki güneşin batışına kalamadık...

Motoru çok seviyorum, muhteşem bir özgürlük duygusu... Yollar kalabalık, insan dolu ve keşmekeşti. Şehre geri gelmek de hiç güzel değildi ama bütüne bakarsak bugün çok çok güzeldi...
Bizim VD ile 5 saatlik kaçamağımızın kısa öyküsü bu işte...
Yarın yine iş var ama bugün de yanımızda kâr. :)

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Küçük sorunlara çok basit çözümler!!!

Bugünkü Günaydın Gazetesi'nde gerçekten memleketin en önemli sorunlarına değinmişler... Ben de sizlerle paylaşayım dedim, maazallah görmeyen falan olur!

Küçük Sorunlara Çok Basit Çözümler
Her kadının bir derdi vardır. Kimisi şeytan tırnağına takar, kimisi de sivilcelerine. Ama kadınların gözünde büyüttüğü bu sorunların çözümü o kadar basit ki!..

Maskara yüzüme neden dökülür?
Maskara altı haftada kurur. Suya dayanıklı bir maskaranız varsa ve ağzını sıkıca kapatmadıysanız bu süreç daha da hızlı gelişir. İçindeki bu nem kaybı da maskaranın ufak parçalara ayrılmasına neden olur. Ayrıca fırçanın üzerindeki fazla maskarayı sıyırarak kirpiklerinize çabuk çabuk uygularsanız fazlalığı önlemiş olursunuz. Böylelikle kirpiklerinizin üzerindeki fazlalık pullanarak elmacık kemiklerinize dökülmez. (Kafayı yemiş karılar olarak 6 haftada bir gidip maskara alacağız, kendimizi maskara edeceğiz, paramız çok bizim! Tövbe estaaağfurullah...)

Sivilce neden yaraya dönüşür?
Çünkü bir noktada mutlaka sivilcelerinizi sıkmaya çalışıp, cildinizi zedelersiniz. Bu yüzden bunu yapmayı bırakmalısınız. Dermatologlar; sivilceyi zedeledikten sonra, yüzünüzde yara oluşumuna sebep olabileceğinden dolayı, kabuğuyla oynamaktan kaçınmanızı tavsiye ediyor. Bunun yerine günde üç kez kabuğun üzerine antibakteriyel bir merhem sürmelisiniz. Kabuğu yumuşatmak daha çabuk düşmesini sağlayacaktır. Böylece yandaki gibi temiz bir cildiniz olur. (Fotoğrafı da koymadım artık, çüş! Ne iğrenç bir açıklama yahu!)

Şeytan tırnağının çaresi var mı?
Bir şeytan tırnağınız oluşursa onu dikkatlice kesin. Böylelikle onu koparmaya yeltenmezsiniz. Daha sonra üzerine bakterileri öldürmesi ve derinizi nemlendirmesi için antibiyotik sürün. Çıkmalarını engellemek için ise ölü derinize nemlendiricili bir kremle masaj yaparak, haftada bir onları geriye doğru itebilirsiniz. (Manyaksınız siz, yapacak işiniz gücünüz yok, buna mesai harcıyorsunuz!)

Kirlenen saç nasıl daha güzel kokar?
Saçlarınızı yıkamaya fırsatınız yoksa ve saçlarınızın koktuğunu düşünüyorsanız, bunun da bir çözümü var. Herhangi bir koku zerreciğini saçınızdan atmak için birkaç dakikalığına fön tutmanız yeterli olacaktır. Daha sonra saçınıza hafif bir parfüm ya da bir saç kokusu sıkabilirsiniz. (Leş bir insansınız siz! Ankaralıları tenzih ederim tabii.)

Allah hepimize akıl fikir versin ne diyeyim!

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Hükümet Çalışıyor...

Bakın olayı tek ciddiye alan Hükümet Sözcümüz VD oldu. Tabii kendisi aslında Kadın, Aile ve Çocuktan Sorumlu Devlet Bakanı. Buyrun programı ile ilgili fikirleri:

- Çocukları aile yanında yetişmekten kurtaracağım... Çocuklar mutluluk adası adını verdiğim trollerde bilinçli pedagoglar eşliğinde büyüyecek... Kimse onlara saat 19:00'da evde ol, bu yemeği yemezsen sofradan kalkamazsın, arkadaşında kalmak yok, oraları karıştırma demeyecek... Çocuklar daha 7 yaşından itibaren küresel ısınmayı, mevsimlik ibnelikleri, futbolun afyon olduğunu ogrenecek...

- Çocuk mülkiyeti kalkacak, doğum yapmak 10 yıl süreyle yasaklanacak, bu süre içinde milletvekili, avukat, doktor, mühendis, el bombası olacak değil adam olacak çocuklar yetiştirilecek...

- Bütün çocuklar dört dini, diğer temel felsefe öğretileri ve dinsizliği aynı anda öğrenecekleri bir eğitim ve inanç programından geçirilecek... Çocuk mahkemelerinin yargıçları yine çocuklar olacak, çocuktur çocuk lafı tarihe karışacak...

- Kadınlara 4 koca alma hakkı getirilecek, duygusal ve cinsel performansı yetersiz erkek anında boşanabilecek... Erkeklerin trafiğe çıkması yasaklanacak... Turkcell Süper Lig yasaklanacak yerine ağdalı kadın ligi başlayacak... Mafya kadınların eline geçecek, böylece sokak ortasında kurşunlanmak yerine sokak ortası cırmalamaları olacak...

- Aile reisi kadın olacak, kadınlara özel bilimsel çalışmalar yapılacak, kodu mu oturtan gücünün kadınlara geçmesi için erkeklerin et yemesi yasaklanacak... Pırasayı erkekler, Kobe danasını kadınlar yiyecek...

- Erkek genelevleri kurulacak, bu genelevlerde erkek çimdiklemek yasalara uygun olacak... Vizite 1 lira olacak...

- At avrat silah atasözü, kaş kirpik ağda olarak değişecek...

- Ataerkil toplum yapısını oluşturan bütün değerler birer birer yıkılacak, bereket tanrısı kaldırılarak her eve bir kybele heykeli konulacak... Erkek tanrı anlayışından dişi tanrı anlayışına geçilecek...

- Erkeklere o güne kadar yaptıkları için 3 gün süreyle su ve şefkat verilmeyecek... Kadınların senede 20 gün baş ağrısı izni olacak...

Ne diyeyim, Türkiye cennet olacak. En azından kadınlar ve çocuklar için :))

26 Ağustos 2007 Pazar

Hükümeti ben kurmalıyım!..

Evet. İddia ediyorum. Hükümeti ben kurmalıyım. Kendim için birşey istiyorsam da namerdim. Gerçekten bak! Ama ben başbakan, seçtiğim kişiler de kabine olursa (hatta cumhurbaşkanı da var kafamda) o zaman bu memleket kurtulur. Bu kadar eminim kendimden...

Şimdi kabineyi açıklıyorum: Buradan kendilerine de çağrı yapıyorum. Herkes bana programını, hedeflerini yazacak, ben de buradan yayınlayacağım. Çok da ciddiyim, bak bu meseleyi ciddiye alın tamam mı? Güleni yolarım!

Cumhurbaşkanı: Annem; bu görevi ondan daha fazla hakkıyla yapabilecek bir insan tanımıyorum gerçekten. Topunu atar diğer ülkelerin, anayasanın, protokolün. Ona çok güveniyorum bu görev için.

Başbakan: Bendeniz. Gayet planlı, programlı ve onurlu bir başbakan olacağıma söz veriyorum. Mal varlığımı da açıklayayım: Hiç bir şey. İki dönem sonunda hiç bir şey olarak kalmazsa da asın beni. Yemin ederim, mutlu ölürüm, "ulan hakettim ben bunu, şerefsizmişim" diyerek...

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı: Teyzem DK. Beni, ben müsait değilken de en iyi temsil edecek kişi olacaktır. Üstelik diğer bakanları da idare edebilecek yönetim yeteneği kendisinde fazlasıyla var. Memleketin bana göre en önemli 3 sorunu olan; adalet, milli eğitim ve maliye bakanlıkları da direkt kendisine bağlı olacak. O da bana tabii. :)

Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı: BS. Yemin ederim kendi parasıymış gibi idare eder hazineyi. Kime ne gerekiyorsa o kadar, yok öyle devletin parasını çarçur etmek. Herkes üzerine düşen vergiyi ödesin bak nasıl artıya geçiyor hazine. Basamaklı vergi sistemi getireceğiz. Bütün vergi memurları, kontrolör ve tahsilatçılarının maaşlarını da 7.000 lira yapacağız, bugünün parası ile. 5 yılda bütün faiz borçlarımızı da öderiz. IMF'nin kıçına da bir tekme atarız. Güle güle!

Hükümet Sözcüsü ve Kadın, Çocuk ve Aileden Sorumlu Bakan: VD. Objektif ve insalcıl bir bakış açısıyla bu görevi hakkıyla yapacağından hiç şüphem yok. Zaten bu bakanlığın adı aslında "Toplumsal İlişkiler Bakanlığı" olmalı bana kalsa ama şu meseleleri halledelim de önce. Öyle inşallah... Kendisini aynı zamanda "Hükümet Sözcüsü" olarak da atıyorum. Çünkü yerli yabancı gazetecilerin saçma sapan sorularına en güzel cevapları kendisinin vereceğinden hiç şüphem yok! :)

Adalet Bakanı: SY. Annemin arkadaşı ve Türkiye'nin en iyi avukatlarından. Düşüncenin suç olmadığı, saçma sapan 5 kuruşluk tazminatların olmadığı, adil ve hızlı bir yargılama sisteminin oturtulması konusunda çok başarılı olacağına inanıyorum. Yargıç ve savcıların eğitimi, çok yüksek yaşam standartlarına kavuşması, açık çek maaş almaları, tüm yasaların yeniden gözden geçirilip düzenlenmesi, insan mutluluğuna ve suçu minimuma indirmeye dayalı bir sistem hayal ediyorum. Suçtan delile değil, delilden suça ulaşılan, son teknolojinin kullanıldığı bir sistem. Davaların bir kaç hafta içinde tamamlandığı bir sistem.

Dışişleri Bakanı: ES. Sadece 3 yabancı dil bildiği için değil, hem uluslararası politikada uzlaşmacı ama onurlu bir yol çizebileceğine güvendiğim, hem de kültürüne, görgüsüne, bilgisine kefil olabileceğim için.

Milli Eğitim Bakanı: ND. Fikirleri, adil bakış açısı ve anlayışı ile bence yeni nesillerin hakettikleri eğitimi almasında en iyi çözümleri geliştirecektir. Hem zarif, hem de demir bir lady olacağından hiç şüphem yok. Bütün öğretmenleri özel eğitime tabii tutacağız, maaşlarını mutlu yaşayacak seviyeye getireceğiz, yaşam standartlarını yükselteceğiz. En küçük köye kadar fırsat eşitliğine dayalı bir eğitim sistemi getireceğiz. Mesleki eğitime ağırlık vereceğiz. Araştırmacı, analiz yapan, sorgulayan bir eğitim olacak. Sınıflarda en fazla 20 kişi olacak. Gerekirse memleketin en önemli kaynakları buraya akıtılacak. Din gibi, müzik gibi, resim gibi göreceli ve şahsi konularda zorunlu eğitim olmayacak. İsteyen bunları seçmeli ders olarak alabilecek... Ve daha binlerce şey tabii.

Milli Savunma Bakanı: AA. Dayımdan daha iyi bu işi yüretibilecek adam olamaz. Tecrübeyse tecrübe, zekaysa zeka. PKK falan, 6 aya kadar tepeler hepsini. Biter gider o iş. Askerliğin daha profesyonel olarak, daha teknolojik olarak yapılan ve sadece "ha, ha!" demeye dayalı birşey olmamasını, öldürmek değil, savunmak için yapılmasını sağlayacağını düşünüyorum. Bir de işinde gücünde olan insanların zorla hayatlarından zaman çalarak asker yapılmasının engellenmesi de önemli tabii...

Maliye Bakanı: HG. Ona da bu görevde çok güveniyorum. BS ile çalışmaya ne der bilmiyorum ama aynı tarafta çalışınca çok başarılı olacaklarını biliyorum. HG çok başarılıdır bu konuda, Ali'ninki Veli'ye, Veli'ninki Mehmet'e. :) 2 seneye kadar düzlüğe çıkarız yemin ederim.

İçişleri Bakanı: GG. 3 aya kalmaz asayiş berkemal olmazsa hiç bir şey bilmiyorum. Muma çevirir herkesi. Cezaevleri öyle sıkılaşır ki yemin ederim kimse suç işlemek istemez. :) Polisin eğitim ve kültür düzeyini artırmak için büyük bir seferberlik başlatılması, hümanist ve adil bir sistem kurulması için Hazine desteğinin maksimuma çıkarılması ve bu insanların yüksek bir yaşam standartına kavuşturulması için çalışacak bir bakanlık olacak burası.

Bayındırlık ve İskan Bakanı: HS. Sadece mühendis olduğu için değil tabii. Hem çalışkanlığı ile hem de bu işteki bilgisi ile bence bu görevi hakkıyla yapacak kişidir. Burada yapılacak öylesine çok iş ve o kadar komplike projeler var ki. Gecekondulaşmanın tamamen engellenmesini, o insanların insanca yaşanan özel siteler yapılarak oralara yerleştirilmesi, yeşil alanların arttırılmasını mı diyeyim, devlet arazilerinin mide bulandıracak şekilde dağıtıldığı yerlerden geri alınmasını mı?

Sağlık Bakanı: NÖ. Evet bu onun alanı. Ama sadece bu yüzden değil insana değer verdiği için onu bu göreve atıyorum. Herkesin eşit muamele gördüğü, insana insan gibi davranıldığı hastaneler, mutlu doktor, hemşire, hastabakıcılar ve son teknoloji. En ücra yerlere kadar herkesin aynı hizmeti alabildiği bir sistem yaratacağız el birliği ile.

Ulaştırma Bakanı: MAY. Karayollarının hakimiyeti kalkacak bir kere. Demiryolu yapılacak, metro yapılacak, hava taşımacılığı yaygınlaşacak. Ulaştırmanın insan taşımak da demek olduğunu yeniden hatırlatacak çözümler geliştireceğiz. Her konuda temel felsefemiz "insan mutluluğu". Sal kamyonları sokağa, tıkıştır insanları minibüslere, yok öyle yağma...

Tarım ve Köyişleri Bakanı: OS. Buraya Osmanlıca Hocamı uygun gördüm. Kendisi ne der bilemem ama bu görevin altından hakkıyla kalkacağından eminim. Tarihçi olmanın da artılarını kullanacaktır mutlaka. Şu ağalık sistemini ortadan kaldıracak, toprak reformu yapacak, tarım yapana hakkını vereceğiz ve mutlaka ve mutlaka insan sağlığını önemseyen, son teknolojiyi devreye sokacağız.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: SG. Kendisi teyzem olur. İnsanca bir çalışma sistemi ve emeklilik sistemi konusunda kendisine çok güveniyorum. Zaten maliye bakanlığının sisteminin iyi işlemesi ile bu konularda çok büyük gelişme kaydedeceğiz. Kimsenin utanmaz bir şekilde sahtekarlık yapmasına, işverenlerin SSK'dan para kaçırmasına, insanların ölen babasının maaşını almasına da gerek kalmayacak kadar adaletli ve insanca bir sistem olacak.

Sanayi ve Ticaret Bakanı: Buraya benim eski başkan yardımcım TE'yi uygun gördüm. Hem kafasının ticarete inanılmaz yatkın olduğunu bildiğimden hem de yaratıcı ve gerçekçi çözümler üretebileceğinden. Bir kere ülkenin her yerine sanayileşmeyi yayacağız, yok öyle ülkenin en verimli topraklarına hoop fabrika kondurmak. Çorak yerlere fabrika, verimli topraklara tarım, orman vs.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: İşte zurnanın zırt dediği yer. HU. Bu bakanlık, Türkiye'nin elinde olan ama millete peşkeş çekilen, üzeri kapatılan, iyi değerlendirilemeyen tüm kaynaklarını ne pahasına olursa olsun devreye sokacağı gibi komşularımızla da onurlu bir ilişki içerisinde kaynaklarımızı eşit paylaşmamızı sağlayacak.

Kültür Bakanı: MH. Bu da en önemli bakanlıklardan biri bana kalırsa. Sadece öz kültür değerlerimizin bunca yozlaşmasına acilen bir son verilmesi değil, toplumsal gerilememizin en önemli sebeplerinden birinin kendi kültürümüze yabancılaşmamız olması. MH'nin terazi adaleti ile hem batılı anlamda çağdaşlaşmaya giden yolu çizecek çözümler üreteceğine hem de öz kültür değerlerimizle barışmamız yolunda adımlar atacağına güveniyorum.

Turizm Bakanı: Bence kültür bakanlığı ile birlikte çalışamayacak kadar önemli bir bakanlık. O kadar çok yapabileceğimiz şey var ki. Bürokrasiyi azaltarak, kaynaklarımızı doğru kullanarak, sadece denizi güneşi değil, elimizdeki muhteşem cephaneyi doğru yerlere aktararak dünyada en fazla turizm geliri elde eden ülke olmamız işten bile değil. Bu göreve EE'yi uygun gördüm. Hem bu konudaki bilgisi ile hem kültürü ile bence çok başarılı olacaktır. Büyük kampanyalar yapacağız hem de çok büyük...

Çevre ve Orman Bakanı: MG. Kendisi eniştem olur. Konuyla direkt ilgisi olmamasına rağmen, araştırmacı kişiliğiyle, sakinliği ile konuya hemen hakim olacağına, çalışmak için doğru insanları seçeceğine ve acil sorunlara başarılı çözümler üreteceğine inanıyorum. Yakında çöl olacağımızı göz önünde bulundurursak en büyük sorumluluklardan birini de kendisine yükledim, vallahi kolay gelsin, ne diyeyim...

Kabine hep benim seçtiğim insanlar olunca tabii akrabalar, arkadaşlar oldu. Kadrolaşma dedikleri böyle oluyor sanırım. Ama ne yaparsın, kaçınılmaz. Güvendiğim insanlarla çalışmak istiyorum, ben de haklıyım. Haydi bakalım, projeleri bekliyorum. Göreve ben adayım diyen başkaları olursa da açığım, gerekirse kadro değişiklikleri yaparız. :) Kim daha heyecanla, canla başla çalışacaksa o gelsin valla, bilemiyorum...

Gezentinin Allahı...

Annemin yanına taşındığımdan beri gezentinin allahı oldum. Eskiden insanlar yalvarırdı gel diye, şuraya gidelim, bunu yapalım, yok, ben mümkün değil evden çıkmazdım. Şimdi de kendimi sokaklara atmış durumdayım... İyi ki Cuma akşamı iş çoktu, çok geç çıktım ajanstan yoksa kesin yine takılırdım bir yerlere...

Ama dün akşamı boş geçmedik tabii. :) Ne yapacağım evde? Gerçi ND'yi çok ikna etmeye çalıştım, bak bana gel, annem de yok bu gece, balkon süper, mehtap muhteşem, üstelik MD ailesinin yanına gitti Didim'e, yani komple bekarız! Ama yok, bana mısın demedi. :) Ama haklı, diyecek lafım yok, bütün gün dükkanda, bir de 21:00'da çık, kalk gel Göztepe'ye, sahiden zor... ŞE tatilde, yazlıkta, Silivri'de. O yüzden o yoktu dün akşam... EE de gündüz annesinin zoru ile bir yere gitmiş, Cuma akşamı da dışarıda olunca; perişanım paramparça diye mızmızlandı ama biz yemedik tabii... :) Neyse dün bütün günü Facebook'ta fotoğraf albümü yapmakla geçirdim, itiraf ediyorum. İnsan bütün hafta o kadar yoğun çalışınca, sanırım kafayı boşaltacak bir şeyler arıyor. Bu da çok iyi geldi. External diskimdeki bütün fotoğrafları kurcalayıp, en sevdiklerimi oraya koydum, hepsine tek tek yazı yazdım derken, ooo, saatler geçmiş. Bir baktım akşamüstü olmuş, hava nasıl sıcak, aptala dönmüşüm, bir de notebook'un altı da yanıyor. Herneyse, niye bu kadar uzattım lafı bilemiyorum ama, attım kendimi duşa, oradan da Kadıköy'e... 20:30 civarı dükkandaydım. ND'nin İddia mağazasında yani. :)

Ya, bu iddiacılar çok komik insanlar. Ben bu kumar meselesinin bu kadar ciddiye alınmasını sahiden çok komik buluyorum. Hayat memat meselesi gibi davranıyorlar. Aman davransınlar tabii, arkadaşım da para kazansın, lafım yok da... Ne bileyim? :) Komik işte. Dükkanlarda bilgisayar ekranlarında maçlar sürekli geçiyor, insanlar geliyor soruyor, sonra kupon yapıyorlar, hop makineye sokuyorsun, aa maç başlamış mesela, nasıl bozuluyorlar görmeye değer. :)) Ama NÖ dün bir kupon yaptı, 4 maç ve tutturdu vallahi. 777 lira aldı hem de. Allah bereket versin de hiç bana göre değil bu işler. Ben de sayısal oynadım, ND'nin dükkanına her gidişimde oynarım zaten. 2 liralık bir kupon, sonuç sıfır ama olsun, bir gün bana çıkacak... :)))

21:00'de dükkanı kapattık, alarm da bir acaip ki, kurduktan sonra 40 sn içinde dükkanı terk etmen gerekiyor, yoksa maazallah ortalık ayağa kalkabilir. :) Bayağı stresli bir iş haa, koş koş kapıyı kapat, anahtarlar kilitle, demiri tak falan. :)) İkimiz de açız... Önce Kırıntı'ya gidip bir şeyler mi yesek diye konuştuk ama aslında kararımız da Moda İskelesi'ne gitmek çünkü mehtap süper ve tam denizin kenarında oturup bira ve bira tabağı söyleyeceğiz. Bira tabağı süper; içinde elma dilimli patates, minik köfteler, minik sosisler ve yine minicik sigara börekleri var. Bayılıyorum ben ona. Tavsiye ederim yani. Ve fakat bir gittik; Moda İskelesi tıklım tıklım. Hiç boş masa olmadığı gibi, garsona "kalkacak masanız var mı? diye nazikçe bir soru yöneltince "yok!" cevabı alıyorsun, müdanaa da yok yani. O yüzden vazgeçtik. Baktık, Koço çekici geldi, yer yoktur dedik, Cibalikapı Balıkçısı da iyi olabilir, bahçe falan ama sonra dedik bir şansımızı deneyelim. Ben, mehtap seyretme derdindeyim ya. :)) Neyse girdik, ben gayet kendimden emin koşa koşa girdim içeri masa bakınıyorum... Yaşlı, zayıfcacık ama deneyimli olduğu her halinden belli şef geldi yanıma "karadenizli misiniz?" dedi. "aaa niye" dedim "burnum yüzünden mi?" "yok canım" dedi, "çok cesursunuz da..." :)) Bu da böyle ileride gülünecek bir anektod olarak katıldı hayatımıza... Herneyse, setüstünde bir masa bulduk. Yerleştik. Bir küçük rakı, kavun, peynir, salata ve bir tane levrek söyledik. Süper menü vallahi. Bunu da tavsiye ederim. Tam iki kişilik ve mezelerle doymayıp, balığın da tadını çıkarabiliyor insan... Sonra EE'yi tacize giriştik, gel de gel diye... Dayanamadı tabii... Ama dedi ki "ancak yarım saat, bir saat kalabilirim, ona göre"... Ama biz yer miyiz? :)) Koço'dan neredeyse en son biz çıktık. Artık hesabı getirdiler, gidin diye. :) Sonra da EE'nin kardeşi EE (e haliyle!) ve arkadaşları Peron'daymış, oraya da uğradık, cila niyetine birer bira içtik... Saat 02:30'da da kalkalım dedik artık, ayıp. :)

Aaa, daha bitmedi. Bu sabah 10:00'da NÖ'nün telefonu ile uyandım. O ve SK (kız arkadaşı) ile brunch'a gitmek için sözleşmiştik... Kalktık, Kanlıca'ya Lacivert'e gittik. Allahım hava ne kadar sıcaktı, doğru dürüst yer de yoktu deniz kenarında. Biz banka, finans, reklamcılık, NÖ ile benim her zamanki eski komik maceralarımızın muhabbetine dalmışken etrafımızda koşturan çocukların da haddi hesabı yoktu. Büfe de zayıftı bana kalırsa. Ama deniz çok güzeldi bak, ona lafım yok. Yine de sevmiyorum artık bu muhabbeti. Sanki karavana, sanki görev yapıyormuşuz gibi kahvaltı etmeyi. Yok bir daha istemiyorum brunch mrunch. :))

Bu kadar gezentilik yeter, şimdi evdeyim... Yarın yeni bir hafta. Üstelik blog'a yazacak önemli bir konum var. :) Ona girişmem gerek. Memleket meselesi çünkü. :))

23 Ağustos 2007 Perşembe

"Mutluyum" diyen olsa kafamı kıracağım 2...

Herkes mutsuz. Hepimiz mutsuzuz. Zengini, fakiri, güzeli, çirkini, genci, yaşlısı. Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre; teknolojik gelişmelerle gittikçe daha modern bir yaşama kavuşan insanlar 20 yıl öncesine göre çok daha mutsuzmuş. Ne kadar doğru. 20 yıl önce ne kadar da mutluymuşuz. Neşemiz yerindeymiş.

Oysa ihtilalin ilk yıllarıydı. Çok mutsuz olmamız gerekiyordu. Evdeki bazı kitapları gizli yerlere sakladığımız, aileden birilerinin ölümünün taze, uzak akraba bile olsa tanıdık birilerinin mutlaka hapiste olduğu yıllardı. Ülkenin geleceği belirsiz, herşey aşırı derecede durgundu. Yanılmıyorsam Dallas krizini yeni geçirmiştik. Televizyonda 2. kanal bile başlamamıştı. Videoları olmuştu bazılarımızın. Deli gibi videolar kiralayıp sabahlara kadar seyredip mor gözlerle dolaşıyorduk. Hala adalara gidip denize girebiliyor, hala evde mantı yapıyor, hala elde kazak örüyor, hala soba yakıyor, hala arada sırada hamama gidiyorduk. Mektup yazıyor, kart atıyorduk. Elektrikler hala kesiliyor, telefon orta sınıfa yeni bağlanıyordu. Bağlanan telefonlar da çoğunlukla 1970'li yılların başında başvurulmuş telefonlardı. Bilgisayar kişiselleşmemiş, sözcük olarak bile inanılmazlığını koruyor, bazı bankalarda hala facit makineleri kullanılıyor, cep telefonu "Uzay Yolu"ndaki acaip telsiz kol saati karışımı ütopya olarak görülüyordu. Ve biz lise günlerini, belki de yaşamımızın bir daha asla geri gelmeyecek en güzel yıllarını yaşıyor, çok aşık oluyor, çabuk unutuyorduk. Vay be, ne günlerdi. Güzel günlerdi.

İçimizde hep derin bir boşluk duygusu var. Kimi görseniz, kiminle konuşsanız tam olarak sebebini bilemediği bir nedenle mutsuz. Herşeyimiz var. Her türlü elektronik alet. 2'şer televizyon, dvd player, cep telefonları, bilgisayarlarımız, her tür mobilyamız var. En fakirimizin bile pek bir şeyden geri kalır yanı yok.

Ama içimizde derin bir boşluk. Bir eksiklik duygusu. Akşam yatınca uyuyamıyor, sabah kalkamıyoruz. İş tatmin etmiyor, sevdiğimiz biri varsa yetmiyor, para zaten hep problem. Ne oldu bize? Neşemize ne oldu? Yaz gecelerine ne oldu? Deli gibi kar yağan kışlar nereye kayboldular? Bahar çiçekleri bile bozuldu. Şimdilerde sokaklardaki fidanlara yapay çiçekler takıyorlar. Özlemden mi? Görgüsüzlükten mi? Birinin parlak bir fikri mi? Bilinmez. Tutunacak bir şeyler arıyoruz. Spor yapıyoruz. Reiki alıyoruz. Terapistlere koşuyoruz. Akupunktur, ayurveda, masajlar falan filan. Yeni bir yaşamımız var. Yeni değerlerimiz.

Hep geçmişi arıyor gözlerimiz. Çocukluğumuzu anlatırken, lise günlerini anlatırken, üniversite maceralarını konuşurken parlıyorlar sadece. Bugünden hiç birimiz mutlu değiliz. Erkekler kadınlaşırken, kadınlar erkekleşiyor. Mahalle gençleri, köşebaşı sohbetleri, bahçeler, ağaçlar, komşuluklar kayboldukça, herkes birey olmanın farkına vardıkça, duygu paylaşımları sanal ortama taşındıkça, cinsiyetler de kayboluyor adeta. Erkekler cilt bakımı yapıyor, kadınlar traş makinesi kullanıyor! Kadınlar iş hayatını daha çok önemsiyor, erkekler artık kendilerini kadınlardan sorumlu hissetmiyor. Kısacası herkes kendi hayatına bakıyor. Evlilik anlamını yitirirken, çocuklar artık boşanmalardan yara almadan kurtuluyor. Çünkü sınıflarındaki çocukların yarısından fazlası boşanmış ebeveynlere sahip. Zina yasaklansın mı yasaklanmasın mı tartışmaları sürerken evli insanların sevgililerinin olması artık doğal karşılanıyor. Herkes kendinden sorumlu. Herkes kendine hesap veriyor.

İstediğimiz buydu. Evet tam da buydu. Çalışalım, kendi paramızı kazanalım. Kimse kimseye karışmasın. Her türlü teknoloji yaşamımızı kolaylaştırsın. Kimse kimseyi yargılamasın. Güzel!Peki eksik olan ne? Fiziksel olarak herşey varken, duygularımızı mı yitiriyoruz yoksa? Nerede yanlış yaptık? Nerede hesap hatası? Hiç birimiz çözemiyoruz. Eksik ve mutsuz, tanımlanamayan iç sıkıntımızla... Gidiyoruz, geliyoruz... Gidiyoruz, geliyoruz... Gidiyoruz, geliyoruz...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Hayata döndüm...

Evet sonunda hayata döndüm... Bu 3 gün çoook uzun zamandır yaşamadığım kadar yoğun ve stresli bir 3 gün oldu ama sonu iyi bitti. O yüzden rahatım şu anda. :)

Yeni bir bilgisayar aldım. Evet. Son zamanlarda kendime yaptığım en güzel şey olan bilgisayarım HP Pavillion dv6000 modeli. 2 gb RAM ve 160 gb da diski var. Çüş! dediğinizi duyar gibiyim. :) Haklısınız ama AMD işlemci olduğu için fiyatı çok iyiydi. Ben de abarttım biraz ama pişman olduğumu da söyleyemeyeceğim. Tabii bu son günlerin yoğunluğundan kendisine de yeterince zaman ayıramadım, üzülmüştür garibim ama daha çok şeyler yazacağız birlikte. :) Bu arada Microsoft Office'in kopyalamalara karşı ortaya çıkardığı yeni yöntemleri de keşfediyorum. Artık Microsoft Office satın aldığında CD vermiyorlar. Makineye daha önceden program yüklenmiş oluyor, sen programı satın alınca onu aktive ediyorsun. Yalnız benim makineme (satış temsilcisi yüklü olduğunu söylediği halde) önceden yüklemedikleri için 4 saat uğraşıp bir de deneme sürümü yükledim. Sonra aktive etmeye kalktığımda da şifreyi kabul etmedi. Dün gece 2'ye kadar onunla uğraştım ama başaramadım. Gold Bilgisayar'daki satış temsilcisine selamlarımı ileteyim buradan. Neyse bir şekilde hallolur. Ama artık kopya program kullanmak biraz olanaksız hale gelecek galiba, ben aldığım programı başka bir bilgisayarda aktive edemiyorum. Belki artık fiyatları da düşürürler biraz. Programlar gerçekten çok çok pahalı.

Kızlarla günlerdir görüşemedik. Hepimiz bu durumdan şikayetçiyiz. Bu akşam biraz umutluyduk ama bu akşam da ND ve MD'nin evlilik yıldönümleri. 3. yılları bitti. Nice yıllara diyeyim buradan da, sizi seviyorum çok canlarım benim. ŞE tatilde, Silivri'de. EE ile biz de (genelde benzer şeyleri yaşadığımızdan olacak) bedbaht geçen 2 günden sonra çok daha iyi olduğumuzu konuştuk az önce.

Ajans keyifli. Yeni arkadaşlıklar da başlıyor yavaş yavaş. Diğer direktör arkadaşım MM (adı da bir hoş) çok şeker bir insan. Kaynaştık şimdiden. Dünyada gördüğüm en zayıf ama en güzel kadın bu arada. :) 2 bacağı benim 1 bacağım kadar diyebilirim. Üstelik ben de bayağı kilo verdim, normal halime döndüm. O sigarayı bırakma macerasından sonra aldığım 8 kiloyu verdim en azından. :) Sonra kreatif direktör arkadaşım var FS. O da eski Y&R'lı. Çok cool ve düzgün bir adam. Patronlar zaten süper adamlar. Onların varlığından daha çok faydalanmamız gerek tabii. Ekip de hep düzgün insanlar. Ajansın en önemli artısı bence herkesin "iyi" insan olması. Sorunlar her yerde var ama insanlar iyi olunca sorunlar küçülüyor sanki. İş çok ama ben ajanstan mutluyum. İş zaten çok, hep çok, hep çok acil, her yerde de böyle. :)

Haftasonu Çorlu'ya gittik. Kuzenimin doğum günüydü. Oradan hormonsuz, tarlada kendi kendine yetişmiş karpuz getirdik. Çocukluğumun karpuzları gibi kocaman çekirdekliler. O kadar muhteşem ki, yedim karnım kocaman oldu. :) Ne kadar da tadı güzel doğal sebze ve meyvelerin. İnsanın alışveriş yapmak için sürekli şehirlerarası yolculuk yapası geliyor.

Şimdi balkona çıkacağım, ayaklarımı uzatıp yarım ayı seyredeceğim. Dün gece ay denize muhteşem yansıyordu, büyük EE buradaydı. Onun ay manyaklığı malum; sonradan ay sapsarı, en son da turuncu oldu. Olağanüstüydü. Bu akşam da aynı güzelliği görmek, tadını çıkarmak gerek... Çekeyim kürekleri rüzgara karşı...

19 Ağustos 2007 Pazar

Güçlü Kadınlar...

Bu yazı benim değil, Aylin Kotil Sarıgül'ün bir yazısı, hatta oldukça da eski. Çoğunluk okumuştur belki de. Eski dosyalarımı karıştırırken buldum, bir kez daha hoşuma gitti, koyayım dedim günlüğe...

Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü…

Aşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın. Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.

Sonra bir dosttan, eşten ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış. Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır. Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler ama bu erkeğin hoşuna gider çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır. Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.

18 Ağustos 2007 Cumartesi

Bir insanı niye seversin?

Bilmem...

Kara kaşı kara gözü için mi?.. Güzel diye mi yani düpedüz?..
Sana ilgi gösterdiği için mi?.. Sana ilgi göstermediği için mi yoksa? Hani kaçan kovalanıyor ya!..
Sana çok iyi davrandığı için? Ya da tam tersi kötü davrandığı için? Hani hırs yapar ya insan...
İşine geldiği için olabilir mi? Sana hediyeler aldığı için, zengin olduğu için desene şuna?!..
İyi bir insan olduğu için, akıllı bir insan olduğu için, fedakar bir insan olduğu için, esprili bir insan olduğu için, arkadaşların da onu çok sevdiği için vs. vs. vs...

Düşünüyorum, bunların hepsi ya da hiç biri olabilir.
Bazen hiç bir neden olmayabilir...
Bazen sadece o olduğu içindir...
Sadece söylenen bir iki söz tetiklemiştir... Sadece bir an.
Öyle kısa bir an ki; içilen bir kadeh içki, birlikte seyredilen gökyüzü, deniz kenarında içilen bir çay, onu bir şey yaparken seyretmek, ilk tanıştığın andaki o duygu, zor bir an, zorlu bir işi birlikte kotarmak, telefonda içten söylenen bir günaydın gibi onlarca örnek başlangıcı olabilir derinden hissedilecek bir sevginin...
Kredi baştan yüklenmiştir. Bundan sonra iyi kötü hiçbir şey o sevgiden vazgeçirmez insanı. Onlarca kazık yesen, onlarca kere hayal kırıklığına uğrasan, onlarca kere kırılsan, bağıra çağıra kavga etsen, bir an gelip nefret ettiğini düşünsen yine seversin, sevmeden duramazsın...

Neden aramazsın, nasılı yoktur. Sebepler bir çoktur ama aslında yoktur.

Türbanlı Latife...

Yılmaz Özdil'in bugünkü yazısı yine, çoğu zaman olduğu gibi duygularıma tercüman olmuş, buraya koymadan edemedim.

Türbanlı Latife...

LATİFE Hanım ile Hayrünnisa Hanım’ı birbirlerine benzetiyorlar.
Benzetsinler de...
Allah korusun.
Sonları benzemesin!
Çünkü her yaptığını yapacaklarsa Gazi’nin...
Çankaya’ya çıktıktan iki yıl sonra boşaması gerekiyor Abdullah Bey’in, eşini...
O boşamıştı.
Niye boşamıştı derseniz...
Latife’nin babası söylemişti:"Bu kız kendisinin cumhurbaşkanı eşi olduğunu unutmuyor ama, eşinin cumhurbaşkanı olduğunu unutuyor!"
Yani?
Oturduğun koltuğun, oturma odası koltuğu olmadığını; "devlet için" ne manaya geldiğini unutmamak lazım...
Mesele budur.
Ve, aslında şudur...
Niye yaptı Şapka Devrimi’ni?
Batı tarzı giyim kuşam için.
Ama daha önemlisi...
Sokağa baktığında "kim devrimden yana, kim değil, devrime destek artıyor mu, azalıyor mu" ilk bakışta görebilmek için...
Şak diye görüyordu.
Aksini iddia ediyorlar ama...
Türban da böyle bir şeydir.
Sokağa baktığında "kim yana, kim değil" ilk bakışta görüyorsun...
Şak diye.
Örnek mi vereyim?
Vereyim...
Mesela, dünkü Hürriyet’in ekonomi sayfasında vardı...
Uzmanlığı "kadın" olan, ünlü kozmetik markası Oriflame’in Ceo’su Magnus Brannström, ne demiş?
"Kadınlar seçimden önce de kadındı, seçimden sonra da kadın... Makyaj yapmaya devam ediyorlar. Ama Türkiye ve Endonezya’da daha çok kadın kapanmaya başladı. Başını örten sayısı artıyor. Böyle bir trend var... Bu durumu, havalimanından şehre girerken görmek mümkün."
Neymiş türban?
Trend.
Nereye benzemişiz?
Endonezya’ya.
Nasıl görmüş?
Şak diye.
Bu çerçevede...
Abdullah Gül, Çankaya’ya çıkarsa, Türkiye yine cumhuriyet olur mu? Olur.
Ama Atatürk’ün devrim cumhuriyeti değil...
Başka olur.

17 Ağustos 2007 Cuma

Cuma akşamları...

Cuma akşamlarının kendine has bir büyüsü var. Lisedeyken çok daha güzeldi tabii ama çalışma hayatında olunca da ayrı bir keyfi oluyor. Cuma genelde; hele de bizim gibi reklamcılar için kabus bir gün. Mutlaka haftasonuna yetiştirilecek ilanlar, müşterinin haftasonu basılı olmasını istediği bir kartvizit, en geç Pazartesi sunulması gereken bir iş olduğu için Cumalar stres yüklü, koşturmacalı ve bol bağrışmalı günler oluyor. Ama akşam bu saatler olunca da, o telaş neredeyse bitmiş, ajansa tatlı bir yorgunluk çökmüş, çoğunluk bir sigara yakmış bir köşede sohbete dalmış oluyor.

Cuma akşamları arkadaşlarla buluşmak hatta bir iki duble rakı da güzel, yok ben eve gideceğim, ayaklarımı uzatıp dinleneceğim de... Hava hafif yağmurlu hatta karlı ise de güzel, haftasonu evde kalabilme özgürlüğünün verdiği bir rahatlıkla; güneşli ise daha da güzel, haftasonu da böyle geçerse ne güzel olur duygusuyla... Evde seyretmeyi çok istediğin bir film varsa, dünden kalan en sevdiğin yemek varsa, arkadaşlarla bir program varsa, merak ettiğin bir kitap varsa, çoktandır gelmesini istediğin birileri geliyorsa, yarın yapacak güzel bir şeyler varsa, hele de Cuma akşamı ay sonu olup maaş da aldınsa... Hele de haftasonu yollara düşüp, sevdiğinle 2 günlüğüne bir yerlere kaçmak varsa ucunda... Cumalar güzel işte. Cumaları seviyorum. Cumalar umut veriyor insana...

16 Ağustos 2007 Perşembe

Akşamdan çıkan sonuç...

Dün akşamki maçtan çıkardığım sonuçlar şöyle:

Bizim takım oynamıyor, geziniyor.

Bizim takımda işçi yok, hepsi patron, yavaştan yavaştan hareket ediyorlar. Top ayaklarına gelirse ne ala!

Marko; ay pardon Mehmet Aurelio moralsiz, belli. Ama neden?

Yıllardır seyrettiğim Fenerbahçe'den önemli bir fark var. Takımda defans var, forvet yok. Yani demem o ki aman gol yeriz diye değil, ulan gol atamayacağız diye heyecanlanıyor insan.

Gol attık da nasıl oldu anlamadım, adamlar 3 atardı ama çok kötüymüş canım Anderlecht. Bizim belediye takımı bile yener bunları. :)

Hakem de (İngilizdi galiba) bir manyaktı, ilk yarıda boyuna faul çaldı saçma sapan yere, ikinci yarıda düzeldi ama.

Stadda boşluk çoktu. Sanırım kartlardan satılmayanlar var. Kart alma şansımız hala var diye mi sevineyim yoksa tüh kartlar satılmıyor diye mi üzüleyim?

Önümüzde Araplar vardı. Ahmet Hassan'ı seyretmeye mi gelmişler diyecektik ama koyu Fenerbahçelilerdi. :)

Arkamızda da 2 teknik direktör vardı, daha doğrusu biri teknik direktör diğeri yardımcısı. Maç boyunca 10 saniye susmadılar. Sus para vereceğim diyecektim ama utandım.

Önümüzde turkuaz formalı kız da süperdi, hiç küfür etmeden çok sinirlenmeyi başaran bir yapısı vardı, keşke ben de yapabilsem!

Stadda yeni bir trend var, herkes şıkır şıkır fotoğraf çekiyor.

Kıraç'ın yaptığı marş da bir güzel ki ama sözlerinin tek kelimesini bilmiyorum daha.

Roberto Carlos'la ilgili fikrim hala değişmedi. Yani iyi hoş da... Ne yani?

Fenerium'dan çıkış, cehennemden bir telaş çıkış gibi. Fenalık geçirecektim ama yanımda VD vardı, onu zor durumda bırakmamak için dayandım yemin ederim. HG ve AK maça 5 dakika kala çıkalım diye ısrar ettiler, boş yere etmemişler.

Bir küçük bardak su hala 2 YTL. Yuh! demek istiyorum. Ayıp ama hakediyorlar.

Fenerbahçe bana kalırsa bu yıl her zamankinden de kötü ama şov devam ediyor, yalnız benim artık hiç maça gidesim yok vallahi. Galatasaray maçına giderim olsa olsa. Zevk vermiyor takım. Gerçi yine Şampiyonlar Ligi'ne gideriz herhalde. Aman ne bileyim ben! "Aşk cefa ister" işte. :)) Akşam itfaiye kapısının üzerinde bu afiş vardı. Hakikaten tam bizim takıma göre bir söylem. Yazana helal!

14 Ağustos 2007 Salı

Özlemek...

Öylesine özlemek ki...

... içinin bir yerlerinde bir şeylerin yandığını, ufak ufak seni yediğini hissetmek... Normal hayatına devam etmeye çalışırken özlemek... Yemek yemeye çalışırken, kitap okumaya çalışırken, toplantıdayken, düşünürken, yürürken, araba kullanırken hiç aklından çıkmamacasına özlemek... Neden özlediğini tam olarak anlamlandıramadan özlemek... Yağmuru görünce, güneşi görünce, bir şey okuyunca, bir şey yediğinde, bir kelime söylediğinde, aynaya bakınca, yatağa yatınca özlemek... Neyini özlediğini tam olarak bilemeden özlemek... Telefonla konuşmak, konuştuğunu fark etmeden özlemek, yazı yazmak, ne yazdığına tam olarak hakim olamadan özlemek, konuşurken, karşındakinin ne dediğine aklının yarısını ayırarak özlemek... Aramak isterken, aramaktan vazgeçerken, elin hep telefona giderken özlemek... Bakıp bakıp, yüzüne bakarken bile özlemek... Özlemekten usanarak özlemek... Yanındayken bile özlemek...

Böylesine özlemek... İçten, derinden, yürekten, beyninin tüm hücreleri ile özlemek...

Böylesine özlemek, ne kadar gerçek?

Kırmızı Eşarp...

Cengiz Aytmatov'un hikayelerine bayılırım zaten. Bu da en güzellerinden biri. Bir de "İlk Öğretmenim"dir ama o ayrı bir yazı konusu. Herneyse; bu akşam CNN Türk'te "Oradaydım" programında konu "Selvi Boylum Al Yazmalım"dı. Benim hayatta en sevdiğim filmlerdendir. Bence bir yönetmenlik harikasıdır. Müziği, kurgusu ve tabii senaryosu da. Senaryo da Ali Özgentürk'ünmüş. Unutmuşum, utandım. Anlatan kişi Türkan Şoray'dı. Öylesine heyecanla, sevgiyle anlattı ki filmle ilgili herşeyi, çok özendim. Keşke o sette olabilseydim, keşke böyle bir filmin yapılışında olabilseydim diye düşündüm işte. Aklımda kalan o kadar çok plan, diyalog var ki. Hele de son sahnede "sevgi neydi? sevgi emekti..." diye giden, ana karakter Asya'nın kafa sesi. Kadının eski kocasını yolda beklemekten vazgeçip, Cemşit'i merak ettiği ve yola çıktığı sahne. Samet (küçük oğlan), Cemşit ve Asya türkü söyledikleri o sahne. Bunlar da konu edildi bugün, çoğu en azından. İlginç olan filmi, daha doğrusu bu senaryoyu yapma fikri Türkan Şoray'ınmış. Bilmeyenler için; Yeşilçam Filmcilik kendisine gelmiş; o, gelen senaryoları beğenmemiş. "Sizin bir fikriniz var mı peki" demişler. O da okumuş Cengiz Aytmatov'un "Kırmızı Eşarp" adlı bu hikayesini ve "onu yapalım" demiş. Helal olsun kadına. Sonra Ali Özgentürk yazmış işte senaryoyu. Atıf Yılmaz'ın öyle ilginç kurgu detayları var ki filmde. Hele son sahnede, kamyonun aynaları ile bütün duyguyu anlatması kayda değer gerçekten. Müziği yapan Cahit Berkay'ın da hakkını teslim etmek gerek. O da efsane bence.

"Sevgi neydi" diyor Asya film boyunca ve sonunda cevabı buluyor. Aşk; deli gibi akan dere, rüzgarda savrulan yapraklar, içine gelen o kıpırtı, heyecan duygusu... Ama sevgi; bütün bunlardan sonra güneşin çıkması, durulma ve o güven duygusu işte. O yumuşaklık, sıcaklık, emek verme. Ne muhteşem anlatıyor film bütün bunları. Çok çok seviyorum bu filmi. İyi ki bu program varmış bu akşam.

VD'nin şiirleri...

"Lane Moje" adlı şarkının üzerine yazılmış sözler bunlar...
Dinlemek isteyenler için; http://www.youtube.com/watch?v=ByJ3eeBsktw
Ben çok etkilendim, bence muhteşem sözler...

yatakta kal küçük kız
büyümedin o kadar
dışarısı senden büyük, kanatsız çıkamazsın
uçmana çok vakit var

süt ve ekmek kokuyor
hayat parmaklarında
pamuktan hafif kalbin
bu acıya dayanmaz
terlemişsin küçük kız
hayat avuçlarında
sıkıntını bana ver
böyle terli durulmaz

uzansan yetişmiyor
ayak parmaklarında
camlardan kırık kalbin
bu acıya dayanmaz
ağlamışsın küçük kız
düşmüş avuçlarıma
sıkıntını bana ver
ve ne olur gül biraz
ve ne olur gül biraz

13 Ağustos 2007 Pazartesi

İnsanız...

İnanıyoruz, güveniyoruz, şaşırıyoruz, oturuyoruz...
İnanıyoruz, bakıyoruz, anlamıyoruz, boş veriyoruz...
İnanıyoruz, görüyoruz, yanılıyoruz, affediyoruz...
İnanıyoruz, olmaz diyoruz, hayır diyoruz, unutuyoruz...
Yaşıyoruz, görüyoruz, yeniden inanıyoruz, yeniden şaşırıyoruz, yeniden affediyoruz.
İnsanız.

İki yol var demiştin...

Neden soruyorsun
Nereye gideyim
İki yol var demiştim
Hangisini seçeyim
Korkma bebeğim hepsinin sonu aynı
Çok yukarlarda biri mumları yaktı

Neden soruyorsun
Nereye gidiyorum
İki yol var demiştim
Birinden gidiyorum
Gözyaşları bebeğim hepsinin sonu aynı
Birinin eksiği birinin fazlası

Birden bire boşalan yolların ortasındayım
Hedefler hep çok çok kolay olmuştu
Birden bire boşalan yolların ortasındayım
Hedefler hep çok çok kolay olmuştu

Nereye nereye gideyim
Nereye nereye nereye gideyim

Birden bire boşalan yolların ortasındayım
Hedefler hep çok çok kolay olmuştu
Birden bire boşalan yolların ortasındayım
Hedefler hep çok çok kolay olmuştu

Nereye nereye gideyim
Nereye nereye nereye gideyim

Korkma bebeğim hepsinin sonu aynı
Çok yukarlarda birisi beni aldı
Korkma bebeğim hepsinin sonu aynı
Çok yukarlardan birisi beni aldı

Mavi Sakal'ın "İki Yol" adlı şarkısının sözleri...

12 Ağustos 2007 Pazar

Manyaklık diz boyu...

Gazeteleri okuyunca konu bitmiyor ki...

G-string külotların kadınların orasına burasına sürtünerek onları tahrik ettiğini söyleyen sapık manyak (bir de reklamcıymış, bu daha da güzel) bunun kirli reklamcılığın dili olduğunu söylemiş. Sanırım t-box iletişimini kastediyor olmalı. İyi de t-box markası ortaya çıkmadan vardı zaten g-stringler. G-stringler cinsellik satmak için ortaya çıkarılmışmış, ulan basbayağı önünde pantalonla yürüyen kadının donunu seyretme diye çıktı g-stringler ortaya. Kadınlar (kötü kötü konuşmak istemiyorum ama dayanılacak gibi değil) kıçlarına 1 beden küçük don giyip sonra donun çizgisini herkes arkadan seyredince, akıllının biri bu izden kurtulmak için g-stringi yarattı. Ama insanların saçlarının görünmesinin cinsel olarak çekici olduğunu düşünen sapık zihniyet zaten g-stringleri haydi haydi bu konuyla bağdaştıracaktır. Ne diyeyim ki?

Gayrettepe'deki Emniyet Müdürlüğü'ne şoförsüz araba girmiş! Tabii olayın aslı şöyle, adam arabasını yokuşa park etmiş, muhtemelen de el frenini çekmiş ya da el freni bozulmuş olmalı ki araba kayarak Emniyet Müdürlüğü'nün güvenlik kulübesine dalmış. Muhtemelen sıcaktan şaşkın şaşkın etrafı seyreden kapıdaki polis de, zavallı, son anda kaçarak kurtulmuş :) Ya, yemin ederim bu olay gerçekten sadece Türkiye'de olabilecek bir şey işte...

Daha bitmedi. Geçenlerde, Sivas'ta, 24 kişilik bir fındık işçisi kafilesini taşıyan minibüs devrilmiş, herkes ölmüştü ya, tabii o minibüs aslında 12 kişilikti! Bu kez de 22 kişiyi taşıyan bir minibüs devrilmiş, Diyarbakır'da. Şoför de şöyle demiş: "Çok fazla yolcu vardı, bagaj yüke dayanamadı!". Haa, bir de uyumuş zavallı, ne yapsın, yorgun! Delirmemek işten değil ne diyeyim...

Daha bunlardan çok var da yüreğim kaldırmıyor...